Ulus-devlet, özsavunma ve Penelope

İtalyan siyaset kuramcısı Adriana Cavarero, Platon’a Rağmen başlıklı eserinde erkek egemen felsefe dünyasının “unuttuğu” kadın karakterleri inceler. Bunlar arasında Odysseus’u 20 yıl bekleyen eşi Kraliçe Penelope de vardır. Cavarero’nun anlatısı bildik kalıpları kırar; Penelope’yi edilgen ve mağdur olarak resmeden yazını temelinden sarsar. Penelope gerçekten de Odysseus’u mu beklemektedir? Oğlu Telemakhos ve kralın öldüğünü varsayan taliplerinin zoruyla odasına, dokuma tezgahının başına mı hapsolmuştur? Gündüz dokuduğu kumaşı akşam söken Penelope’nin bu amaçsız faaliyeti sadece bir oyalama taktiğinden mi ibarettir? Yoksa Penelope, erkeklerin maceralara atıldığı, azgın denizlerle boğuşarak yeni ufuklar keşfetmeye yöneldiği “eylem” dünyasında kendine – kadına – bir yer mi açmaktadır? Patriyarkal toplumda kadın öngörülebilir ve üretken bir zamansallık içine itilmiştir. Oysa Penelope’nin dokuduğunu sürekli olarak sökmesi patriyarkal zamanı hiçlemektedir. Penelope erkeklerin hırs ve kavgalarının dokunamayacağı bir dünyayı – kendi dünyasını – inşa etmektedir. Onunla evlenmek için birbirleriyle yarışan talipleri, dokumasının sona ermesini nafile beklemektedirler. Penelope evden çıkmadığı halde sadece kendine ait olan bir mekan, başkalarının müdahalesinden arındırılmış bir yurt yaratmaktadır. Eyleme doyamayan erkekler, yurtlarını ve köklerini terkededursunlar, Penelope onların mantık ve tahayyülüne sığmayan bir faaliyet sayesinde – bugün hala anlatmakta olduğumuz – kendi efsanesini yazmaktadır. Ölüm ve macerayı değil, doğum ve köklülüğü yeğler. Erkek “kahraman” olmayı hedeflemiştir: bilinmezin yerini gelecekle doldurmak ister. Evde ölmeyi kendine yediremez; beklemeyi, sabretmeyi öğrenmek istemez. Kahramanın şanı, ölümü kışkırtmasıyla ölçülür. Ölümün hükmü, kahramanların savaşlarında, acıları ve öfkelerinde gizlidir. Penelope ise bilinir olanı bilinmeze çevirmek suretiyle kendini erkek egemen sistemin tuzaklarından korur. Odysseus 20 yıl sonra nihayet döndüğünde Penelope ona inanmak istemez ve kimliğini ispat etmesini talep eder. Kralın edilgen karısı değildir artık. Kendi kurduğu dünyanın verdiği yaşam gücü, kralı sorgulamasına olanak tanımıştır. Edilgen konuma düşen Odysseus’tur: kimliğini ispat etmek için uğraşır durur. Egemenlik ilişkisi tersine dönmüştür, zira Odysseus’un kimliğinin kaderi Penelope’nin elindedir artık.

Adriana Cavarero’nun bir kadın kuramcı olarak sürdüğü bu izleği birçok açıdan çoğaltmamız mümkün. Penelope’nin Yunanca’da metis terimiyle ifade edilebilecek zekasının kendine “kadınca” bir özsavunma yöntemi icat ettiği üzerinden ilerleyebiliriz örneğin. Metis zayıflık olarak görülebilecek bir özelliğin kişinin kendi yararına kullanılabilmesini sağlayan zekanın adıdır. Metis sahibi olan kimse kaba güce başvurmaz. Aksine, karşısındaki gücün öngördüğü oyunu bozar, güçler arasında aleyhine olan bir dengesizliği kendi leyhine çevirir. Kadınlara biçilen bir rol olan dokumacılığı, erkekleri alt edecek bir silah olarak kullanmayı becerir. Erkek egemen sistemi onun hiç beklemediği bir yerden kıskıvrak yakalar. Bu bir özsavunmadır, zira Penelope önce kendi “özünü” yaratmak ve onu tahakküm eden güçlere karşı bu özü yeşertmek suretiyle kendi zaman ve mekanını oluşturur. Erkeklerin buna müdahale etme gücünü dolayısıyla kısıtlamış olur. Kraliyet sarayını dolduran – oğlu dahil – tüm erkeklerin yegane beklentisi kraliçenin dokumasını bitirip yeniden evlenmesidir. Oysa Penelope ördüğü dokumasını 20 yıl boyunca her gece yeniden sökerek kendine başka bir dünya, başka bir yaşam üretmektedir. İlmek ilmek dokuduğu bu yaşam erkeklere değil, sadece ve sadece kendine aittir. Erkekler bilinmeyeni fethetmeye ve tahakküm altına almaya doğru yelken açarken Penelope sembolik fetihler ve kahramanlık destanları yerine somut emeğiyle ördüğü köklü dünyasının surlarını yükseltir. Erkekler “şanlı” eylemlerin anlık zamansallığında “şimdi”ye hapsolmuşken Penelope onların fethedemeyeceği – ve tam da bu yüzden geleceğe ve sürekliliğe işaret eden – bir kale inşa eder.

Penelope bugün yaşasaydı eğer, ulus-devletin insanı evsiz, yurtsuz ve savunmasız bırakan imgesel aygıtlarına karşı duran bir halk veya hareketin ilham kaynağı olabilirdi. Katlanmak zorunda bırakıldığı acılara – kocası Odysseus’un kaybolmuş olmasına, oğlunun onu eve hapsetmesine, sarayı onunla evlenip kral olmayı hayal eden erkeklerin doldurmasına, her gününü dokumak ve sökmekle geçirmesine – egemenin silahıyla değil, kendi yarattığı savunma yöntemiyle katlanan Penelope ulus-devlet sisteminin de korkulu rüyası olmaya taliptir zira.

Benedict Andersen ulusu “hayali” bir topluluk olarak tarifler. Yerel etkileşimlerin dolaysızlığının tersine “ulus” fikri, birbirlerini hiç görmemiş, doğrudan temas etmemiş, fiili olarak birbirinden kopuk bireylerin kapitalizmin gelişmesi ve matbaanın dolayımıyla kendilerini büyük bir cemaatin parçası olarak görmeye başlamalarıyla oluşmuştur. Yine kapitalizmin bir eseri olan modern devlet ise bu hayali topluluğun tektipleştirici bir iktidar altında massedilmesini gerçekleştiren aygıttır. Düzenli ordusu, polis kuvveti, yasaları ve yürütme erki sayesinde modern devlet yerellerin sahici ilişkilerini kendi dolayımına mahkum eder. Bu dolayımın “hayali” olmasının sebeplerinden birini Hannah Arendt çok çarpıcı bir biçimde açıklıyor. Irkçılıktan emperyalizme ve totalitarizme geçişte ulus-devletin yeri fevkalade önemlidir. Ulus-devleti meşru kılan söylemlerden biri insan haklarıdır, ancak özgürleştirici olduğu varsayılan bu söylem, insanı tarihten ve içinde devindiği coğrafyadan soyutlaştırarak kavramsallaştırmakta; “insan” tanımının kendinin devletin iktidarına ne denli bağımlı olduğunu gizlemektedir. İnsan sayılmayan ötekiler yaratmak, ulus-devletin varlığına içkindir. Mesele ulus-devletin hangi hukuk kuralına göre yönetileceğinden ziyade, daha temel bir noktada “hak sahibi olma hakkı”ndan kimin faydalanacağıdır. Egemenin ürettiği hayali sözleşmenin dışında kalanlar – tektipleştirilemeyenler, hakim zaman ve işleyiş örüntülerine sığmayan veya karşı çıkanlar – hak sahibi olma hakkından da mahrum edilirler. Yerelde bir can, bir beden, bir renk ve ses olan insan, ulus-devlet nezninde bir sayı veya kategoridir: Türk veya Kürttür, Sunni veya Alevidir, kadın veya erkektir, orta sınıf veya yoksuldur, ama asla özgün bir varlık değildir.

Ulus-devlet yalnızca insanı değil, doğayı ve maddeyi de aynı soyutluk anlayışı içerisinde kavrar. Günümüz dünyasında ulus-devlet zihniyetinin kapitalizmle omuz omuza vererek gerçekleştirdiği yıkım, tüm canlı türlerinin ve doğal kaynakların özgül koşullardan koparılarak sermayeye tabi kılınmasından türemektedir. Bu sinsi dayanışma doğayı ve canlıları evsizleştirir, köklerinden ve yeşerdikleri ortamdan koparır. Onları biricik varlıklar olarak değil, çıkar ve ihtiyaçlarının uzantısı olarak görür. Ağacın somutluğunu, ahşaptan türeyecek sermayenin soyut muhasebesine feda etmekte çekinmez.

Keza Odysseus ve onun gibi egemen sistemi yeniden üreten “kahramanlar” uzak denizlerde hayali düşmanlarla savaşarak macera üstüne macera yaşarken, Penelope gibi eve mahkum olanların tabi olmak ya da yok olmak dışında seçenekleri bırakılmamaktadır. Kadın bedeninin toplumsal denetimi, ulus-devlet çerçevesinden bakıldığında sermaye ve kurumsal iktidarın çıkarları açısından elzemdir. Ulus-devlet kendi dışında bir dünya tahayyülüne izin vermemek için zamansallığımızı hapsetmeye çalışır. Üretken ve öngörülebilir olmamızı bekler. Toplumdaki rolleri hukuksal ve pratik düzenlemelerle sabitler; yer ve statü tayin eder. Oluşan toplumsal değerden ne kadarını kimin alacağını belirler. Hayali kahramanlıkları, sürekli tekrarlanan – tekrarlanmak zorunda olan – emeğin somut gerçekliğine yeğler. İktidar alanını toplumsal alandan ayrıştırır.

O halde ulus-devlet erkek egemen sistem ise, Cavarero’nun yorumundan hareketle demokratik özerklik Penelope’dir diyebiliriz. Neden? Çünkü demokratik özerklik, Fatmagül Berktay’ın kadınlar için kullandığı bir tabirle “kendi adını koymaya cesaret etme”ye tekabül eder. Ulus-devlet düzlemindeki tartışmada sözkonusu olan bir birey, bir kadın – Penelope – olmadığına göre, demokratik özerklikteki vurgu “demokratik” teriminde olmalıdır. Özerklik en nihayetinde kurumsal bir düzendir, halkın kararlara gerçekten katılıp katılmayacağını belirlemez. Özerk bir bölgede yöneticiler halka rağmen ve halkı hiçe sayarak karar almaya devam edebilirler. Penelope bir yol bulup tahta geçebilseydi eğer, egemen sistemin dokunamayacağı bir yaşamsal alan açtığı iddia edilemeyecekti. Oysa Penelope başka bir dil kullanmayı tercih etmiş; egemen dilin norm ve beklentilerinin onu sıkıştırdığı seçenekler dışında bir çözüm üretmiştir. Bunun bir halkta tezahürü, fiili olarak tabandan, yani en alttan örülecek olan ilmeklerin dışa karşı verilecek mücadelenin temelini oluşturması olabilir. Demokratik özerklik, kendi içindeki egemene karşı çıkmayı da gerektiren zor ve çetrefilli bir topluluk inşasıdır. Zordur, zira doğrudan demokrasinin mecralarını yaratmayı gerektirir. Sadece bir halkın değil, onun içindeki her bireyin özerk olmasıyla kurulabilir. Çetrefillidir, zira topluluğun çoksesliliğini bastırmadan ortaklaşmasını sağlamak zorundadır. Ötekileştirmeden ve tektipleştirmeden belirlenecek olan ortak değerler, ulus-devletin dolayımı sayesinde oluşan hayali cemaatinkilerden çok daha birleştirici, kaynaştırıcı olacaktır.

Egemenin gerek tek başına iktidar olma hırsı yüzünden, gerekse sermaye odaklarıyla ördüğü kirli ağların bozulmaması ve ortaya çıkmaması uğruna gözünü karartması yüzünden çoluk-çocuk demeden bir halkı rehin almaya çalıştığı bir dönemde Penelope’nin seçtiği çözüm bize hitap etmeye devam edebilir mi? Bir ölüm-kalım savaşının dayatıldığı noktada “kendi adını koyma”nın yolu ne olabilir? Koskoca kentler abluka altına alınırken özerkliğin demokratik olma şansı var mıdır? Bu soruların tek bir yanıtı olamayacağı gibi, tıpkı bilineni bilinmeze çeviren Penelope gibi dokuduğunu sökme, söktüğünü dokumanın zamansallığında ilerleyeceğine de kuşku yoktur. Yine de özsavunma bu anlamda pek çok ipucu barındırır diyerek yazıyı noktalamak isterim. Özsavunma, iktidarın dayattığı bir “şimdi”ye hapsolmaksızın kitlesel bir mücadele vermek, güçsüz konumu güce çeviren aklın – metis’in – ışığında ilerlemek anlamına gelebilir. Penelope gibi yıllarca metanetle salınan kökler, yaratılan bilinç, yeşertilen ilişkiler ve biriktirilen deneyimler varsa eğer – ki var – özsavunma için hiç bir âli iktidarın dolayımı gerekmeyebilir. İktidarların değil, kendi zamansallığına, kendi mücadele tarihinin ördüğü dayanışmaya güvenmek en güçlü özsavunma değil midir?

Başımıza gelene yaraşır olmak

13.04.2014

Judith Butler bir metninde, öpüşen iki erkeğin fotoğrafının Hollanda’da yaşayan Müslümanların vatandaşlık başvurusunda medeniyet testi olarak kullanılmasını eleştiriyor ve soruyor: özgürlük hangi koşullar altında baskıcı hale gelir?[i] Toplum tarafından ezilen bir grup nasıl olur da yabancı düşmanlığının aracı olabilir? Butler’a göre bu paradoksu yaratan, özgürlüğün belirli kültürlere, dinlere, ırksal özelliklere ve aidiyet yapılarına içkin olduğu yanılgısıdır. Batılıların kendiliğinden “medeni” olduğu, eşcinsellerin kendiliğinden demokrat olduğu gibi kanılar, tersi yönde de işlemeye yatkın olurlar. Bu şekilde düşünenlerin Müslümanları kendiliğinden homofobik, Arapları kendiliğinden fanatik olarak kurgulaması hiç de şaşırtıcı değildir. Edime değil de kimliğe olumlu değer atfetmek, olumsuz değerlerin de yine edimde değil, öteki kimliklerde toplandığı algısını yaratır.

Kimliğin parti aidiyetine dönüşmesi işi karmaşıklaştırıyor. Türkiye’de bugün birçok siyasi partinin kimlik ekseninde siyaset yapması (örneğin AKP’nin Müslümanlar, CHP’nin Türk/laik/Kemalist elitler, MHP’nin etnik Türkler, BDP’nin de etnik Kürtlerle eşitlenegelmesi) siyasetteki bölünmelerin daha yoğunluklu olarak yaşanmasına yol açıyor. Siyasal olan parti aidiyeti ile sosyo-kültürel grup kimlikleri içiçe geçiyor. Partiye sadakat ile kimlik grubuna sadakat arasında doğrudan ilişki kuruluyor. Yine Türkiye gibi hısım ve yöre aidiyetlerinin önem taşıdığı toplumlarda parti-kimlik-hısım katmanlarının birbirini besleyerek güçlendiği söylenebilir. Partiler, organik bağların siyasal alana taşınmasına veya buradaki ilişkilerin organikleşmesine hizmet edebiliyorlar.

Bu giriftlik, partinin nasıl bir aidiyet yapısı olarak kurgulandığına göre değişebiliyor. Eğer parti “örgüt” niteliği taşıyorsa, yani devrimci veya silahlı bir mücadele veriyorsa, gizlilik düsturu, liderlerin iradesine uyma ve tek vücut olma hali elbette ki hayati bir önem taşır. Zira olağanüstü koşullar altında verilen ölüm-kalım mücadelesinin bir gereği, eylem ve düşünce modalitelerini önceden belirleyen, içerisi ve dışarısı arasındaki sınırları keskinlikle çizen bir “irade siyaseti” yapmaktır. Ama Türkiye’de siyasal partilerin normal koşullar altında bile “irade siyaseti” modelini yeniden ürettikleri görülüyor. “Milli irade” söyleminin baskın olduğu bir ülkede bu pek de şaşırtıcı değil.

Siyasal partiler hem seçmenin taleplerinin seslendirilmesi, hem de toplumsal mücadelelerinin kontrol altına alınmasını sağlayan aygıtlardır. Tıpkı diğer kurumlar gibi siyasal partiler de hem kolaylaştırıcı, hem de disiplin edici mekanizmalardır. Normallik ve anormallik arasındaki sınırı belirler; bedenler üzerinde kontrol uygularlar. Bu tahakküm anlamına gelmez. Disiplin, bedenleri belli normlara tabi tutarken aynı zamanda muktedir de kılar. Partiler ve belediyeler, Kürt hareketi örneğinde çok net olarak görüldüğü gibi, alan açma açısından son derece önemlidir. Ancak alternatif ve özgürleştirici olduğu iddiasıyla yola çıkanların bile ne yazık ki parti-kimlik-hısım modelinden ve irade siyasetinden arınamadıkları anlaşılıyor. 30 Mart seçimlerinin açığa çıkardığı gerçeklerden biri de bu. Melezleşerek kapsamak yerine homojenleştirerek dışlama refleksi gayet güçlü bir şekilde dışavurmuş durumda. Butler’ın bahsettiği sınama halinin bir benzeri seçim öncesi ve sonrasındaki demeç ve yazılara yansıdı. Kendi doğrularını gayet özcü bir yerden “iyi, doğru ve güzel”in ta kendisi olarak kuranlar, başkalarının örtük kimliklerini, gizli saklı soykütüklerini, asli aidiyetlerini ifşa eden turnosol kağıdı rolünü oynamaya talip oldular.

30 Mart göstermiştir ki, başta AKP ve CHP olmak üzere tüm partilerin kendilerini ötekilerden kalın çizgilerle ayıran söylemleri, kimlikler arası geçişkenliğe, örtüşme ve arafta olma hallerine mahal bırakmamaktadır. “Ya bizdensin, ya da onlardan” zihniyetinin çeşitli türevleri peydah olmuştur. Arafların reddi demek, herhangi bir söz ve edimi, hiç bir gri alan ve nüans nüvesi bırakmaksızın aşırı kutuplardan birine eklemlemek demektir. Kişinin ne ifade etmeye çalıştığına bakılmaksızın anahtar kelimeler aracılığıyla varılacak hükümler cepte hazır bekletilir. Kişi “x” diyorsa filan partiyi destekliyordur; “y” diyorsa falanca partiye tümüyle ihanet etmiştir; “z” diyorsa fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Tüm Türkiye’yi kucaklayacak yepyeni bir siyaset öneren partilerin bile bu dışlayıcı dili yeniden üretiyor oluşları, sistemi ayakta tutan ilişki ve eylem biçimlerinin ne kadar yaygın olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sistem içi mücadeleye soyunup da kapsayıcı olabilmek mümkün müdür sorusunu sormak bu yüzden fevkalade önemli. Oy toplama yarışı esnasındaki propagandanın içeriğinin “demokratik” olması, biçimsel veya somut anlamda alternatif bir siyaset üretiliyor olması anlamına gelmez. Lider retoriğinin veya sembolizmin ağır bastığı kongre ve kampanyaların, diğer parti seçmenlerinin düşmanlaştırıldığı veya aşağılandığı atışmaların siyaset yapma tarzı açısından bir “alternatif” teşkil edemeyeceği açıktır. Kendinden olmayanı ötekileştiren veya kategorik olarak dışlayan, farklı sesleri hınçla bastıran, bunları dile getirenleri tarihsizleştirerek itibarsızlaştıran, kime oy vereceği üzerinden insanları damgalayan bir seçim yarışına kapılıp da kirlenmemek mümkün değildir. Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi ve muhafazakar partiler statükoculuğu nasıl yeniden üretiyorlarsa, statüko karşıtı gruplar da alternatif siyaset yolları ararken varolan antagonizmaları, ahlakçılığı, bipolar karşıtlıkları, linç kültürünü, içerisi/dışarısı arasındaki sınırları yeniden üretme refleksinden muaf değiller.

Siyasal parti araç mıdır, yoksa amaç mı sorusunu bir kenara bırakırsak (ki bence sadece bir araçtır), “alternatif” yaşamı bir siyasi parti etrafında örme arayışının epey “sistem içi” ve hatta “stratejik” önkabullere dayandığını kabul etmek gerekir. Siyasi partilerin halkların kendi kaderini tayin etme, özyönetim veya yerinden yönetimi sağlayacak alanı inşa etme açısından elzem olabileceği şüphe götürmez. Ancak doğrudan demokrasi ile parti demokrasisi arasında önemli bir fark olduğunun da altını çizmek gerekir. Siyasal parti kişi ile kamusal alan arasında bir ara bölgedir. Partinin kamusala açık yüzü ile adeta özel alan gibi inşa edilen “içerisi” arasında geçişkenlik sınırlıdır. Parti en nihayetinde bir kurumdur. Burada Kant’ın kamusal aidiyet ile kurumsal aidiyet arasında gördüğü ikilem akla gelir.[ii] Kurumların belirgin özelliği merkezi bir yönetim mekanizmasına sahip olmalarıdır. Kant’a göre bu mekanizma, kamusal hedeflere ulaşmayı sağlarken “suni” bir birlik yaratmak zorundadır. Bazı koşullarda farklılığa ve tartışmaya izin verilemez. Kurumsal aidiyeti olan kişiler, kurumun zarar görmesine yol açan beyanlarda bulunmamalıdırlar. Ancak Kant’a göre kişinin hem kuruma, hem de insanlığa karşı sorumluluğu vardır, yani hiç bir kuruma körü körüne bağlı olması da beklenemez.

Hal böyle olunca, kurumsal ve kamusal aidiyetler arasında etik ikilemlerin yaşanması kaçınılmazdır. “Parti gibi olmayan bir parti” kurulamadıkça da bundan kurtulmak pek mümkün olmayacak gibi gözüküyor. Örneğin, bir yandan farklı renk ve düşüncelerin birleşme zeminini yaratma iddiası taşırken, diğer yandan bu zeminin henüz içine girmemiş olan herkesi tektipleştirmek çelişki doğurur. Keza, bir yandan partiyle birlikte davranmak uğruna stratejik oy önerilerine karşı çıkılırken, öte yandan “faşist” olarak nitelendirilen bir partiyle ittifak arayışına girilir. Eğer ittifak yapılabilmiş olsa, “katillere oy vermemizi isteyenler ve devletin partisini adres gösterenler acaba utanacakları mı?” sorusu sorulamaz olacaktır örneğin. Kabul etmek gerekir ki bu tür stratejik hamleler parti siyasetinin doğasında vardır, her zaman da olacaktır. Ancak şu da açıktır ki, parti etiğinin ihlali büsbütün etiksiz olmak anlamına gelmeyeceği gibi, parti etiğine bağlılık da başka türden etiklerin ihlali olabilir.

Kaldı ki, ilkeli siyaset yapmanın ve sisteme alternatif yaşam biçimleri örmenin yegane aracı siyasal parti değildir. Keza, alternatifleri görünür kılmanın yegane fırsatı da seçimler değildir. 21. yüzyılda parti siyasetinin artık sönümleniyor olduğunu Wallerstein dahil pek çok düşünür ve eylemci dile getirdi ve getirmekte. Bu görüşlere göre, parti yapısı küresel ve/veya postmodern çağın geçişken ilişkileri ve melez kimlikleriyle uyuşmazlık içinde. İçinde yaşadığımız çağ, partiden ziyade toplumsal hareketlerin, yatay örgütlenmelerin, çoğulcu platformların, veya Gezi’de olduğu gibi işgallerin ve sokak siyasetinin çağı. İlki 2001’de Porto Alegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu’na siyasal partilerin alınmaması işte bu yüzdendi. Siyasal partilerin yatay olanı dikey olarak örgütlemeye kalkışacakları, kendi gündemlerini dayatacakları, taban hareketlerini oy kaygılarıyla zehirleyeceklerinden korkulmaktaydı. Buna rağmen alternatif örgütlenmelerin siyasal partilerle ilişki kurmama inadı da sorunsuz değil. 2000’de Zapatistalar Meksika seçimlerine katılmama ve muhalefet partisini desteklememe kararı aldıklarında bunu ilkeleri adına yaptılar. Zapatistalar açısından seçimlere katılmak, gerçek demokrasi ve özerklik projesinden ödün vermekti. Ancak 2000 seçim sonuçlarının oluşturduğu özgürlük alanı, Zapatistalar’ın da kullanabileceği bir fırsat doğurdu. Yıllarca savaştıkları Kurumsal Devrimci Parti (PRI) hükümetinin düşmesiyle Zapatistalar beğenmedikleri Milliyetçi Hareket Partisi’nin (PAN) açtığı imkanı kullandılar ve parlamentoda demeç vermek suretiyle davalarını Meksika halkını anlatabildiler.

20. yüzyıla damgasını vuran parti siyasetinin 21. yüzyılın toplumsal mücadelelerini yönlendirmekte yetersiz kaldığı fikri, hem çatışma eksenlerinde, hem de toplumsal kimliklerde bir farklılaşma olduğu savına da dayanıyor. Sınıf, etnisite, ve ideoloji üzerinden yaşanan ayrışmaların hepsini masseden neoliberalizm, sadece belirli kesimlere değil, herkese her an uygulanabilecek yeni şiddet ve sömürü biçimleri ortaya çıkardı. Ezilme ve şiddete maruz kalma olasılığı açısından bir nebze de olsa eşitlenmekte olan toplumsal grupların çoğulcu ama birleşik platformlarda mücadele verme potansiyeli arttı. Toplumsal hegemonyalar yüzünden kategorik olarak dışlanan gruplar ile bunlara kıyasla daha avantajlı konumda olan gruplar arasında acıların ve direniş arzularının ortaklaşabilmesinin imkanı doğdu. Kimlik veya ideoloji üzerinden tektipleştirici Farklı sebeplerden dolayı sistemin dışına itilmiş olanlar küreselleşme karşıtı hareketlerde, yerel emek mücadelelerinde veya kollektiflerde, işgal hareketlerinde buluşuyor, birbirlerinin mücadelesini destekler hale geliyor veya gelebilme olasılığı artıyor.

Yatay örgütlenmeler ve girift karşılaşmalar çağındaysak eğer, ilkeli siyasetin ölçütünü “özgürlüğe ve eşitliğe alan açma” kapasitesi olarak tanımlayabiliriz. Nasıl bir alan açılacağı, dönüşümün hangi aşamalardan geçeceği önceden belirlenemez; salt niyet ve iradeye de bağlı değildir. Zapatista örneğinde olduğu gibi, varolan kollektif hareketlerin ve toplumsal yapıların sunduğu fırsatları değerlendirmeyi gerektirir. Niyet ve irade kadar, konjonktür ve olumsallıklar da alan açıcı çatlakların yaratılmasında belirleyicidir. Dahası, birşeye karşı olmak demek, pozitif anlamda hiç birşey kuramayacağız anlamına gelmez. Tepki üzerinden geliştirilen bir birlikteliğin salt savunmada kalmayacağını Haziran direnişi yeterince göstermiştir zira. “Gezi ruhu” adını verdiğimiz birliktelik, hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmamış mıydı? Parktaki dayanışma dışlayıcı değil, içerici olmakla, yan yana gelme ve değme hallerinin artmasıyla, eylemsel ve söylemsel çoğulculukla, birlikte öğrenme ve dönüşmeye açık olmayla kurulmamış mıydı? Fırat’ın batısı son dönemde faşizan politikalara karşı birlikte mücadele etmeyi bununla öğrendi. Daha da öğrenecek. Sistemin dışına doğru bir kapı aralandı: buradan kırmızı kitapçıklarımız olmadan, biraz el yordamı, biraz deneysel bir biçimde yürüyeceğiz. Dün beden bedene dayanışma içerisinde olduklarımızı seçim gerginliğine feda etmeden, onları farklı yaşam kurma ihtiyacı içinde olan bedenler – salt bedenler – olarak tahayyül etmek suretiyle gücümüze güç katacağız. Zira yalnızlaştıran ve tecrit eden egemen refleksin tersine, çokluğun gücü etkilenime ve duygulanıma açık olması sayesinde kollektifleşir.

Kimse kimseye darılmasın, hınç beslemesin, ahlaki üstünlük taslamasın. 30 Mart seçimleri hepimizi çirkinleştirdi. “Etiğin ya hiç bir anlamı yoktur,” diye yazar Gilles Deleuze, “ya da anlamı şudur ve söyleyeceği başka bir şey yoktur: başımıza gelene yaraşır olmak. Başımıza gelen herhangi bir şeyin haksız veya temelsiz olduğunu düşünmek (yani onu başkasının suçu olarak görmek) bunun tam tersi olurdu, ki bu yaralarımızı tiksindirici kılardı – zira bu gerçek bir hınç, beklenmedik olaylara karşı duyulan hınç… Oysa beklenmedik olayın görkemi ve büyüklüğü anlamdır. Beklenmedik olay, cereyan eden bir şey (bir kaza) değildir; cereyan edenin içindedir, en saf haliyle ifade edilendir. Bizi işaret eder ve çağırır… ‘Kötü talihine sahip çık; bundaki mükemmelliğin ve aydınlığın kendinde vücut bulmasını sağla.’ Bundan daha fazlası söylenemez, ve bundan daha fazlası bugüne kadar söylenmedi: başımıza gelene yaraşır olmak; beklenmedik olayı istemek ve onu özgür bırakmak; kendi başına gelenin ürünü olmak, ve böylelikle yeniden doğmak; bir kez daha doğmuş olmak, etten doğumumuzla ilişkiyi koparmak…”[iii]

[i] Judith Butler, “Sexual Politics, torture, and secular time”, British Journal of Sociology, Vol. 59 (1), 2008.

[ii] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?” Felsefe Yazıları, 1984.

[iii] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, Londra, The Athlone Press, 1990, s. 149-150.

Siyaset ve Yalan

27/02/2014

Yalanın siyasete ne kadar içkin olduğunu Fransızlar bir kelime oyunuyla anlatırlar: “Soru: Parlement (meclis) denince aklınıza ne gelir? Cevap: Parle (konuş) ve ment (yalan söyle).” Bu, siyaset hakkındaki genel geçer kanıyı gayet isabetli bir biçimde ifade eder: yalan yaşam alanlarımızın hepsinde vuku bulabilecek bir kandırma/kandırılma hali iken, siyasetle yalan arasında daha yakın bir bağ vardır.

Siyasetçilerin, önderlerin, bürokratların ve devlet erbabının sıklıkla yalana başvurduğu tarihte sayısız örnekle sabit olsa da, yalan türleri siyasal alanın yapısına göre farklılık gösterir. Doğrudan demokrasi ile yönetilen siyasalarda sözü ve edimi gizlemek daha az mümkündür, zira karar süreçlerine katılımcı sayısı ne kadar artarsa, görünürlük de o kadar artar. Bu tür siyasalarda başarılı bir şekilde yalan söylemek için epey hünerli olmak, retorik sanatını iyi icra etmek gerekir. Devletin işleyişini gözden ırak kılan yönetim biçimlerinde ise, tam tersine, en kıt akıllı yönetici bile halkı kandırmayı başarabilir. Devlet sırrı geleneğinin varlığı, kamusal alanın otoriter bir biçimde kısıtlanması, şeffaflık ve hesap verebilirliğin toplumca kanıksanmaması, siyasette can alıcı kararların kapalı kapılar ardında alınması, medyanın devletle girift ilişkiler içinde bulunması, hukukun işlevsel olmaması gibi birçok faktör yalan söylemeyi kolaylaştırır, yalanın ortaya çıkarılmasını da bir o kadar zorlaştırır.

Yalan türlerinin belli tarihsel eşiklerden sonra da farklılaştığını söylemek de mümkündür. Genel geçer siyaset algısına zemin oluşturan devlet yalanı pratiği, “geleneksel” yalan türüne girer. Buna göre yalan, gerçeği yok etmez, sadece gizler. Her tür kanıt yok edilse dahi olgusal boşluklardan, tutarsızlıklardan yola çıkarak gerçek ortaya çıkarılabilir. Oysa ideolojiler çağının başından beri “totaliter” veya “post-totaliter” adı verilebilecek bir yalan türü daha türemiştir. Tekil bir olguyu değil gerçeklik algısının kendini hedef alan bu totaliter yalan, çağımız siyasalarının yapısı da göz önünde bulundurulduğunda gerçek ile yalan arasındaki ayrımın giderek muğlaklaşmasına da yol açmıştır. Türkiye’de 17 Aralık operasyonlarından beri yaşadığımız gerçeküstü ortamı bir nebze anlamlandırabilmek için bunu açmanın yararına inanıyorum.

totaliter yalan

Totaliter rejimlerin tarih sahnesine çıkmasının siyasetle yalan ilişkisinde bir kırılma, bir eşik oluşturduğu birçok düşünür ve tarihçi tarafından iddia edilmiştir.[1] Total tahakkümü mümkün kılan yapıların ilk kez SSCB’de Stalin döneminde, veya Almanya’da Nazi döneminde, ve yahut her ikisinde neredeyse eşanlı olarak (yani 1930’larda) ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Ortodoks solun kuvvetli itirazlarına rağmen ideolojik açılardan taban tabana zıt duruşlara sahip olan iki önderin (Hitler ve Stalin’in) yalan pratiklerine bakıldığında totalitarizm adı verilen rejim türünün sağ-sol ayrımı gözetmediği apaçık bellidir aslında. Totalitarizm kabusunu tahayyül etmek için George Orwell’in 1984 isimli romanında tarif ettiği distopyayı hatırlamak faydalı olur.[2] Hem romanda, hem de bahsi geçen düşünür ve tarihçilerin çalışmalarında totaliter yalan, aleyhinde ortaya sürülebilecek olgulara rağmen, hatta bu olguları gizlemeye dahi gerek duymadan inandırıcılığa sahip olabilen bir yalan türüdür. Kanıt, bulgu veya bilimsel bilgi gibi ifşa yöntemleri totaliter yalanı sarsamaz. Bunun sebebi, sürekli tersine çevirme, tersyüz etme, beyaz olanı kara gösterme, kara olanı aklama, dün ittifak kurulan grup veya kişileri yarın rejim düşmanı olarak hedef gösterme ve müthiş bir ideolojik propaganda sayesinde gerçeğin ne olduğu hakkındaki algıların mutlak surette bulandırılmasıdır. Örneğin, Orwell’in 1984’te anlattığı fiktif rejim dün dost olduğu ülkeye savaş ilan eder, dün savaştığı ülkeyle bugün müttefik olur, ancak kitleler bunu yadırgamaz, dünkü dostu yuhalayıp yeni müttefiki alkışlarlar. Ama işin ürkütücü yanı, Stalin dönemi SSCB’sinde ve Nazi Almanya’sında buna benzer durumların gerçekten yaşanmış olmasıdır. Dünün gizli istihbarat şefi Yagoda’nin Moskova Duruşmaları’nda devrime ihanet suçuyla ölüme mahkum edilmesi veya dünün sadık öncü kuvveti olan SA’ların Almanya’da bir gecede likide edilmesi gibi sayısız tersyüz etme ilişkisi, halkla parti arasındaki bağı koparmak yerine pekiştirme işlevi görmüştür.

Bunun nedenlerinden biri, kitlelerin söylenilen sözün veya yapılan işin mahiyetine değil, öndere veya partiye inanmasıdır. Totalitarizm bir devlet rejimi olmaktan çok parti rejimidir. Parti ise bir önder partisidir. Claude Lefort totaliter önder için “egokrat” terimini kullanır.[3] Egokrat sadece partinin varlığının güvencesi değil, aynı zamanda “gerçek” ve “doğru” gibi normların da biricik ölçütüdür. Totaliter parti devletin tüm kurumlarının kontrolünü elinde tutar. Ancak diktatörlük ile totalitarizm arasında çok önemli bir fark vardır. Diktatörlük, halkı halka rağmen, yani iktidarda bulunan sivil veya askeri elitlerin zor kullanması yoluyla yönetmesidir. Totalitarizm ise toplumdaki her bireyi psikolojik olarak partiye bağlayan ve hatta partiye canı gönülden destek vermelerini sağlayan mekanizmalar icat edebilmiştir. Totalitarizm halk sayesinde ayakta durur. Kitleler önderle ve partiyle özdeşleşirler.

Totaliter yalanının bu denli inandırıcı olmasının ikinci nedeni, “yeni toplum” inşa etme projesiyle ilişkili olmasıdır. Yoğun çalkantılara ve ideolojik kamplaşmaya maruz kalmış toplumlarda iktidara gelen vizyoner siyasetçilerin toplum mühendisliği yoluyla büyük dönüşümler başlattığı dönemlerde eski doğrular yıkılır, sabit zeminler azalır, bunun yerine geçeceği vaadedilen yapılar ise henüz oluşmamıştır. Herşeyin hızla değiştiği böylesi dönemlerde tutunacak yegane dal iktidarın kendidir, zira toplumu şekillendirme, gidişatı belirleme, ve bir sonraki adımı öngörebilme gücü sadece ondadır. Bu, her geçiş döneminin totaliter olacağı anlamına gelmez. Alexandre Koyré’ye göre totalitarizmin özgül farklı gizli örgüt yapısının devlet yönetimi ilkesi haline getirilmesidir.[4] Devlet içinde başka bir devlet (yani Türkiye’deki tabiriyle “derin” veya “paralel” devlet) iktidarı elinde tutar. Her kurumun bir gölge kurumu vardır. Kurumlarda çalışanlar kimin hangi iç halkaya dahil olduğunu bilmezler. Totaliter devlet formu “soğan kabuğu”na benzer: her katmanın içinden başka bir katman çıkar. Bir katmana dahil olanlar, birbirlerine gizledikleri sırlar aracılığıyla bağlanırlar. Her katman kendini “içeride” bilir; ancak daima daha içeride olan bir katman daha vardır. Katmanlar arasında herkes birbirine yalan söyler, gerçek aidiyetini gizler. En dış çeperlerde yer alan sıradan vatandaşa kadar herkes partiyle ilişkisini daha fazla sırdaş olma üzerinden kurar. Totaliter toplumlarda komşunun komşuyu, hatta çocukların ebeveynleri gizli polise ihbar etmesinin ardındaki saiklerden biri de budur. Totaliter rejimlerde “yeni insan” böyle yaratılır.

1984’te de gayet çarpıcı bir biçimde anlatıldığı üzere totaliter toplumlara egemen olan temel duygu güvensizliktir. Egokrat dışında hiç bir kişi veya merciye güven duyulması imkansızlaşır. Kitlelerin desteğiyle var olmayı sürdüren totaliter rejimler, bunu insanları yalnızlaştırarak iktidara kenetleme suretiyle başarırlar. Total tahakkümün sürebilmesi için sürekli olarak yeni iç mihraklar üretilmelidir. Suçluyla suçsuzun ayırt edilememesi, ve hatta suçlu-suçsuz kavramlarının içinin tersyüz etmeler yüzünden boşaltılması gerekmektedir. Hannah Arendt, çalışmasında, suçsuzların cezalandırılmasının ne denli stratejik olduğunu yazar.[5] Almanya’da Yahudiler devlete karşı hiç bir muhalefette bulunmamalarına rağmen toplu halde imha edildiler; SSCB’de ise özellikle 1936-38’te binlerce bürokrat ve üst düzey yönetici, “devlete karşı komplo kurmak”, “dış mihraklarla işbirliği yapmak”, “ekonomiyi sabote etmek” gibi büyük kısmı gerçek dışı olan suçlamalarla yargılanıp idam edildi veya çalışma kamplarına yollandı. Suçlamaların fiktif olması totaliter tahakküm açısından önem taşır, zira toplumdaki her birey bir gün kendinin de gözaltına alınabileceği korkusunu daima yüreğinde taşımalıdır. Kendi suçsuzluğuna güvenen bireylerin varlığı totaliter rejimler açısından sakıncalıdır. Total tahakküm, bireyin kendi dahil kimseye güvenememesini gerektirir. Herkes rejim tarafından bir gün “harcanabileceğini” anlamalıdır. Başka bir deyişle, herhangi biri günün birinde “komplocu” veya “darbeci” olmakla suçlanabilir.

Totaliter rejimlerde bahsi geçen devlet terörü biçimlerinin; yıkım, katliam, baskı ve polis terörü gibi “geleneksel” yöntemlerden farklı olduğu aşikardır. Tüm bunların yoğun ideolojik propaganda eşliğinde uygulandığını da unutmamak gerekir. Totaliter propaganda iktidarı sadece abartılı bir şekilde övmekle kalmaz; birincil işlevi düşmanlık, nefret ve güvensizlik aşılamaktır. “Biz” ve “onlar” ayrımını mutlaklaştırır; “onlar”ı bizde olan tüm iyi özelliklerin tersine sahip olarak kurar. Her bireyi rejim bekçiliğine çağırır; vatan sevgisini parti sevgisiyle, parti sevgisini de önder sevgisiyle eşleştirir.

17 aralık türkiye’si

Anlatılanların Türkiye’de ne yazık ki birden çok izdüşümü olduğunu özellikle belirtmeye gerek yoktur sanırım. Tek parti döneminden darbe dönemlerine ve 1990’lardaki TSK vesayetine kadar totaliter rejimlerin farklı söylemsel öğelerinin sivil ve askeri yöneticiler tarafından kullanıldığı barizdir. Ancak kanımca hiç bir dönem, 17 Aralık’tan beri yaşadığımız ortam kadar gerçeküstü olmamıştır.

17 Aralık’ta iki kırılma yaşandı: birincisi, halkın bir kısmına malum olan su yüzüne çıkarak gerçeklik statüsü kazandı. İkincisi, bu gerçeklik kazanıldığı anda yitmeye başladı. Geçmişi yeniden anlamlandırmaya sebep veren bu kırılmalar kuşkularımızı doğrularken, bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında yepyeni şüpheler de doğurdu. Yolsuzluktan örtülü ödeneğe ve silah sevkiyatına kadar gayri-hukuki birçok pratiğin; Jitem’den Ergenekon’a, mafyadan cemaate kadar birçok paralel yapılanmaların var olduğunu öyle veya böyle seziyorduk. Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi toplu davalarda absürde varan düzmece “kanıt”lar kullanıldığı mutat kez dile getirilmişti. Ancak bunların gayet sansasyonel bir biçimde ortalara saçılması, zihinlerde netlik yerine bulanıklık yarattı. Öyle ki, görünür ve bilinir olanın “gerçekten” gerçek olup olmadığı tartışılır oldu.

Neden? Dershanelerin kapatılması meselesi, Gezi süreci, penguen medya, Kabataş ve camide içki iddiaları, durdurulan MİT kamyonları, 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları, paralel devletin tasfiye edilmesi adı altında binlerce memurun görevden alınması, telekulak skandalları, HSYK ve internet sansürü yasaları, MİT yasa taslağı, ve seçimler derken herşey çok hızlı bir değişim-dönüşüm çarkına girdi. Sarsılmayan hemen hemen hiç bir zemin, tutunacak hemen hemen hiç bir dal kalmadı. Bu gelişmelerin her biri, “bu kadar ileri gidemezler, bu kadarını da yapamazlar” cinsinden beklentileri yok ede ede vuku buldu. Yöneticilere ve yargıya güvenmeyenler sokakta adalet ararken “darbeci” olarak damgaladılar ama suçsuzluklarını kanıtlayacak mecra bulamadılar. Polis şiddetine maruz kalanlar “terörist” ilan edildi. Savcıların silah sevk eden kamyonları durdurması “suçüstü” sayılmak yerine “suç” sayıldı. Telefon dinleyenlerin kendilerinin dinlendiği ortaya çıktı. Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarında binlerce masum insanı cezaevlerinde çürümeye terk eden hakim ve savcılar, paralel devlet operasyonlarının “kurbanı” oluverdiler. Buna kasetler, tapeler, karşılıklı suçlamalar, twitler, yoğun yandaşlık, algı operasyonları ve manipülatif demeçler de eklenince, komplocular, İstiklal savaşı düşmanları, lobiciler gibi birtakım gölge grup ve katmanların gerçekten var olabileceğine dair kuşkular pekişti.

Ancak belki de en önemlisi, bu genel şüphe ortamında hükümetin şeffaflık ve güven tesis edecek yerde tek parti rejimi inşa edecek adımları sıklaştırması oldu. Gayet konjonktürel sebeplerle hazırlandığı apaçık belli olan yasa tasarılarının art arda meclise getirilmesi, gerçeklerin ortaya çıkarılmasını sağlayacak yegane araçların da halkın elinden alınacağının işaretiydi. Vekil çoğunluğu itibariyle meclisin, geçmişi itibariyle cumhurbaşkanının fiili olarak yürütmeye bağlı olduğu, medyanın bir telefonla hizaya getirildiği bir rejimde, hakim ve savcıların da kanun yoluyla (yani aleni bir şekilde) yürütmeye bağlanması; tarafgir olmayan hiç bir kurum ve kuruluş kalmadığı kanaatini kuvvetlendirdi.

Bu gidişattan ürken kesim, bunun bir rejim krizi olduğunu, ancak AKP’nin seçimleri kazanması halinde parti devletine doğru savrulacağımızı daha sık gündeme getirmeye başladı. Öte yandan kuşatılmışlık ve ihanet duyguları içinde olan AKP taraftarları komplo teorileri üretimine canhıraş bir biçimde hız verdiler. İki tarafta da, ayrı sebeplerden dolayı da olsa, panik yaşanmakta. Kamplaşma arttıkça ortak bir gerçeklik algısında buluşma ihtimali de azalıyor. Birinin kanıt dediğini diğeri kabul etmiyor; birinin yalanı diğerinin gerçeği haline geliyor.

Sular hemen şimdi durulsa belki bu gidişattan asgari yarayla kurtulmak mümkün olabilirdi. Ancak işaretler ne yazık ki o yönde değil. Peki bunun sonucunda ne olur? İster istemez Hitler’in Kavgam kitabında yalanla ilgili yazdığı satırlar akla geliyor. Hitler, “Yalan söyleyecekseniz büyük söyleyin; gerçek ortaya çıksa bile büyük yalanların izi baki kalır” diye yazar. Haklıdır da. Yalan, sadece “şimdi”yi değiştirecek bir etki yaratmaz; aynı zamanda geçmiş ve geleceği de ipotek altında alır.

Bunun en somut göstergesi, suçlamaların yalan olduğu ortaya çıkana kadar hapiste çürüyen bedenlerde oluşan zararı kimsenin telafi edemeyeceğidir. Bu ülkede yaşayan Kürtler, son 30 yıldır maruz bırakıldıkları işkence ve imha politikalarının üzerini örten yalan ve manipülasyon bulutunun kalkmaması yüzünden hala nefret ve linç nesnesi olabilmektedirler. Ermeni Soykırımı, Dersim Katliamı ve geçmişin daha nice karanlık dönemiyle yüzleşmemiş olan bir toplumda kültürel kodlara işlenen husumetler her daim yeniden hortlamayı bekler durur.

Post-totaliter yalanlar arasındaki en belirgin örneklerden birinin McCarthy dönemi ABD’sindeki cadı avı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’deki mevcut yalan furyası sürdükçe çok sayıda canın yanacağı kesindir.

http://baslangicdergi.org/siyaset-ve-yalan-zeynep-gambetti/

[1] Bunlar arasında en önemlileri Hannah Arendt, Anton Ciliga, Jean-Pierre Faye, Victor Klemperer, Alexandre Koyré, Claude Lefort, Czeslaw Milosz, Franz Neumann, Pierre Vidal-Naquet, ve Leszek Kolakowski’dir.

[2] Orwell’in öngörülerinin Stalin dönemi SSCB’si açısında ne derece isabetli olduğu Yuri Dombrovski’nin yarı otobiyografik romanlarından da anlaşılmaktadır. Özellikle bkz. The Faculty of Useless Knowledge, Londra, Harvill, 1996.

[3] Claude Lefort, l’Invention démocratique. Les limites de la domination totalitaire, Paris, Fayard, 1994, s. 167.

Bir beden siyaseti olarak Gezi

26.06.2013

Gezi direnişinin kanlı bir şekilde başladığı 31 Mayıs’tan bu yana yaşanan sürecin bir sinir harbi olduğu kadar, bir arkadaşın deyimiyle “antidepresan” etkisi yarattığı da bir gerçek. Normalliğin tamamıyla altüst olduğu, her günün yeni krizlere gebe olduğu bu süre içerisinde coşkunun doruklarıyla üzüntünün dibi yaşandı.

Böylesi gergin bir ortamda analiz yapabilmek mesafe almayı da gerektiriyor. Oysa yaşanmışlığın hala taptaze olan anısında, direnişin kendi kadar çok boyutlu fikir tınıları sistematize edilmeden kağıda dökülmeyi bekliyor. Zira İstanbul’da, Ankara’da, Antakya’da, Urfa’da, Denizli’de her sabah uykusuzluktan büzüşmüş gözlerini ovuşturarak uyananlar, sosyal medyadan son gelişmeleri öğrenip yeniden sokaklara çıkmaya devam ediyor. Bedenlerinin hala yürüyebildiğine, koşabildiğine, durabildiğine, parklarda geceleyenlere erzak taşıyabildiğine kendileri bile şaşıyorlar. Bitap düşmüş bedenler iktidarın savurduğu her yeni tehdit karşısında yeniden canlanıyor, uyduruk gaz maskelerini, yüzücü gözlüklerini, Rennie’li sularını, düdüklerini toparlayıp binlerle, onbinlerle Taksim’e, Kızılay’a, Kuğulu Park’a, Gündoğdu’ya, Abbasoğlu’na, Yeniköy parkına akmaya başlıyorlar.

Bu bedenleri kimse tek elden yönetmiyor, yönetemiyor. Kalabalıklar, devletin vatandaşlardan topladığı vergileri yandaş ceplere koymasıyla oluşturulmuyor. Kimse onlar için özel servis kaldırmıyor; ellerine bayrak ve sandviç tutuşturmuyor. Atacakları sloganları kimse onlar için önceden belirleyemiyor. Yalnız olmadıklarının bilincinden güç alan her beden, diğerleriyle kamusal veya virtüel mekanlarda buluşmaya giderken sayı hesabı yapmıyor. Binlercesinin sokağa çıkması için, bir duran adam yetebiliyor. “Bir” de bir sayıdır ne de olsa…

Direnen, duran, durarak direnen, direnerek duran bedenlerin her gün yeniden bir araya gelmesine sebep olan iktidar, bu beden siyasetinin gücünü sezmemiş olamaz. Bedenlerin bir, hatta birkaç, hatta uyumlu uyumsuz dilleri var elbet, ama bu bir beden siyaseti. 31 Mayıs’tan beri kısacık tıvitler ve duvar yazılarında ifade bulan farklı öfke ve hayaller, bedenlerin fiziksel varlığıyla, görünürlüğüyle, direnciyle somut gerçeklik kazanabiliyor, belleklerde yer ediyor, çoğalıyor. Bir tarih yazılıyorsa eğer, bu tarihi yazan özne bedendir.

Bu bedenlerden dört tanesi devletin topluma açtığı savaşta cansız düştü. Binlerce beden hırpalandı: bazıları gözlerinden oldu, bazıları hayat boyu düzelemeyecek yaralar aldı. Azami zarar verebilmek için “ilaçlanan” tazyikli su derileri yaktı; biber gazıyla dolan ciğerler tıkandı. Darp edilen kol, bacak ve kafalar ezildi, kırıldı. Bedenler üzerine boca edilen tonlarca kimyasalın uzun dönemli etkileri hala bilinmiyor. Ama kimyasalların yüzlerce kedi, köpek ve kuşu öldürdüğü; sayılamayacak kadar küçük canlıya, böceğe, kelebeğe zarar verdiği şimdiden biliniyor.

Beden siyasetine karşılık veren devlet aygıtları ve ölüm makinaları, yaşamsal enerjiyi gasp edemedikçe kötü imitasyonlarını üretmeyi denediler. Parkları ve meydanları dolduran – ve istisnasız herkesi şaşırtan – kalabalıkların benzerini, senaryosu günler önceden hazırlanmış mitinglerde toplamaktan medet umdular.

Kafa sayısı yarışına girdiler; temsil oranı hesapları yaptılar. Tutmayınca kasklı ve çelik yelekli bedenlerden daha fazlasını oradan buraya, buradan oraya taşıdılar. Etten dalganın karşısına et ve çelikten setler ördüler. O da işe yaramayınca buluşan, temas eden, afiş veya tıvitlerle fiziksel ve virtüel mekanlarda birbirine değen bedenlere, pazarlık koşulları büyük ölçüde belli olan bir diyalog mizanseni önerdiler. Bu mizansenin sonucunu almayı beklemek bile zor geldi: alternatif bir toplumsallık kuran bedenleri parktan – yani fiziksel direnişi bir yaşam tarzına dönüştürebilecekleri mekanlardan – çıkarmak için iki uyarı ve bir komutla hücum ettiler.

Kamusal alanı kamudan kurtardılar. Afişleri, resimleri, renkleri belleklerden silebilmek için teker teker topladılar. Her biri devlet şiddetinin kurbanlarına adanmış ağaçları soydular; her biri maddi ve manevi işkenceye uğramış onlarca insanın ismini taşıyan barikatları paramparça ettiler. Roboski kurbanı olan Fikret Encü’nün, gözaltında işkenceyle öldürülen Metin Göktepe’nin, bu toplumdaki acılara dayanamayan Dicle Koğacıoğlu’nun, Türk ırkçılığının yok ettiği Surp Hagop Ermeni mezarlığının belleğini yaşatma çabasının üzerinden dümdüz geçtiler.

Geriye sadece beden siyaseti kaldı – ama bu siyaseti yapan bedenler, Giorgio Agamben’in betimlediği “yalın bedenler”den çok farklı. İktidarın keyfi iradesinin toplumdan yalıtabildiği; merasimsiz bir şekilde ezebildiği; sembolik dünyanın dışına itebildiği salt bedenler değil bunlar. Daha ziyade, Ernst Bloch’un bahsettiği “dik duran insanın ortopedisi”ni çağrıştırıyorlar; yani kollektif Prometeus’ları. Bloch şöyle yazar: “Baştan başlamak kadar güce güç katan bir şey yoktur. Başlangıç, sürebildiği sürece körpedir; genç ve yükselen sınıf onundur. Gelmiş geçmiş tüm kötülükler karşısında masumdur, zira gerçekten suçlu olma fırsatı henüz eline geçmemiştir. Böyle olduğunda adalet, gündoğumu etkisi yaratır; ona miras bırakılan ebedi hastalığa baş kaldırır. Yeniden başlamak tepeden tırnağa tazeliktir; tamamıyla tarihsiz göründüğünde ve tarihin başına döndüğünde bir ilktir… Pastoral ruhun; çobanın; yalın ve dik duran insanın imgesini taşır; karanlıkta bile oyun oynamaya müsaittir.”[1]

Bu mücadele, gayri-nizami bedenlerin, yani bedeninden başka düzeneği olmayanların, ölüm makineleri karşısındaki direncinin mücadelesidir. Makineler nizami, komutla işleyen, devinim alanlarını zorla ve şiddetle açan oluşumlar ise, karşılarındaki güç yaşamın kendisinin direncidir. Yaşam, betonu çatlatıp günışığına çıkan otlar gibi en olmadık yerlerde ve anlarda yeşerir. Zira varlıktır, çokluktur, diyalektiktir. Hiç bir devlet aygıtı yaşamı mutlak surette tahakkümü altına alamaz.

Devlet düzen ister; ancak düzene sokabildiğini denetim altında tutabilir. “Özgürlük” gibi bir taleple baş edemez; kimin özgürlüğü, ne için özgürlük, hangi koşullarda özgürlük gibi sorular sormak ve kutucuklara sığdırmak zorundadır. Düzen sınır çizer, kimlik tespit eder, tanımlar. Hiyerarşi kurmaya çalışır. Ebeveynlere parktan çocuklarını toplama çağrısı yaparak hem direnen bedenleri “çocuk” olarak damgalar, hem de devlet aygıtının çekirdeği olan aileyi devreye sokmak ister. Güvenlik söylemini sayesinde kendi yarattığı riskleri bedenlere mal eder. Korumak yerine devirdiği bedenlerin üzerine kendi bayrağını ve afişini asar. İtaat etmeyeni cezalandırır; cezayı misilleme olarak kullanır. Sansür, tehdit ve propagandayla iş görür.

Oysa yaşam sürekli devinimdir. Sınırları zorlar, aşar. İnşaat sebebiyle kapalı olan alanları dolaşıma açar; yıkmak için geliştirilmiş dozerleri pembeye boyar; merdivenlerden tribün yapar; demir parçalarını dilek ağacına, kesilmesi planlanan ağacı ise anıta dönüştürür. Yayaya yasak olan otobanlarda, köprülerde yürür. Boş ve steril olandan hoşlanmaz; üzerine afiş asar, slogan yazar, çadır kurar. Her satıhta iz bırakır. Sessizliği kah tencere-tava sesiyle, kah piyano melodisiyle bozar. Kimlik ve tanımlarla oynar; onları muğlaklaştırır, birbirinin içine geçirir. Mizah gücü sayesinde hem kendiyle, hem de düzenle dalga geçebilir. Değiştirdiği bir harfle en ağır sembolizmi bile gülünçleştirir. Devlet aygıtı peşine TOMA’yı taktığında gazı yer, soluklanır, bıraktığı yerden direnmeye devam eder. Bir bedenin direnci azaldığında yerini bir başka beden alır. Devlet aygıtı peşine propaganda makinelerini taktığında, tıvit atan, fotoğraf çeken onbinlerce parmak oluverir. Tekerlekli sandalyesiyle biber gazından kaçarken yere düşen bayrağı almak için durur. Kaçarken ezdiği ayak olursa özür diler; panikleyenleri sakinleştirir.

Öyle görülüyor ki, faşizmin askerleştirmek istediği bu bedenler, hiç bir ideolojik kalıba da sığamayacak. İçki içmediklerinde muhafazakarlıkla, TOMA’nın altına yattıklarında yaşamın en değerli “mülk” olduğunu savunan liberalizmle dalga geçerler. Ortodoks Marksizm, çapulcu bedenleri hangi sınıf mücadelesi içinde örgütleyeceğini şaşırır. Birbirleriyle temas ettikleri sürece; kollektif Prometeus olmaya devam ettikleri sürece; dayanışmayı sürdürdükleri – veya sürdürmek zorunda kaldıkları sürece – birbirlerinin renklerini, dillerini, cinsiyetlerini kanıksarlar. İdeolojilerin ve kurumların beklediği davranış kurallarını bozarlar. Anneye içkin olduğu düşünülen doğal veya ahlaki koruma dürtüsü, çocuklarıyla birlikte eyleme katılan kadın bedenleri yüzünden sarsıntı geçirir. Gazla dolu lobilerde ulusalcıyla Kürt birbirlerine sütlü Rennie uzatır. Kolejli öğrenci, Anonymous maskeli gencin hangi mahalleden olduğunu sormaksızın suyunu paylaşır. Futbol taraftarları birbirlerine basacakları küfürü polise basarlar.

Tüm bundan kaos değil, güven doğar. Bedenlerin gaz sıkıldıkça çoğalması; mekanların polis tarafından işgal edildikçe artması; propagandanın dozu şiddetlendikçe temasın kalitesinin yükselmesi de bundandır. Gezi’de doğan bedenlerin ördüğü yaşam, iktidarın korktuğu kadar dirençli hakikaten. Judith Butler’ın tasavvur ettiğinin tersine, kırılganlığı değil, direnci ortaklaştırabilmelerinin sırrını makro söylemlerde değil, bu beden siyasetinin uzantılarının giriftliğinde aramak gerekir. (ZG/HK)

* Zeynep Gambetti, Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi

[1] Ernst Bloch, Natural Right and Human Dignity, MIT Press, 1987, s. 61.

http://bianet.org/bianet/siyaset/147949-bir-beden-siyaseti-olarak-gezi

Artı değer olarak Gezi

25.06.2013

Üç-beş ağaç mıydı, Türk baharı mıydı, ulusalcı refleks miydi derken Gezi’de üretilmiş olan artı değere el koyma ve isim verme girişimleri gösteriyor ki, orada ortaya çıkan enerji yoğunluğunun halihazırda varolan algı kategorileri altına yedirilmesi çok güç olacak. Artı değer terimini tercih etmemin nedeni yeni bir kategorizasyon önermek değil; tam tersine, bir “patlama” veya “taşma” olarak zihinlerde yer eden Gezi direnişinin neden temellük edilemeyeceğine dair birkaç fikir öne sürmek, en azından bunu denemek.

Artı değer Marx’ın analizlerinde, emeğin kendi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak olan asgariyi üretmesinin ardından ortaya çıkan fazladır. Toplumların yaşamsal döngüsü bu fazla sayesinde sürdürülebilir. Artı değer salt bireysel ihtiyaçları değil, bunlardan farklı olan toplumsal ihtiyaçları da karşılar, zira bireylerin olanak ve tercihlerini aşan ve/veya kapsayan ihtiyaçların karşılanması toplumsal yaşamın olmazsa olmaz şartıdır. Kamu hizmeti türünden altyapı, sağlık, eğitim gibi prensipte herkesin faydalanabileceği mal ve hizmetlerin üretimi, bu fazlayı devletin temellük ederek kamusallaştırmasıyla mümkündür. Ancak kapitalist üretim koşullarının hakim olduğu toplumlarda üretim araçlarının paylaşımındaki eşitsizlik, artı değerin tam olarak müşterekleştirilmesini engeller. Bu fazlaya burjuva sınıfı el koyar, zira sermaye büyük ölçüde onun denetimindedir. Artı değeri proletarya üretmiştir; ancak bununla toplumun tüm kesimlerini besler, tüm ihtiyaçların karşılanmasını sağlar. Neoliberalizm safhasına geçmiş olan kapitalist toplumlarda ise kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte artı değer neredeyse tamamıyla özel ellerde toplanmaktadır. Üretime daha önceleri sadece hammadde olarak girebilen metalaştırılmamış doğal kaynakların (örneğin nehirlerin, tohumun, bitki çeşitliliğinin) bile devlet eliyle özel sermayeye devredilmesi, müştereklerin iyice kısıtlanmasına yol açar. Toplumsal artı değerin paylaşımda daha da eşitsiz ve adaletsiz bir durum ortaya çıkar.

Bu analizin Gezi direnişiyle ne ilgisi var diye sorulacak olursa, ekonomik indirgemeciliğe kaçmayan yanıt denemem özetle şöyle olurdu: “Gezi” adını verdiğimiz artı değer, onu oluşturan ve üreten bireyleri aşan bir kamusallık, bir anlam ve pratik fazlalığı yarattı. Nasıl ki toplumsal artı değer müşterekleştirildikçe onu “kimse” üretmez, zira “herkes” üretir; Gezi direnişi de benzer bir şekilde hiç bir zümrenin, ideolojinin, kategorinin altına sığamıyor, zira onu “kimse” üretmedi ve dolayısıyla “herkes” temellük edebiliyor. Gezi’nin çoğalan ve çeşitlenen bir enerji kaynağı olmasının sebebi kanımca bu.

Misal olarak: bir aydır Gezi’dekilerin “kim” oldukları soruluyor. Soru, “kimse”ye bir “kim-lik” atfederek onu tanınır, bilinir ve dolayısıyla kontrol edilebilir kılma arzusunu da ele veriyor. Başbakan başta olmak üzere, Gezi muhteviyatının “gençler” olduğuna dair bir kanı hakim. “Marjinaller” ve “illegal örgütler” ayıklandıktan sonra ortaya çıkan “gençler” kategorisi, 90’lar kuşağı hakkında geliştirilen tahlillerle “özne” haline getirilmeye çalışılıyor. Bazı gözlemciler “Y kuşağı”ndan bahsediyor. Bu kuşak bireyci, apolitik, teknoloji müptelası öğrencilerden oluşuyor. Kötü niyetli yandaş medya ve siyasetçiler, bu “kim”lerin “özne”liğini inkar etmek için özel bir çaba harcıyor ve ideolojik-politik emellerin manipüle ettiği duygusal bir züppe gençlik portresi çiziyor. Daha derinlikli tahliller, Gezi’nin örgütlü ve örgütsüz bileşenlerini çeper veya cephedeki devrimcilerden veya futbol taraftarlarından ayırmayı tercih ediyor. Cephedekiler polisle çatışma deneyimine sahip oldukları için Gezi’ye çevreci tepkiyle gelen “saf” gençliğin direnci bunların varlığına borçlu. “Kim”ler böylece çeşitleniyor, takribi kimliklere kavuşuyor. Ama tabii, İstanbul’un diğer semtlerinde, Tuzla’da, Gazi’de, Cadde’de, veya Türkiye’nin hemen hemen her ilinde saikleri pek de bilinmeyen, yerine ve günün saatlerine göre kimliği değişen, tencere çalmaktan polisle çatışmaya varan yüzbinlerce “kimse” var.

Polis zulmünün ve hiddet nidalarının yanı sıra yaklaşık bir aydır hız kesmeden devam eden sembolik savaş, Gezi’den türeyen sembolik artı değere isimlendirme ve kategorizasyon aracılığıyla el koyma arzusunun bir diğer tezahürü. Hükümete yakın çevrelerin verdiği her demeç, bir parktan yayılan fazla enerjiyi kontrol altına alma ve iktidarın çıkarlarına tabi kılma hırsını apaçık belli ediyor. Gezi direnişinin ürettiği sembolizmin bir “fazlalık”, bir “aşırılık” olduğunu iktidarın tam olarak kavrayamasa da, sezebildiğini düşünüyorum. Daha ilk günden Gezi’yi “üç-beş ağaca” sıkıştırma çabaları ile eşanlı olarak dolaşıma giren uluslararası komplo senaryoları arasındaki tezat da zaten buna işaret ediyor. Ağaç sevgisinden Erdoğan nefretine, oradan 28 Şubat uğrağına ve Türkiye’nin ekonomik başarısını kıskanan dış güçlere varan patolojik tamlamalar iktidar cephesinin bilinçaltını gayet güzel ele veriyor. Bu bilinçaltının sezdiği halde bastırmaya çalıştığı – daha doğrusu, sezdiği için şiddetle bastırmaya çalıştığı – korku, direnişten fışkıran fazlalığın hiç bir surette kontrol altına alınamama olasılığından kaynaklanıyor. Semboller savaşına girilmesi, afiş ve pankartlara bile diş bilenmesi, karanfillerin polis postalı altında ezilmesi, bir meydanın fetişleştirilmesi buna delalet. İktidar çevreleri; sembolleri örtmek, yok etmek, çarpıtmak, ve kirletmekle savaşın kazanılabileceği gibi fantastik bir umuda canhıraş tutunmaya çalışıyor.

Ancak sembolik artı değerin temellük edilmesi yarışında hükümet yalnız değil. Gezi direnişinin bileşenleri arasında sol gelenekten gelmiş olanlar için bu artı değer “devrimi” müjdeliyor – veya en azından oraya yönlendirilmesi gereken bir öfke ve enerjiye tekabül ediyor. Taksim Dayanışması’nın sosyal demokratları veya meslek örgütleri, bu artı değerde makul toplumsal taleplerin meşruiyetini arıyorlar. Ulusalcılar, sembolik fazlayı “gericiliğe” karşı mevzi kazanımı olarak yormak istiyorlar. Birçok destekçi Gezi’deki “patlama” sayesinde vatanı koruyor, milli sermayemizi yabancılara satılmaktan kurtarıyor, Mustafa Kemal’in kendilerine yüklediği misyona sahip çıkıyor. Feministler erkek egemen dili gayet görünür bir şekilde duvarlarda, sloganlarda, afişlerde düzeltme imkanını buluyor. LGBTT bireyler futbol taraftarlarının gözü önünde bayrak sallayıp “velev ki ibneyiz; alışın, her yerdeyiz” diye bağırmanın hazzını tadabiliyor. Direniş bazılarını görünür kılıyor, bazılarınıysa geleceğin “kim”leri olarak özneleştiriyor.

Yarışa katılmayan yegane grup sanırım Kürtler. Sembolik artı değeri ne reddediyor, ne de temellük etmeye çabalıyor; bunun yerine arafta durmayı tercih ediyorlar. Tıpkı Gezi Parkı’nın ne içinde, ne dışında, merdivenlerinin hemen üstünde, ama ağaçlıklı kısmın kenarında konuşlanmayı tercih etmiş oldukları gibi…

Oysa Gezi salt sembolik bir artı değer üretmedi. Parkı polis işgal edene dek orada yaşayan, oraya her gün giden, günlük hayatın kotarılmasında aktif veya ikincil roller üstlenen herkesin bildiği bir müştereklik de üretti. Gezi’ye gezmeye veya meydanda bayrak sallamaya gelenlerin belki de tam olarak algılayamadığı, ama parkı yaşam alanı haline getirmiş olanların orada kalmaya devam etmesinde çok önemli payı olan bu müştereklik, bileşenlerin hiç birinin tek başına ürettiği, yönlendirdiği, kontrol ettiği bir değer değildi. Gezi direnişinin “duran insanlar” ve karanfillerle farklı yönlere evirildiği şu günlerde geriye dönüp bakmak için soluklandığımızda bu deneyimin sembolik olmakla kalmadığını görmek mümkün. Gezi; başka bir toplumsallığın, alternatif bir ekonominin, farklı bir etik ve iletişim bilincinin örülmesinin mümkün olduğuna işaret eden somut bir deneyim alanıydı aynı zamanda.

Gezi’de paranın ortadan kalkması; günlük hayatın kotarılmasını sağlayan gönüllü emeğin piyasada olduğu gibi karşılık desturu üzerinden değil, dayanışma arzusu üzerinden örgütlenmesini sağlamıştı. Belki de nedensellik farklı yönde işledi: dayanışma arzu ve zorunluluğu, paranın ortadan kalkmasını ve gönüllü emek üzerinden artı değer üretilmesini sağladı. Sonuç her iki durumda da aynıydı. Ağır pet şişe paketlerini insan zinciri kurarak elden ele geçirme ve erzak deposuna ulaştırma gibi zaruretler; yemek pişirme, ihtiyaç belirleme, yerleri süpürme gibi günlük rutin işler gibi pek çok emek türü arasındaki iş bölümü belli bir organizasyon içerse de, daha çok spontane bir dönüşüm içeriyordu. Bu müşterek yaşam pratiği; Gezi’ye “turistik” amaçlarla gelenlerde bile arzu yaratıyor olsa gerek ki, eline bir çöp torbası alıp bir de eldiven geçiren, parktaki farklı mıntıkaları dolaşıp “çöpünüz var mı?” diye sorabiliyordu. Keza, elinde bir kutu, “sigarası olan bıraksın, sigarası olmayan alsın” diyerek parktakilerin nikotin ihtiyacının karşılanmasını sağlayan gönüllüler de bol sayıdaydı. Konser veya açık ders gibi sanatsal ve entelektüel faaliyetler arzu eden herkes tarafından karşılık beklemeksizin gerçekleştiriliyordu. Revirdekilere yardım edenler, parktaki hayvanları beslemeyi kendine görev edinenler, organik bostan oluşturanlar, elbirliğiyle afiş boyayanlar, ses ve ışık düzeni kuranlar, semaverle çay pişirip civar çadırlara dağıtanların saymakla bitmeyecek birçok somut pratiği; üst kurumsal yapılar, kanunlar, idareciler ve şirket yöneticileri olmadan yapılabiliyordu. Parktaki herkes ya bilfiil emekçiydi ya da potansiyel emekçi. Ve yine herkes üretilen artı değeri ya bilfiil temellük ediyordu veya potansiyel olarak edebilirdi. Emek de, artı değer de herkesindi; dolayısıyla kimsenindi. Veya tersten bakacak olursak: emek de, artı değer de kimsenindi, dolayısıyla herkesindi.

Gezi Parkı’ndaki yaşam alanının iktidar tarafından yerle bir edilmesi bu yüzden şarttı. Zira Gezi’deki artı değer; siyasal anlamda merkezi, ideolojik anlamda muhafazakar, ekonomik anlamda neoliberal AKP iktidarına alternatif olabilecek bir güç, bir muktedirlik içeriyordu. İktidarı aşırı ürküten, tüm hesaplarını ve ezberini bozan olgu, bu somut müşterekliğin devlet aygıtı tarafından temellük edilmeye karşı direnciydi. İktidarın el koyma stratejileri arasında semboller savaşının dışında polis ve savcı gücüyle kuşatma, asılsız iddialarla din sömürüsüne alet etme, penguen medyada bilfiil görünmez kılma, ortalığa saldığı sopalılar tarafından dövdürme çabalarının bulunması da bu yüzden.

İktidar, somut olarak karşısına dikilen “kimse”lerin yaşam direncini, aynı derecede somut ölüm aygıtlarıyla söndürmeye çalışıyor. Ama beher bireyin olanak ve tercihlerini aşan ve/veya kapsayan bir toplumsallıktan alınan güç sayesinde görünür olan, özneleşen, muktedir kılınan “herkes”, her gün yeniden iktidarın karşısına çıkmaya devam ediyor. (ZG/HK)

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/147909-arti-deger-olarak-gezi

Yenileceğini anladıkça zorbalaşıyor

19.06.2013

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile röportaj için buluştuğumuzda Gezi Parkı direnişçileri, Taksim Dayanışma heyetinin Başbakan’la yaptığı görüşmeyi tartışıyordu. Polis saldırısı bir ihtimal olarak varlığını korusa da, genel kanı kolay kolay saldırılmayacağı yönündeydi.

Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile Başbakan’ın halk oylaması önerisini, direnişleri değersizleştirerek, direnişçileri “iyi çocuklar-kötü çocuklar” olarak ayrıştırmasını ve tüm bu değersizleştirme ve ayrıştırma kurgusunun bir parçası olarak cami, bayrak, başörtüsü simgelerinin kışkırtıcı kullanımlarının ne anlama geldiğini konuşmuştuk. Polis saldırısı, röportaj başlıklarımızın önüne geçince, Zeynep Gambetti, cumartesi gecesi yoğun polis saldırısı sürerken desteğini esirgemedi ve röportajımızı revize etmemize yardımcı oldu. Değerli bilim insanı Gambetti’ye bu desteği için ayrıca teşekkür ederiz.

Taksim Gezi Parkı direnişinin 19. gününde gelen son saldırı, sadece İstanbul’u değil, tüm Türkiye’yi yine ayağa kaldırdı. Erdoğan ne yapmak istiyor?

Erdoğan yenileceğini anladıkça sertleşen, zorbalaşan bir lider. Bir karakter deformasyonu olsa gerek. Ancak tüm bu süreç bize gösterdi ki, bu ülkede hayatlar bir tek kişinin egosuna kurban edilebiliyor. Cumhurbaşkanı Gül ve Bülent Arınç, Erdoğan Afrika gezisindeyken ortamı yumuşatmaya çalışan mesajlar verebiliyor, ancak Başbakan ülkeye döndüğü anda herkes el pençe divan kesiliyor. Başbakan’ın kafasında bin türlü tilki dolaşıyor olsa gerek. Bunlardan biri elbet otoriter liderlerin tarihin her döneminde yaşadıkları korkuyla ilişkili. Halkını bastıran, tehdit ve şantajla iş gören, sansür kurumunu alenen işleten, hem başbakan, hem İstanbul belediye başkanı, hem vali şapkalarını taşımaya kalkan liderler yalnızlaşır ve devrilme kâbusu görmeye başlarlar. Öte yandan AKP içindeki gerginlikler, Suriye meselesi, seçimlerin yaklaşıyor olması ve Gezi direnişinin kapalı kapılar ardında yapılan çeşitli hesapları bozmuş olması da Erdoğan’ı hırçınlaştırdı. Barış sürecinin bu koşullar altında sürdürülemeyecek olması da cabası – ki ben AKP’nin barışı gerçekten istemediğini, yani barışı bir değer olarak benimsemediğini, sadece kendine rakip olabilecek en büyük muhalif hareketin radikalliğini bir miktar azaltarak oy ve rant arttırma peşinde olduğunu düşünüyorum. Gezi, bu iktidarın 2015, 2071 gibi aşırı güç ve hegemonya arzularına ket çekti. Bastırabilmek için yaratmadıkları fırsat kalmamıştı. Sonunda cumartesi akşamı çocuk ve ailelerle dolu bir parkı da gaza boğdular ve muratlarına erdiler.

Başbakan aralarında Taksim Dayanışma’nın da olduğu heyeti kabul etmiş ve halk oylamasından söz ederek “mesajı aldık” demişti. Son saldırı ışığında ne söylersiniz; bu bir geri adım mı yoksa oyalama mıydı?

Taksim Dayanışma heyetinden görüşmeye gidenlerle restleşen bir insan, bu ülkeyi yönetemez halde olduğunun da bir şekilde farkındadır diye düşünüyorum. Derdi mesaj almak değil, son kozunu oynamaktı. Diyalog süreci komedisinin tutmadığını anlayınca Gezi’yi gerçekten temsil edebileceklerle görüşmek zorunda kalmasını bir yenilgi olarak algılamış olsa gerek. Ben çok ciddi bir değer ve algı karmaşası içinde olan Erdoğan’ın artık herhangi bir siyasi veya ideolojik rasyonalite içinde davrandığını sanmıyorum. An be an karar veren, an be an ağız değiştiren siyasetçiler, valiler, belediye başkanları ne yapmak ister? Günü kurtarmak, o kadar.

Referandum/halk oylaması önerisine karşı çıkılması üzerine Başbakan “hem halka sorun diyorlar hem referanduma karşı çıkıyorlar” dedi. Başbakan’ın sorusunu size yöneltelim; halk oylamasına neden karşı çıkılıyor?

Birkaç sebepten dolayı… Bir tanesi, plebisit (halk oylaması) gerçek bir seçim değildir.

Neden değildir?

Çünkü tercihleri halk değil iktidar belirler. Referandumda sorunun cevabı “evet” ya da “hayır”dır. Soru, iktidarın ürettiği bir sorudur, soruyu halk belirlemez. “Böyle soramazsın” diye bir katılımda bulunamaz, dolayısıyla alternatifi yoktur. Görünürde demokratik olup, aslında demokrasi açısından çok sorunlu bir yöntemdir. Plebisitte tartışma, uzlaşma, ara yol bulma gibi bir takım alternatifler yoktur. İki kutuplu toplumsallık yaratır.

Yani, sonuç “Hayır, kışla yapılmasın” çıksa bile bu demokratik bir yöntem değil?

Tabii ki. Mesela, biber gazı kullanımı konusunda da referandum yapılsa ve bir sürü insan “biber gazı kullanılsın, çünkü anarşist ve marjinal gruplar var” dese rasyonel, insana saygılı, insanlar arası ilişkileri dayanışma temelinde kuran bir toplum inşa edebilir miyiz?

Ek olarak, halk oylaması, Başbakan’ın meseleyi “üç beş ağaca” indirgemesini de meşrulaştırmış oluyor…

Kesinlikle. Çünkü bu iş Gezi’yi, Topçu Kışlası projesini aştı. Hükümetin ve bütün yandaş medyanın, yandaş aydınların, yandaş sanatçıların görmediği budur. Gezi Parkı bardağı taşıran son damlaydı ama Gezi olayları patlamadan önce 3. köprüye Türkiye’deki Alevileri yok sayan, hatta onlarla dalga geçen, onlara hakaret eden bir edayla Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, alkol satışının sınırlandırılması gibi çok tepki çeken birtakım yasalar arka arkaya geçmişti. İktidarın polis şiddetiyle muhalefeti bastırması da hiç yeni değil. 1 Mayıs gaz festivaline dönüştü. İşçilerin, emektarların, memurların talepleri hükümet tarafından dinlenmedi, bastırıldı. Erdoğan Hopa’da HES’lere karşı tepki verenlere “eşkıya” dedi ve emekli öğretmen Metin Lokumcu sıkılan gaz yüzünden hayatını kaybetti. Emek Sineması’nın AVM’ye çevrilmemesi için mücadele verenler bile gaz yedi. İşlerine gelmediği için Gezi’nin bütün bunları da temsil ettiğini ısrarla görmemeye çalışıyorlar.

BELLİ SİYASET KALIPLARINA UYMADIKLARI İÇİN BU GENÇLERE APOLİTİK DEDİK

Bir de apolitiklik meselesi var. Daha doğrusu apolitikliğin yüceltilmesi… Liberal kalemler de bunu yapıyor. “Onlar masum çevreciler” deniyor mesela. Velev ki öyle… Çevrecilik politikadan, politik tutumdan ayrı tutulabilir mi?

Elbette tutulamaz. Kullandığımız dilden jestlerimize, sembollerimize, seçimlerimize, hayat tercihlerimize, dine kadar ve hatta vicdanımıza kadar her şey politiktir ve politik olarak kurulur. Hiçbir şey politik anlamda etkisiz değildir. Pasif olmak bile politik anlamda bir etki yaratır, zira iktidarı güçlendirir. Ama Gezi’deki bazı gençler de oradaki farklı grupları “politik” bulup rahatsız olmuşlar.

Evet, “burası çok politikleşti” demeye başladılar!

İşte orada ilginç bir şey var, buna bir bakmak lazım. Bence, o gençler de politikayı aynen Erdoğan veya liberaller gibi tanımlıyor. Politik olan, örgütlü, belli bir ideolojiye sahip, iktidarı yıkmaya yönelik büyük siyaset yapan, amaca uygun araçları kullanan, stratejik düşünen… Apolitik olan ise onlara göre ağacı, çiçeği, kuşu, havayı sevmek, daha doğala yakın bir hayat düşlemek gibi bir şey. Şunun farkında değiller; siyaset, herhangi bir iktidarın olduğu her yerde vardır. Ailede annenin babanın kendi yaşam biçimlerini gençlere empoze etmesinde de vardır, erkeğin kadını günlük hayatta tahakkümde altına almasında da vardır. Bu çağda çevre de birebir politik bir meseledir. Çevrenin siyasetin hükmüne tabii bir nesne haline gelmesinin kendisi zaten siyasidir. İktidar çevreyle ilgili bir karar verdiği için o gençler Gezi’ye gittiler. İktidar ağaçlarla, sularla, barajlarla ilgili kararlar aldığı için insanlar direniyorlar. Çevre, kapitalist üretim tarzının sınır tanımaması yüzünden bozuluyor. Bu üretim biçiminin hâkimleşmesinin üst yapısal, hukuki, siyasi, toplumsal dayanakları var. Doğanın yok olması, kendi içinde doğal bir olay değil ki! Siyasetin yol açtığı bir sonuç. Gençler henüz bunu görmüyorlar. Ama eski tarz siyaset yapma biçimlerine de bir tepkileri var.

“Gençler örgütlü değil” vurgusu o yüzden mi öne çıkarılıyor?

Evet, ama bu bir gerçek. Bu gençler kendilerini böyle tanımlıyor. Biz de bugüne kadar belli bir takım siyaset kalıplarına uymadıkları için bu gençlere apolitik dedik. Yani bizim de kalıplarımız eski siyaset kalıpları. Bunların dışında tavır aldıkları için apolitik dedik. Hâlbuki basbayağı bir politika üretiliyordu Gezi Parkı’nda. Tek bir şemsiye altında toplanabilecek, örgütlerden ya da ideolojilerden herhangi birinin kapsayacağı bir politika değil. Çok daha farklı bir politika. Onun ne olduğu konusunda yüzde yüz kesin bir fikir beyan etmek çok zor. Bir gencin dile getirdiği bir şeyi aktarmakla yetineyim. Diyordu ki, “Hocam biz buraya twitter ve facebook üzerinden mesajlaşmalar sayesinde geldik. Sosyal medyada biri bir mesaj atar, insanlar bunu beğendiklerine yayarlar, ama beğenip beğenmeme kişinin kendisine bağlıdır.” Yani, bundan sonra yapılacak siyasetin, sosyal medyadaki beğenme-beğenmeme, paylaşma-paylaşmama modeline uygun bir siyaset olması lazım. Biri toplumda örnek bir davranışta bulunacak veya bir direniş başlatacak, bir model geliştirecek. Beğenenler gelecekler. Beğenmeyenler gelmeyecek.

AKP MİTİNGLERİ BASBAYAĞI RÖVANŞİZM

Erdoğan “mitinglerimiz rövanşist mitingler olmayacak, seçim kampanyasını başlatacağız” dedi ama Ankara mitinginin ana teması Gezi direnişiydi. AKP’nin seçim kampanyasının stratejisi konusunda mitinge bakarak ne söylenebilir?

Bunun adına seçim kampanyası demek bile hukuk ihlalidir. Tüm partilere kampanya startı verildi mi? Devlet bütçesinden pay ayrıldı mı? Mitinglere halk otobüsleriyle taşınan, sallayacakları bayraklar devlet eliyle satın alınan, ceplerine para konan insanlara neyin kampanyası yapılacak? Üstelik tüm bunlar son derece gayri-hukuki bir şekilde vatandaşın, yani bizim, vergi paralarımızdan karşılanıyor. Amaç gövde gösterisi yapmak, yani basbayağı rövanşizm. Ülke bu denli ayaktayken, ölüler ve yaralılar varken rövanşizm içine düşebilmek demek, epey korkmuş olmanın da işareti bence.

EN BÜYÜK PROVOKATÖR DEVLET

Başbakan’ın sözünü ettiğiniz savunma dilinde “camiye ayakkabıyla girdiler, alkol aldılar, bayrak yaktılar, polis öldürdüler, türbanlı kadını linç ettiler” ifadeleri de var. Bu, kutuplaşmayı derinleştirir mi diye soracağım ama cami, bayrak, türban simgelerinin bu kadar güçlü duyurulması, kutuplaşmadan daha tehlikeli değil mi?

Şu sıralar 6-7 Eylül olaylarındaki gibi bir devlet provokasyonu var. En büyük provokatör devlet, ne yazık ki. Ve onun dümen suyunda olan medya, kurumlar, aydınlar çok büyük provokasyon yapıyorlar. Ancak Gezi’de birleşenler bunu yemiyor, yemeyecek. İnsan hakları örgütleri, barolar, gazeteciler ve vatandaşlar yalanları açığa çıkarmak için bilgi toplamakta. AKP şakşakçılığı yapanlar karşılarında bir avuç insan olmadığını, çok dirençli kitleler olduğunu gördüler. Dolayısıyla kışkırtma çabalarını arttırabilirler. Bu söylemler, karşımızdakilerin ne kadar çirkin, ne kadar adaletten uzak, ne kadar antidemokratik, tek tipçi ve Gezi direnişçilerinin ifade ettiği gibi faşizan zihniyetler olduğunu gösteriyor. Maskeler düşmüş durumda.

İktidar ve yandaşlarının ayrıştırma, değersizleştirme için sıkça kullandığı marjinal, ideolojik, illegal ve çapulcu gibi terimler de darbe aldı diyebilir miyiz?

Tabii ki. Öyle olmadığını Gezi’ye gitmiş olan herkes biliyor. Yandaşlar tenezzül bile etmedikleri için kendi uydurdukları darbe ve komplo teorilerine inanmaya devam edebiliyorlar. Hodri meydan, Gezi’ye gelin görün diye çağırdıklarımdan çıt çıkmadı. Çünkü Gezi’de alternatif bir hayatın örülmesi söz konusuydu. Biber gazı atıyorsunuz, plastik mermi atıyorsunuz, bu kadar dezenformasyon yapıyorsunuz, bu kadar tehdit savuruyorsunuz, ama Taksim Meydanı yeniden yeniden insan dolmaya devam ediyor. O bedenler hayattır, devletin ölüm makinelerine karşı direnen hayatlar. Hükümet hayatın tamamını kontrol altına alamayacağını gördü. “Marjinal grup” söyleminin baştan beri provokasyon olduğu o kadar bariz ki! Ama bambaşka yalanlar uydurmaya devam edecekler. İktidar bastırmaya çalıştıkça kalabalığın artması gösteriyor ki, iktidarın bu marjinalleştirme ve provoke etme oyunları hiçbir zaman başarıya ulaşmayacak. Artık kontrol edemediği cesur bireyler, bedenler, oluşumlar var bu toplumda. Bence Gezi’nin en büyük kazanımı bunu onların değilse bile bizim bilmesidir.

ERDOĞAN ETKİ SİYASETİNDEN TEPKİ SİYASETİNE ÇEKİLDİ

Başbakan’ın direnişlerden mesaj almaması mümkün olmadığına göre, stratejisi ne? Söylendiği gibi artık tamamen seçimlere mi odaklandı?

Çevresindeki bütün muhalif sesleri bastıran Erdoğan’ın artık gerçeklikle bağının kopuk olduğunu düşünüyorum. Esnaf mantığıyla hesaplar yapılmakta. Bence kesinlikle seçime yatırım yapıyorlar. Ama ellerinde patlayan bir toplum var, hesapları bozulmuş durumda ve mümkün olduğunca bunun üstünü örtmeye çalışıyorlar. Erdoğan, Gezi direnişlerinden bir gün öncesine kadar etki siyaseti, yani aktif, gündem belirleyen siyaset yapabilirken; Gezi olaylarından itibaren tamimiyle tepki siyaseti yapmaya çekildi. Şu anda savunmada. Ama savunmayı, edilgen-saldırgan pozisyonundan yapıyor. Psikolojide bu bir kompleks türüdür. Edilgen-saldırgan kendisini mağdur olarak görmek ister, mağduriyetinin bir hayal üründen ibaret olduğunu örtmek içinse başkalarına saldırır. Saldıran o olduğu halde kendini mağdur görür.

Tespitiniz önemli ama akla şu geliyor; yönetimde 11. yılına giren bir iktidarın mağdur edebiyatı yapması garip değil mi? Ve diyelim 5 yıl önce mağdur siyasetinin bir etkisi olabilirdi ama bugün tutar mı?  

Türkiye’yi bölerek tutturabilirler. Yandaş veya penguen medyayı izleyenler ile izlemeyenler; farkında olanlar ile olmayanlar var. Medyaya sansür uygulamakla ülkeyi bölecekler. İki ayrı gerçeklik algısı oluştu. Şimdi bile İstanbul’da, örneğin Başbakan’ın kendi semti olan Kasımpaşa’da bir fırına gittiğinizde, “polis tabii ki marjinal gruplara saldıracak” gibi bir tepki dile geliyor. Siz “ben oraya savunmasız bir şekilde gittim, ben marjinal miyim, benim üstüme de gaz sıkıldı” dediğinizde insanlar düşünmeye başlayıp, “Ha doğru ya, artık diyalog da gerekiyor” diyorlar. Olayların önünü arkasını takip edemedikleri çok belli.

Yani soruları olan bir kesim… Dolayısıyla tam bir tabi olma durumundan söz edemiyoruz?

Umarım. Bakın, totaliter ya da faşist rejimlerde halkın bir kısmı yalana inanmayı arzular. İktidardan nemalananlar, belli bir sebepten dolayı iktidarın bir takım politikalarını beğenmiş olanlar, kendi rutininin bozulmasını istemeyen konformist tipler yalanı sürdürebiliyorlar. Çekoslovakya direniş hareketinin öncüsü Vaclav Havel “Gerçeği Yaşamak” adlı kitabında buna değiniyor. Totaliter veya baskıcı rejimler böyle ayakta duruyor. Türkiye’de de bir kesim var ki anlatılan yalanlara inanmaya hazır. Twitter kullanmayan, internete çok fazla girmeyen kitlelerden bahsediyorum. Diğer taraftan yandaşlar çok fazla dezenformasyon yayıyor, korkunç bir sansür uyguluyor. Bunun değişeceğine dair bir umudum yok.

BDP DİRENİŞE DENEYİM AKTARABİLİRDİ

Gezi direnişleri çözüm sürecine nasıl yansır?

Bence çözüm sürecine yansımaları olumlu olacak. Çünkü bir kere hepimiz aynı konumda olduğumuzu gördük, hepimizin gazlanabileceğini gördük, kimsenin bundan muaf olmayacağını gördük. İkincisi medyanın ne kadar sansürcü, dezenformasyon yapan, haysiyetsiz, iktidarın dümen suyunda bir kurum olduğunu gördük. İstanbul kadar büyük bir metropolde olanları gizlemeye kalkıyorlarsa, Güneydoğu’da ne kadar çok şey gizleyebildiklerinin bence birçok insan farkına vardı. Bir temas alanı oluştu. HDK süreci de zaten bu temas alanının çok daha önceden örüldüğü bir yerdi. Çok hantal bir yapı olmasına rağmen orada da farklı kesimlerden olanlar, barış süreci hakkında kafa yormaya başladılar. Neler yaşanmış, kimin geçmişe dair ne tür acısı birikmiş, bütün bunları yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Dolayısıyla barış süreci Gezi direnişinden olumsuz etkilenmez gibime geliyor, ama BDP haklı olarak çekimser kalmayı tercih ediyor. Çünkü ulusalcı söylem Gezi’de olmasa bile Türkiye’nin diğer yerlerindeki direnişlerde maalesef öne geçti. Gerçi BDP şöyle yapabilirdi; direnişlerin gerisinde kalmaktansa, kendi deneyimlerini buraya hitap edecek şekilde yeniden anlatabilirdi. Onu yapmadı. “30 yıldır siz neredeydiniz?” gibi bir burukluk içine girdi. Evet, kesinlikle haklılar ama Türkiye’de bir gelecek kurmak söz konusuysa, geçmişin hınçlarını bugün almak çok anlamlı değil. Biraz daha ilerleyelim, ondan sonra zaten hepimiz acılarımızı, birbirimize karşı hınçlarımızı dile getireceğiz, ama şu süreçte bir olmak, birlik olmak vardı.

ERDOĞAN DEĞİL GEZİ DİRENİŞÇİLERİ HESAP SORACAK

Erdoğan’ın hemen her konuşmasında tehdit edip, “hesabını soracağız” diyor. Tweet atan gençlerin gözaltına alınması, tutuklamalarla ipuçlarını verse de “hesabını sorarız”ın mesajı nedir? Otoriterliğin daha da artması mı?

Hesabını soracak hiçbir şeyleri yok aslında. Başbakan “Gezi’nin olumlu etkilerini tersine çevirecek bir etki yaratabilir miyim”e oynuyor ama şunu öngörmüyor; Gezi direnişçilerinin ve Türkiye’de buna destek veren tüm oluşumların ve bireylerin her birinin de sorulacak bir hesabı var. İktidar konumunda olanların “hesabını vereceksiniz” demesi, “biz sizi ezeriz” anlamına geliyor. Gezi direnişçilerinin ve onlara destek verenlerin iktidardan hesap sorması ise, “demokrasi ve hak mücadelesi yolunda bizi engellemenize izin vermiyoruz, özgürlük arayışımızı sürdüreceğiz” anlamına geliyor!

Serpil İlgün
19 Haziran 2013

http://everywheretaksim.net/tr/evrensel-yenilecegini-anladikca-zorbalasiyor-zeynep-gambetti/

Neoliberalizm, üniversite ve iktidar üzerine

07.07.2012

Dünyada öğrenci hareketlerinin / gençlerin farklı bir siyaset formu üretmeye başladığını, özellikle meydanların daha aktif kullanıldığını görüyoruz. İngiltere’de, Yunanistan’da, Şili’de, Arap Baharı sürecinde mevzubahis bölgede, ABD’nin çeşitli üniversitelerinde öğrenci eylemleri, beraberinde daha geniş kitleleri de mobilize etmeye başladı. Gençler nezdinde artan bu eylemselliği nasıl okumalıyız?

Ben bunları neoliberal sistemin yarattığı çelişkilerin dışavurumu olarak görüyorum. Yeni bir 68 hareketiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmek istiyorum, ancak bugün içinde bulunduğumuz durum biraz farklı. Önceden var olan alternatiflerin geçerliliği veya arzulanabilirliği konusunda şüpheler var. Sosyalizmin çöktüğü söylemi ufuklarımızı kısıtlayan bir bariyer olarak durmakta. Eskiden ya sosyalizm ya da barbarlık diyebiliyorduk. Oysa bugünkü barbarlığın önüne neyin geçebileceği meçhul. Gençler düzene karşı ayaklanıyorlar, ancak bunu nasıl bir düzenle ikame edeceklerini ne onlar ne de biz biliyoruz. Farklı siyaset formlarının denenmesinde bence sonsuz fayda var, zira ütopik olarak damgalanabilecek birtakım yaratıcı çözümler bu deneyimler sayesinde üretilebilecek. Ancak bunların parçalılığı -yani birbirinden kopuk coğrafyalarda, konjonktürel kaygılar etrafında gerçekleşiyor olmaları- deneyimlerden çıkarılacak teorik ve pratik derslerin kayıt altına alınamamasına yol açabilir. Şili’deki öğrencilerle Arap Baharı’nı yaşayan öğrenciler arasında deneyim aktarımının yollarının açılması gerekiyor. 2000’li yıllara damgasını vuran Dünya Sosyal Forumu buluşmalarında olduğu gibi, internet de kullanılarak, farklı direniş biçimlerini kollektif belleğe katan ve bunlar üzerinden sınıf temelli söylemler üreten bütünleştirici bir çaba içine girmek anlamlı olurdu.

– Gençlerin eylemsellikleri gelip geçici bir heyecanın tezahürü olarak algılanıyor. “Biz sizin zamanınızdayken denedik, yanlış yaptık.” tarzı ifadeler, nasihat verenin çok olduğu ortamlarda sıkça zikredilmekte. Üniversite öğrencilerinin mobilizasyonunun “uzun vadeli” bir değişim getirebileceği kanaatini taşıyor musunuz?

 Gençler herkesin hissettiği ancak ifade etmekten kah korktuğu kah sinizme boğulmuş bir biçimde ihmal ettiği rahatsızlıkları dile getiriyorlar. Ama unutmayalım ki “gençlik” kimsenin sahip olduğu kalıcı bir kimlik değil, geçici yaşamsal bir evre. Uzun vadeli herhangi bir mobilizasyonun salt gençler üzerinden yürüyemeyeceği aşikâr, zira üniversitedeki ilk iki yıl kafa karışıklığı içinde geçiyor, sonraki iki yıl aktivist bir sürece giriliyor, ama mezun olur olmaz bireyin artık “kaybedilecek bir şeyleri” olmaya başlıyor. Üstelik üniversite ortamındaki yoğun temastan uzaklaştığı için aktivist heyecanı sönümleniyor. Gençken radikal olup da bugün bir şirketin CEO’su olarak geçmişine yabancılaşmış öyle çok üniversite arkadaşım var ki! Diyeceğim, üniversitedeki mobilizasyonun ortalama ömrü beher öğrenci için iki kısacık yıl. Bu denli devri daimin olduğu bir ortamda kalıcı etkiler yaratabilmek için toplumun diğer kesimleriyle ittifak kurmak ve düzene başkaldırının yarattığı adrenalinin ötesinde gayet sabır isteyen bir biçimde iğneyle kuyu kazmaya hazır olmak gerekir.

 

– Diğer bölgelerde artan bu eylemselliğe rağmen, belli başlı faaliyetleri saymazsak, Türkiye’de gençler nezdindeki mobilizasyon eksikliğini hangi faktörlerle açıklayabiliriz?

Türkiye’deki gençler 1980’den beri sindiriliyor. 1995-2005 arasında Kürt gençlik hareketi sayesinde bir ivme yakalandıysa da, bugün bu harekete indirilen “hukuki” darbeler yüzünden kitlesel eylemlilikler uzun soluklu olamıyor. Resmi söylemlerin ve ana akım medyanın etkisinde kalan gençlik, Kürt hareketine şüpheyle bakıyor. “Terörle mücadele” düsturunu içselleştiriyor. Gençlerin kafasının karışık olduğu kesin: Kimileri Kemalizm’in bekçiliğini yapmaya, kimileri de eskinin mazlumu, bugünün iktidarı olan İslami çevrelere arka çıkmaya çalışıyor. Her iki grup da iktidar mercileriyle aralarına mesafe koymayan gayet dar çerçeveli bir “muhalefet” kültürü geliştiriyor. İktidarı gerçek anlamda sorgulayan düşünsel süreçler gelişmiyor. Sol dağılmış durumda. Emekçilerle öğrencilerin teması asgari düzeyde. Diğer alternatif hareketler ise çok fazla görünülürlüğe sahip değiller. Gençlerin önünü açacak farklı bir ivmenin Türkiye’de ortaya çıkması biraz zaman alacak gibi gözüküyor.

Bir diğer etmen de, neoliberal sistemin değerlerinin içselleştirilmiş olması. Öğrenciler emeğin sorunlarını sahiplenemiyorlar, zira üniversite bir sınıf atlama vizyonu sunuyor. Gençler, günlük hayat pratikleri ve arzularıyla bu değerlerin doğallaştırılmasına, tarihsizleştirilmesine katkıda bulunuyor. Fitness, sağlıklı yaşam, bedenin belli normlara uygun olarak giydirilmesi, kuşatılması, teknoloji bağımlılığı gibi birtakım disiplin mekanizmalarının “daima genç kalın” ideolojisini aşılaması karşısında savunmasız durumdalar. Gençliğin kendi bir meta haline gelmiş durumda. Hepimizin “genç kalması”, sürekli tüketmesi ve yaşlılıkla özdeşleştirilen bilgelikten kati suretle kaçınması bekleniyor. Gençlerin eğitimi üzerinden dönen müthiş iktidar oyunlarından da anlaşılacağı üzere, gelecek kuşakların dini bütün ama müsrif, sağlıklı ama bilgisiz olması olması hedefleniyor. Bu oyunları deşifre etmedikçe yaşam koşullarının güçleşmesine bağlı olan harç veya yemekhane eylemlerinin bir yere varacağını pek sanmıyorum.

– Malumunuz okulumuzda, bilinen adıyla bir “Starbucks eylemi” gerçekleşti. Farklı görüşler var eylem hakkında. Kimisi hocaların yeteri kadar destek vermediğinden şikâyetçi, kimisi somut bir başarı elde edilemediği kanaatinde, kimisiyse Kooperatif çalışmasından tutun Rektörle yapılan görüşmeye kadar geniş bir yelpazede göreceli başarı elde edildiğini düşünüyor. Sizin bu konu hakkındaki yorumlarınız nelerdir?

Starbucks eylemleri sırasında sabbatical iznimi kullanıyor olduğum için maalesef çok uzaktan takip edebildim. Anladığım kadarıyla bazı siyasetlerin tıkandığı yere de işaret eden bir eylem olmuş. Şurası bir gerçek ki hocaların mobilizasyonu epey zor; öğrenci ve hocaları ve hatta üniversitenin tüm bileşenlerini kapsayan temas alanları çok az. Ama olaya diyalektik bir açıdan bakacak olursak, bu eylemin kendisi bizi bize gösteren bir ayna oldu. Kooperatif veya karşı-işgal gibi alternatiflerin bu üniversitedeki eylemlilik dağarcığına katılması bunları hemen şimdi olmasa da bir sonraki süreçlerde yeniden canlandırılabilir potansiyeller olarak sabitledi. Öğrenciler arasında bu konuda tartışma devam ediyor mu bilemem, ama hocalar biraraya gelip üniversitedeki akademik ve yaşamsal alanları tepeden inme kararlara karşı koruma iradesi geliştirdiler. Toplumsal mücadelelerin başarısını hedefe ulaşıp ulaşmadıklarıyla ölçülmesi gerekmez, mücadelenin kendisi bir “okul”dur.

– Starbucks eyleminin olduğu sırada, diğer üniversitelerde okuyan bazı kişilerden beklenmedik olumsuz tepkiler alındı, belki de toplumdaki Boğaziçili imajından kaynaklı olarak. Bu eylemselliğin sadece üniversite yaşantısıyla sınırlı olduğu, bu eylemin “şımarıklık” olduğu, zaten bizim “paçayı kurtardığımızı” söyleyenler oldu. (Tırnak içindeki ifadeler birebir alıntıdır.) Bu sayıda bu “Boğaziçili imajını” da incelemeye çalışacağız. Sizin bu konu hakkındaki gözlemleriniz / yorumlarınız nelerdir? Gerçekten de Boğaziçi, Türkiye gerçekliğinin çok mu dışında?

Starbucks eyleminin bir “şenlik” olarak sunulması ve yaşanması sıkıntı yarattı sanırım. Boğaziçi’nin “Boğaz’a nazır hainler” veya bahsettiğiniz gibi şımarık burjuva çocukları imajı var. Şenlik her ne kadar postmodern bir eylemlilik biçimi ise de Türkiye henüz postmateryalist bir toplum değil. Karnaval, Bakhtin ve Fransız Situationist akımı tarafından geliştirilen bir kavram. Varolan değer ve kimliklerin nihilist bir yaratıcılık aracılığıyla yapıbozuma uğratılmasını içeriyor. Ancak daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi, bu tür karşı çıkışların bir sınıf temeli -veya en azından toplumsal mücadelelerle örtüşen bir temeli- olması gerekir. Toplumsallıktan kopuk olan eylemlilikler sönümlendiğinde geriye kalan deneyim ve ilişkiler baki olmakla birlikte, bir tür boşunalık duygusu yaratması da muhtemeldir. Buna rağmen itiraf etmek gerekir ki Boğaziçi Türkiye’de bir “kurtarılmış bölge” olma özelliğini koruyor. Burada üretilen karşı duruş biçimleri, Türkiye’deki hâkim muhalefet kültüründen farklılaşabiliyor. Bu gücümüzdür aslında. Boğaziçi’ndeki eylemin başka üniversitelerde kantin protestolarını tetiklediğini unutmamalıyız. Hiç birşeye salt beyaz veya salt siyah olarak bakmamalıyız, diyalektik gri alanları ve geçişliliği görmemizi gerektirir. Yeter ki “kurtarılmış bölge”mizde ürettiğimiz çözümleri daha geniş toplumsal kaygılarla fiilen ilişkilendirmenin yollarını bulabilelim…

– Her siyasi hareketin gençliğe dair tasavvuru, ajandası var. Bunu meşru buluyor musunuz?

 Meşruiyet sorusunu burada sormanın pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Her siyasi hareket kendi gençlik ajandasını üretecek zaten, çünkü daha eski kuşakları birtakım hedefler konusunda heyecanlandırmak daha zor. Bunu bir gerçek olarak kabullenip mücadelenin hiç bitmeyen bir süreç olduğunu anlamalıyız.

– YÖK’ün varlığı bir problem olarak tartışılıyor bugün. Herhangi bir eylem, siyasi faaliyet; “Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinde” ağır suçlarla cezalandırılıyor. Bunun değiştirilmesine dönük de somut bir adım atılmış değil. Dahası, akademik özerkliği yok etmesi de söz konusu. YÖK’ün kaldırılması gerektiği çokça zikredilse de yerine nasıl bir sistemin oturtulacağı çok da konuşulmuyor. Nasıl bir alternatif tasavvur etmemiz gerekiyor?

YÖK 12 Eylül zihniyetinin üniversitelerdeki yansımasıdır ve kesinlikle kaldırılması gerekir. YÖK bir kolluk kuvvetidir, disiplin yönetmelikleriyle gerek öğrencileri, gerekse akademisyenleri kıskıvrak kavramayı hedefler. Üniversitelerin özerk olması şart. Yalnız Türkiye şartlarında üniversitenin özerk bilgi üretimine değil, birtakım ideolojik kaygılara endekslendiğini de unutmayalım. Üniversiteler bugün kendi hallerine bırakılsalar mobbing ve mahalle baskısından öğrenci kıyımına kadar birçok adaletsizliğin yaşanacağına ben şahsen kesin gözüyle bakıyorum. Üniversitenin “universitas” olduğunu düşünen kaç hoca ve öğrenci var sizce? Bilgi üretimi ve aktarımı da en nihayet bir iktidar biçimi! Bu iktidarın muhalif bilgi türlerini engellemek için kullanılmayacağının garantisi yok. Dolayısıyla akademik ve idari meselelerde daha sağlam duran bazı üniversitelerin (mesela bizim!) diğerlerinde ortaya çıkabilecek ayrımcılıkları en azından dile getirme ve böylece bir tür baskı yaratılmasını sağlamak gerek. Üniversitelerarası Kurul gibi, rektörleri ve seçilmiş bazı öğretim üyelerini bünyesinde toplayan bir koordinasyon merkezine ihtiyaç var. Bu kurul, toplumsal mütabakat da sağlanarak oluşturulacak bir Akademik İlkeler Şartı düzenleyebilir. Bunun dünyada örnekleri var, buralardan ilham alınabilir. Şarta bağlı kalınması da yine kurul içerisindeki dinamiklerle sağlanır.

– YÖK gibi mekanizmalar dışında tartıştığımız bir mesele de, malumunuz tutuklu öğrenciler… “Öğrencime Dokunma” gibi organizasyonlar müstesna, akademisyenlerin genel ilgisizliğini ve söz konusu tutuklamaları genel olarak nasıl yorumluyorsunuz?

 Devlet daha önce de bahsettiğim gibi, itaatkar ve sisteme tam anlamıyla entegre olmuş bir öğrenci ve hoca profili arzuluyor. Ancak bunu sadece devlete mâl etmek de doğru değil. Toplumdaki iktidar odakları devletle sınırlı değil. Çoğu üniversitede muhalif öğrenci ve hocalara bizzat üniversite yönetimi veya meslektaşlar veya diğer öğrenciler baskı uyguluyor. Onur Hamzaoğlu’na hak görülen muameleyi hatırlayalım. Kocaeli Belediye Başkanı’nca hakarete uğradığı yetmiyormuş gibi, bir de üniversite yönetiminin soruşturma açmasıyla cezalandırılıyor. Bunun arkasında Dilovası’nda müthiş karlar peşinde koşan sermaye de var elbette. Devlet-üniversite-sermaye şeytan üçgenine basın ve sivil toplumdaki reaksyoner gruplar da ekleniyor. Baskı ve sindirme mekanizmalarının bu denli girift ve çok boyutlu olduğunun altını çizmeliyiz. Mesele salt devletle kalsaydı, işimiz çok daha basit olurdu! Diğer konuya gelince, öğrenci tutuklamaları karşısında öğretim üyelerinin ilgisizliği benim açımdan da bir muamma. Tutuklamalar pek çok gerekçeyle yapılabiliyor. Biliyoruz ki artık hukuk, hukuksuzluğun ta kendisi haline gelmiş durumda. Bir hukuk terörüyle karşı karşıyayız. Kanımca öğretim üyelerinin kafası da öğrencilerinki kadar karışık. Resmi gündemin dayattığı Kemalist-İslamcı aksı onların arasında da ayrılıklar yaratıyor. Kimileri Ergenekon tutuklamalarına şiddetle karşı çıkarken, KCK veya Devrimci Karargâh kılıflı tutuklamalarda sapı samandan ayırt edemiyorlar. Derin devlet tahayyülü kimin nerede durduğu, görünen arkasında ne olduğu gibi duruş belirlemekte elzem olan bilinç düzeyine erişilmesini engelliyor. Kürt hareketine veya her tür gerçek muhalefete şüpheyle bakıldığı da cabası. Tüm bunların biraraya gelmesi yüzünden öğretim üyeleri harekete geçme konusunda sınıfta kalıyor ne yazık ki.

– Genelde öğrenci eylemlerinde polisin “orantısız güç” kullandığını görüyoruz. Bu tarz şiddet eylemlerini de olağan karşılıyoruz toplum olarak. 12 Eylül öncesi dönemden kalma korkular mı bu durumu olağan karşılatıyor bize? Bu korkuların sizce haklılık payı var mı?

12 Eylül öncesi dönemde ben de daha çocuk olduğum için pek bilinçli yaşamadım, gündelik siyasete dair bir yorum yapamam. Ama benim görebildiğim kadarıyla, 1980 sonrasındaki en sinsi dönemden geçmekteyiz. Bunu Kürtlerin yaşadıklarını tenzih ederek belirtmek istiyorum. Bugün yaşanan durumun farkı, hukuksuzluğun sıkıyönetim veya olağanüstü hal çerçevelerine sığınmaksızın normalleştiriliyor olmasıdır kanımca. “Sinsi” dememin sebebi bu. Geçmişte en azından hukuğun askıya alınacağı deklare ediliyor ve şiddet böyle meşrulaştırılıyordu. Bugün buna bile gerek duyulmuyor. Hukuğun kendisi bir hukuksuzluk rejimi yaratıyor, yasalar keyfiyeti ve orantısız gücü güvence altına alıyor. Yalnız bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, bunu da bilelim. Terörle mücadele ve güvenlik söylemlerinin siyasetin temelini oluşturduğu her ülkede (örneğin ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da) aynı gidişatı gözlemlemek mümkün. Türkiye’nin bu genel tablo içerisindeki özgül konumu, derin devlet geleneğinin 30 ila 40 yıldır zaten kanıksanmış olması. Derin devlet bir taraftan perde arkasında son derece faal bir biçimde yeniden yapılanırken (yani AKP ve Gülen cemaatinin eline geçerken), diğer taraftan kendi işleyişinin bir kısmını hukukla güvence altına alıyor, yani güpegündüz örgütleniyor. Hem derin, hem de apaçık olan keyfi uygulamalar, şizofreniye benzeyen bir toplumsal bilinçaltı yaratıyor. Bence 1980 öncesine dönmüyoruz, zira tüm bunların neoliberalizmle çok yakından ilişkisi var. Din söylemine aldanmamak gerekir. ABD’de Bush yönetimi dini kullanarak güvencesizlik, risk ve müphemliğin damga vurduğu bir toplumsallık yarattı. Finansal balonun patlamasıyla ortaya çıkan krizin de gösterdiği üzere, “güvenlik” söylemi ile finansal sektörde “securitization” adı verilen söylem arasında parallellikler var. Bir söyleşide açıklaması hayli zor. Bu konuda Mesele dergisinde Foucault’da güvenlik kavramı üzerine yazdığım bir yazıya ve İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi dergisinde çıkan “İktidarın Dönüşen Çehresi” başlıklı yazıma gönderme yapmakla yetinmek zorundayım. Her ikisi de bölümdeki web sayfamdan indirilebilir. Temel fikir şu: Neoliberalizm, liberal hak ve hukuğun bittiği noktadır. Tahlillerimizi bunu göz önünde bulundurarak yapmalıyız.

– Özellikle sayıları iyice artan “vakıf üniversiteleriyle” öğrenci-hoca arasındaki ilişkinin “müşteri” ilişkisine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Jenerik tabiriyle, “bilgi üretiminin sermayeye tabi tutulmasını.” Aynı temellendirme, harçlar için de kullanılıyor: Alınan hizmet için ödeme yapılması gerekiyor. Bu temellendirmeyi sorunsallaştırmamız gerektiğini düşünüyor musunuz? Nasıl bir karşı-temellendirme öne sürülebilir?

Elbette sorunsallaştırmalıyız, hem de her fırsatta tüm yönleriyle. Ben eğitimin bir “hak” olarak savunulması söylemine de karşıyım bu arada, zira “hak” hiç bir anlam ifade etmiyor. Bilgi üretimi ve aktarımı en nihayetinde iktidar biçimlerinden bağımsız sırça fanuslarda yapılmıyor. Eğitim basit bir “hak” değil, birebir toplumsallığı kuran yapı taşlarından biridir. Sermayenin üreteceği bilginin nasıl bir toplum inşa edileceğinin deşifre edilmesi gerekir. Sermaye piyasanın işine yarayacak bilgi talep eder. Felsefe, siyaset teorisi, edebiyat sermayenin “işe yaramaz” olarak damgaladığı disiplinlerdir. Bunlara sağlanan fonların tüm dünyada azalıyor olması bir tesadüf değil. Şirketlerin üniversitelerde yaptıkları P&R etkinlikleri de buna işaret ediyor. Üniversite sermaye birikimine hizmet eden bir bilgi ve personel yetiştirme okulu olarak görülüyor. Öğrenci-hoca ilişkisinin bir müşteri ilişkisine dönüşüyor olması bunun etkilerinden biri. On iki yıldır bu üniversitedeyim ve maalesef bu gidişatın etkilerini kendi gözlerimle görüyorum. Öğrenciler bilgiyi talep etmiyor artık, yani birer “talebe” değiller. Bilgi başka amaçlara (sınıf atlamaya, para kazanmaya, statü sahibi olmaya) hizmet eden bir araç. Bilginin kendi bile önemli değil, amaç diploma almak, dolayısıyla derslerden şu veya bu şekilde geçmek. Öğrencinin hocaya karşı tavrı da bu minvalde oluyor. Bu denli araçsallaştırıldığımı hatırlamıyorum. Öğrenci beni diplomayla arasında duran bir araç veya bazı durumlarda engel olarak algılıyor. “Slm” ile başlayan öğrenci mailleri alıyorum örneğin!

Sermayenin üniversiteye sızmasının bir diğer etkisi, Toplam Kalite Yönetimi (TKY) denilen sistemin devreye sokulması. Eğitim-Sen’in bu konuda çok çarpıcı yayınları var, internet sitesinden okuyabilirsiniz. Üniversitede iş güvencesinin ortadan kalkması, maaşların bazı performans kriterlerine endekslenmesi, sözleşmeli personel uygulamaları ortak muhalefet örgütlemeyi mutlak şekilde engelleyen bireyselleştirici bir risk ortamı yaratıyor. Kalite sayısal verilerle ölçülür hale geliyor: yayın sayısı, bütçedeki girdi-çıktı hesapları, piyasa değeri olan proje sayısı gibi. Üniversiteyi şirketleştiren bu gidişatın bilgi ve toplumsallık üzerinde çok ciddi etkileri var. Üniversitenin metalaştırılmasına karşı geliştirilecek söylemin mutlaka bu eksende kurulması lazım.

SEMUHİ SİNANOĞLU

ZEYNEP GAMBETTİ* İLE NEOLİBERALİZM, ÜNİVERSİTE VE İKTİDAR ÜZERİNE

Zapatistalar: Başka bir siyaset mümkün!

31.07.2011

2011 yılının Ocak ayında Zapatista hareketi olarak bilinen ve dünyada pek çok insanın hayranlığını uyandıran başkaldırı 17’nci yılına, başkaldırıya önderlik eden Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) ise 27’nci yaşına girdi. Demokratik özerklik tartışmalarının alevlendiği günümüzde, EZLN’nin mücadelesini bu denli kalıcı kılan nedir sorusu önem kazanmaktadır. Kanımca bu sorunun yanıtı, Zapatistaların eril siyaset, çatışma ve restleşme stratejileri, tabandan kopan önder çıkarları ve oy kaygısının çok ötesinde, yeni ve ilkeli bir siyaset biçimi geliştirmeye olan bağlılıklarıdır. Meksika ordusunun bölgedeki yoğun paramiliter faaliyetine, Zapatistalar ile siyasi partiler arasındaki gerginliğe, bölgenin aşırı yoksul ve yoksun olmasına rağmen sönümlenmeyen direnişin sürebilmesi, geliştirilen özerklik modeli ile ilintilidir.

Özerklik deneyimi, siyasi-askeri bir oluşum olan EZLN ile taban demokrasisinin sorunsuzca birarada bulunamayacağının kabul görmesiyle başlamıştır. Zira ordu, sivil halkın aldığı kararlara karışmaktan kendini alıkoyamıyordu; ya halktan emir alacak şekilde dönüştürülecekti ya da tasfiye edilecekti. Her iki durumda da, karar verme mekanizmalarının halka devri gerekiyordu. Özeleştiri veren EZLN, 2003’ten beri tüm idari görevleri Zapatista topluluklarına devretmeye başladı. Böylelikle, dönüşümlü olarak idari görevler üstlenen köylülerin, gerçek anlamda bir özyönetim mekanizması inşa etmelerinin önü açıldı. Zapatistalar bugün kolektif tarım, yeni bir adalet anlayışı, alternatif sağlık, devrimci eğitim, otonom yönetimsellik gibi birbirinden farklı alanlarda takdir edilesi bir deneysellik ve yaratıcılık sergilemektedir.

Somut olarak anlatmak gerekirse, Zapatista yönetimindeki Chiapas bölgesi, 5 koordinasyon merkezi etrafında örgütlenen 38 otonom belediyeden oluşur. Ancak temel ve nihai karar verme merci köydür. Birbirine yakın olduğu için temas içinde bulunan 12-22 köy bir coğrafi bölge oluşturur; 3-4 bölge ise Devrimci Zapatista Otonom Belediyesi (MAREZ) adı verilen ikinci karar mercii altında birleşir. MAREZ üyeleri kendilerine bağlı köy nüfusunu biraraya getiren Halk Meclisleri  tarafından 3 yıllığına seçilen delegelerden oluşur; 15 yaşından büyük herkes (kadın ve erkek) delege seçilme hakkına sahiptir. Koordinasyon görevini yürüten İyi Yönetim Cuntası (JBG) ise birkaç MAREZ’i birleştiren üst birimdir.
Sistemi kısaca tasvir etmek gerekirse, JBG’nin 8 üyesinin yarısı bir hafta, diğer yarısı öteki hafta hizmet verir. Bunun nedeni her üyenin köydeki sorumluluklarını yerine getirmesi gereğidir. JBG’ye veya MAREZ’e seçilmek bir avantaj değil, tam tersine angaryadır. Bu görevi icra ederken hiçbir maaş alınmadığı gibi, yönetimdekiler köydeki ortak işlerden azat edilmezler. Bir kez seçilen bir daha seçilmez ve böylece rotasyon sağlanmış olur. JBG’nin faaliyetlerini denetleme görevi ise, yine köyler tarafından seçilen ve rotasyona tabi tutulan Gözetim Komisyonları’na verilmiştir. JBG’nin görevi, belediyeler ve bunların hizmet verdiği köyler arasında koordinasyon sağlamak, köy veya belediye temsilcilerinin taleplerini dinlemek, topluluğu ilgilendiren projelere kaynak tahsis etmek, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kesintisiz gerçekleşmesini sağlamak ve ortak toprak ve kaynakları gözetmektir. JBG bir karar aldığında, bu kararın hem ilgili belediye, hem de ilgili köyler tarafından onaylanması gerekir. JBG sadece koordine eder, yani kimse adına konuşamaz, karar alamaz, yalnızca tavsiyelerde bulunabilir. Zapatista birimlerinin hepsinde kararlar kolektif olarak alınır. Katılan herkesin bir kez konuşma hakkı vardır. Herkes sırasını kullandıktan sonra eğer tartışma tatmin edici olmadıysa veya söylenmemiş bir şeyler kalmışsa bir kez daha söz alınabilir. Özellikle halk meclisi toplantıları 2-3 gün sürebilmektedir. Kararlar çoğunluk oyu ile alınsa bile, oylamanın sonucunun herkes tarafından kabul edilmesi gerekir, yani herkesin sonuca razı olması kıstası aranır.

Özerkliği sürdürebilmenin maddi temelini Zapatistalar, alternatif ekonomik örgütlenme kurarak sağlamışlardır. Tarımda, ticaret ve geçim kaynaklarında son derece titiz etik kurallar belirlenmiştir. Güven ve katılımcılık, dayanışma ve işbirliği geliştirilmesine çalışılmaktadır. Benimsedikleri 10 devrimci kanundan biri olan Tarım Kanunu, „toprak işleyenindir“ ilkesi üzerine kurulur. Buna göre, kötü nitelikte olan 100 hektar, iyi kalitede olan 50 hektar topraktan daha büyük tüm tarım arazileri, başta topraksız köylüler ve sezonluk tarım işçileri olmak üzere halka dağıtılmıştır. Bunlardan elde edilen ürünün tüketilmeyen kısmı kooperatif, çiftçi işletmeleri veya kolektif üretim üniteleri üzerinden değerlendirilir. Gençlerin aileden bağımsızlaşmasını sağlamak için onlara 15 yaşında küçük bir parça toprak tahsis edilir. Eğer bir bölgede bir ürün yetiştirilemiyorsa, o ürünün yetiştiği bölge ile adalet ve eşitlik temelinde değiş-tokuş gerçekleştirilir. Meta fetişizmini mümkün kılan soyut emeğe karşı ürettikleri çözüm, kooperatiflerde üretilen eşyaların üzerine fiyatla birlikte üretenin ismini ve harcanan emek süresini yazmaktır. Keza, kapitalizmin verimlilik ve zaman arasında kurduğu bağlantı da Zapatistaların mücadele ettikleri tahayyüllerden biridir. Kurdukları katılımcı ekonominin gereklerine göre üretilen ürünler, dünyada varolan alternatif ticaret ağları aracılığıyla satışa sunulur. Örneğin Zapatistalar piyasa değeri yüksek olan kahveyi, Via Campesina gibi devrimci çiftçi ağlarına veya adil ticaret yapan perakende satış birimlerine göndermeyi tercih ederler. Dünyada böylesi ağların sayısı gittikçe arttığı için, ürünlerini pazarlarken tüccar ve arabulucuların pençesine düşmemeyi büyük ölçüde başarırlar. Başka deyişle, kapitalist piyasaya alternatif bir pazar yaratabilmişlerdir.

Eğitim, Zapatistaların en ilerlediği alanlardan biridir. Milli eğitim müfredatını, okullarını ve diplomasını reddeden Zapatistaların, kendi okulları vardır ve müfredatı da kendileri belirlerler. Hangi derslerin öğretileceği eğitimciler, aileler ve çocukların kendilerinin katıldığı toplantılar sonucunda belirlenir. Resmi tarih yerine Meksika yerlilerinin tarihi, fizik yerine politika, biyoloji yerine (veya yanında) tarım ve hayvancılık, resmi dil olan İspanyolca’nın yanında yerlilerin kendi dilleri öğretilir. Asgari veya azami eğitim süresi yoktur; çocuklar kendi kapasitelerine ve kendi hızlarına göre ilerlerler. Kimse okuldan atılmadığı gibi, not sistemi de yoktur. Öğrencilerin başarılarını aileler değerlendirir. İhtiyaca göre çocuklar 1 ay okulda kalır, sonra 1 ay veya 15 gün ailenin yanına dönüp tarlada veya köydeki görevlerini yerine getirirler.

Çocuklar kolektif sorumluluk almaya (yani işbölümünde bir yer kazanmaya) 15 yaşından itibaren başlarlar (okumak isteyenler bundan muaf tutulurlar). 15 yaşındaki her çocuk komisyonlarda çeşitli görevler üstlenir. Tüm komisyonlarda bulunduktan sonra, 17 yaşına geldiğinde çocuğa toplulukta kalıp kalmayacağı soruluyor. Eğer kalırsa, ona da diğer tüm Zapatistalara hak tanınan büyüklükte bir toprak parçası verilir. (Bunlar genelde Zapatistaların büyük toprak ağalarının atıl arazilerini işgal etmekle ele geçirdikleri topraklar.) Böylelikle miras derdi, aileye bağımlılık, ailenin çıkarlarını topluluğunkinden üstün tutma gibi faktörler de ortadan kalkmış olur. Yani her birey 17 yaşında tam anlamda otonom kılınır: özyönetim anlamında da, ekonomik bağımsızlık anlamında da. Kızların da hakları erkek çocuklarıyla aynıdır.

Ayrıca ihtilaf veya hak ihlali durumlarında JBG’ler adli merci görevini görür. Zapatistaların adalet anlayışına göre cezalar „kapatma“ olarak değil, ihlali telafi etme olarak veriliyor. JGB’ler diyalog ve sorun çözme mercii olarak işler, bir ceza önerebilir ama emredemezler. Zapatistalıktan atılmayı gerektiren bazı suçlar vardır elbette: bir erkeğin eşine veya başka bir kadına şiddet uygulaması, alkol veya uyuşturucu kullanmak, kaçakçılık yapmak, hükümetten yardım veya rüşvet almak veya hükümetle işbirliği yapmak gibi. Alkol hem savurganlık, hem de saldırganlık yüzünden yasaklanmış. Kadınların erkek egemen anlayışa karşı verdikleri mücadele, alkol kullanımının ve – bununla ilişkili olsun veya olmasın – aile içi şiddetin Zapatistalıktan çıkarılma sebebi olmasını sağlamış, temel bir ilke haline gelmiştir.
Son sözü EZLN’nin 6’ncı Lacandon Ormanı Deklarasyonu’ndan aktarmak gerekirse: „Bizi zorunluluk bir araya getirdi ve artık yeter diyoruz. Başkalarının gelip bizim sorunlarımızı çözmesini beklemek için ne zamanımız, ne de sabrımız kaldı.“ Daha önceleri „Silahımız sözümüzdür“ diyen Zapatistalar artık „En esaslı silahımız kurduğumuz düzendir. Biz kendi otonomimizi örgütlüyoruz“ diyorlar.

* Zapatistalar üzerine Türkçe’ye çevrilen en „içeriden“ ve en kapsamlı kaynak kuşkusuz yıllarını topluluklarla birlikte yaşayarak geçirmiş Gloria Muñoz Ramirez’in Ateş ve Söz. 20. ve 10. Yılında EZLN kitabıdır (Ayrıntı Yayınları, 2003).

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=477

Orwell’in Katalonyası

19.06.2011

George Orwell’in İspanya İç Savaşı deneyimini son derece arı bir dille aktardığı tarihsel bir belge olan Katalonya’ya Selam, bir düş kırıklığının öyküsü. Zira faşizmin zaferinden daha çok yaralayan bir tarihsel sürecin – solun sola kırdırılışının – en hazin dönemeçlerinden biri. Demokratik özerklik tartışmalarının sürdüğü şu günlerde Orwell’in eserinin Türkçe’ye kazandırılmış olması, özyönetimin fiili olarak gerçekleşmiş bir siyasal model olduğunun yeniden hatırlanması açısından son derece önemli bir boşluğu dolduruyor.

Orwell’in daha sonradan Hayvan Çiftiği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te ele alacağı temalardan çoğu bu tarihsel sürecin gerçek rotasını tayin etmiştir ne yazık ki: yoldaşı yoldaşa katlettiren propaganda ve iftira kampanyaları, edim ile suç arasındaki bağın koparılması, “gerçeğin” bir değer olmaktan çıkması, totaliter iktidarların en belirgin niteliği haline gelen ters çevirmeler. Bugün düşman olan yarın dost, bugün gerçek olan yarın yalan olabilir. İspanya’da olanlara dair “Bir hikayeyi rolleri tersine çevirerek anlatmak gibisi yoktur” diye yazan Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te bunu “çiftdüşün” ve “yenikonuş” terimleriyle ifade edecektir.

Katalonya’ya Selam aslında bir umutla başlar ve hatırlanmaya değer olan da budur. Barselona’ya ilk geldiği günlerde Orwell’in edindiği izlenim, insanların “kapitalist makinenin dişli çarkları gibi değil, insan gibi davramaya” başladıklarıdır. “Bir anlamda sosyalizmin gelecekteki mutluluğu şimdiden tadılıyordu.” Herkesin işçi kıyafeti giydiği şehirde işsizlik kalmamış, bahşiş ve fuhuş ortadan kalkmış, sınıfsal imge ve sınırlar yokolmuş, müthiş bir eşitlik ve paylaşma duygusu yayılmıştır. Orwell’in katılacağı milis güçleri, burjuva ordularından çok farklı olarak gönüllülük esasına dayanır; hiçbir rütbe ve hiyerarşi kalmadığı gibi, emirlerin yerini devrimci anlayış ve ikna yöntemleri almıştır. Katalonya, Aragon ve Zaragoza’da ağaların toprakları köylülerce ele geçirilmiş, endüstri ve ulaşım kolektifleştirilmiş, polis yerine işçi devriyeleri oluşturulmuştur.

Ancak Orwell umudun nasıl sönümlendiğinin işaretini de en baştan verir: “Aslında İspanya’da olan şey, yalnızca bir iç savaş değil, bir devrim başlangıcıydı. İşte, İspanya dışındaki anti-faşist basın, özellikle bu durumu örtbas etmeyi kendine iş edinmişti… Özellikle arkasında Sovyet Rusya olmak üzere, Komünist Partisi, tüm ağırlığıyla devrime karşı koymuştu.” Zira Stalin, devrimin henüz mümkün olmayacağına karar kılmış ve işçi egemenliği yerine liberal ve cumhuriyetçi öğelerle ittifakı içeren Halk Cephesi stratejisini dayatmaya başlamıştır. Buna karşı çıkmanın ne anlama geldiğini Orwell, gayet sade bir dille anlatır: “Komünistlerin ve liberallerin, devrimin ilerlemesine karşı direndiklerini kavramıştım, ama devrimi tersine çevirmeye yetenekli olabileceklerini kavrayamamıştım.” Dünya emekçi hareketinde “tehlikeli bir çatlamanın başlangıcı” olarak nitelendirdiği bu durum, faşizmle “dürüstlük uğruna” dövüşmek için İspanya İç Savaşı’na katılan Orwell’in gözlerinin de yavaş yavaş açılmasına yol açar: “Bu savaşın benim üstümdeki en müthiş etkilerinden biri, baştan aşağı sol basının da sağ basın kadar sahteci ve dürüstlükten uzak olduğunu öğrenmek oldu.”

3. Enternasyonal, Zinoviev’in izinden giderek sosyal demokratları “sosyal faşist” olarak damgalanmıştı. Aynı lakap sonradan Stalin’in çizgisinde olmayan tüm sosyalist ve işçi partilerine de verilmeye başlandı. Troçkizm tüm bunları simgeleyen bir “boş gösteren” haline geldi. İspanya’da da durum böyleydi. Daha kötüsü damgalama harekatının, iftira ve propagandalar sayesinde bilfiil tasfiye edimine dönüşmesiydi. Orwell, İspanya’da Birleşik Marksist İşçi Partisi (POUM) milisleriyle birlikte çarpışıyordu. POUM’un liderleri başlangıçta Troçkist olsalar da, Troçki’nin iradesine karşı çıkarak İşçi ve Köylü Bloğu ile ittifaka gitmişlerdi. Orwell, asılsız iddia ve iftiralarla dolu komünist basının – Pravda’dan Enternasyonal’in gazetesi Inprecor’a, İngiliz Komünist Partisi’nin yayın organı Daily Worker’dan Valensiya komünist gazetesi Frente Rojo’ya kadar – partiyi yok etmek için nasıl ağız birliği yaptığını aktarır. Basına göre POUM, Troçkist bir örgüt olmakla kalmayıp, Franco’nun “Beşinci Kolu”ydu.

Devrimin tersine çevrilmesi, tarihteki en önemli anarşist deneyiminin kazanımlarının da yıkılması anlamına geldi. İspanya’daki en büyük işçi hareketi olan 1.8 milyon üyeli Ulusal İşçi Konfederasyonu (CNT), anarşist bir oluşumdu. POUM ve Komintern’e bağlı PSUC ile birlikte milis savaşı veriyordu. Hükümette görev almayı bile kabul etmişti. Aynı zamanda anarşistler, komünal tarım ve üretimi örgütlemeyi başarmışlar ve burjuva iddialarının aksine, ne bürokrasi ne de rekabet olmaksızın, komünlerden verim almaya da başlamışlardı. Bazı yerlerde para bile dolaşımdan kalkmıştı. Toplumsal cinsiyeti de içine alan özgürlükçü bir ortam yaratılmıştı.

Ancak SSCB’den gelen maddi desteği kaybetmemek uğruna anarşistlerin bertaraf edilmesi gerekiyordu. Silahların tek elde toplanması, milislerin yerine merkezi bir ordunun kurulması, devrim ile savaşın aynı şeyler olduğu bahanesiyle sendikaların Halk Cephesi’nin denetimi altına alınması ile başlayan gidişat, 1937’de Barselona’da sokak çatışmalarının patlamasına dek sürdü. POUM yasadışı ilan edildi. Anarşistler de “faşist” oldukları yönünde iftira kampanyasından kendi paylarına düşeni aldılar. “Bu cinsten iftiraların, basın kampanyalarının ve işaret ettiği kafa yapısının, anti-faşizm davasına en öldürücü zararı verdiği kanısındayım” diye yazar Orwell.

Anarşist özyönetim deneyiminin bugün “ütopik” olarak damgalanmasında, bu son derece planlı ve kasti yıkım harekatının rolü büyüktür. Belki de bize düşen, İspanyol İç Savaşı’nda yaşanan toplumsal devrimi ve özyönetim deneylerini daha yakından incelemek olacaktır. Böylece hem fazlasıyla çarpıtılmış bir tarihi başka bir gözle okuyabilir hem de “demokratik özerlik” tartışmalarına daha anlamlı katkılar yapabiliriz. Zira Orwell’in şu sözü bakîdir: “(Yaşadıklarımın) üstümdeki etkisi, sosyalizmin şimdiye kadar olduğundan çok daha elle tutulabilir bir biçimde kurulduğunu görmeyi istemek oldu.”

http://www.radikal.com.tr/radikal2/orwellin_katalonyasi-1053471

Çözümsüzlüğe katkı

22/05/2011

Bu hafta Güneydoğu’dan çatışma haberlerinin gelmesi, dikkatlerin yeniden bölgeye ve Kürt hareketine dönmesini sağladı. Kaset hikayelerini ve seçim didişmelerini “gündem” sanan medya, bu ülkede daha önemli bir meselenin olduğunu hatırladı. Ama hafızası olağanüstü kısa olduğu için muhtemelen yine unutacak. Biraz daha uzun bir belleğe sahip olduğunu sandığımız pek çok demokrat köşe yazarımız da Kürt sorununu az daha unutmak üzere olsa gerek ki, YSK olayında tek ağızdan BDP’nin yanında iken, geçtiğimiz 50 günde 2500 kişinin siyasi gerekçelerle gözaltına alınması karşısında kıllarını bile kıpırdatmadılar. Kastamonu’daki suikast girişimi ve 12 PKK’lının öldürülmesiyle, Kürt sorununun henüz çözülmemiş olduğu bir kez daha akıllarına düştü.

Hasan Cemal, 2003’te Neşe Düzel’le yaptığı bir söyleşide şunları söylemişti: “Türkiye’de basın, gazeteciler, Kürt ya da Güneydoğu sorunu konusunda görevini yapmadı. Görevini yapanlar sınırlı sayıda kaldı. Ben itiraf ettim. Siyaset bilim okumuş biri olarak ben Kürt sorunu nedir bilmiyordum. 1980’lerin başında PKK’nın sahneye çıkışıyla bu sorunu öğrenmeye başladım” (Radikal, 26.05.2003). Tarih tekerrürden ibaretmiş demek: Çatışma olmasa kimsenin Fırat’ın doğusuna bakacağı yok. Daha başka bir anlamda da tarih tekerrür ediyor ne yazık ki: Kürt hareketinin radikalleşmesi, 1971 ve 1980 darbecilerinin cezaevi koşullarında gerçekleşmişti. Dolayısıyla bugün, binlerce Kürt genci ve temsilcisi gözaltındayken, Kürt hareketinin sivilleşeceğini ummak ya hayalperestliktir ya da sinisizm.

Hukuksuzluk

Kürt sorununun çözümünde artık militarist yaklaşımın fayda etmeyeceği konusunda bir görüş birliği var. Ancak askerlerin yerini savcılar ve polis alınca, olağanüstü hal ilan etmeye gerek kalmıyor, olağanüstü hal olağan hale dönüşüveriyor. Güvenlik, terörle veya çetelerle mücadele gibi çeşitli kılıflara bürünebilen keyfi soruşturma ve gözaltıların sayısındaki çarpıcı artış, hak söyleminin altını boşaltıyor. Haklar kağıt üstünde duradursun, bunları askıya almaya gerek kalmadan normalleştirilen bir hukuksuzluk düzlemi yaratılıyor. “İleri demokrasi” ilüzyonunu yutmamış olan köşe yazarlarımız bile oyuna geliyor ve bölgedeki seçim çalışmalarını, sivil örgütlenmeyi, belediye hizmetlerini sekteye uğratan bu gidişat karşısında duyarsız kalıyorlar. Hasan Cemal gibi onlar da “keşke” demeyi mi bekliyorlar?

Demokratik özerklik

Öyle olsa gerek ki, Kürt sorununu “PKK sorununa” indirgememe konusunda görevlerini ısrarla yapmıyorlar. Devlet erbabı BDP’ye parmak sallayarak “samimi iseniz silahsızlanın” diyor. Devlet gibi düşünen demokratlarımız da bu söylemle aralarına Kürt hareketi içindeki farklı yapıların hakkını verebilecek şekilde mesafe koyamıyorlar. Onlar da BDP veya DTK ne yaparsa yapsın, arkasında Kandil veya İmralı’nın gölgesi olduğuna son derece eminler. 
Bunun en acı göstergesi, demokratik özerklik tartışmalarına kamuoyunda gereken önemin atfedilememiş olması. Kürt hareketinin sivilleşme hamlesinin 2000’li yıllardan önce başladığı, son on yılda katedilen mesafenin demokratik özerklik dönemeciyle ivme kazandığı görülemedi. Anaakım siyaset modellerinin dar kalıplarını aşamayan kavramsal bagajlar yüzünden, varolan sivilleşme potansiyeli doğru okunmadı. Dünyadaki alternatif örgütlenmeler ve siyaset biçimlerinden bihaber olan aydınlarımızın akıllarına demokratik özerklik denince mahalle baskısı, totalitarizm, hukuğun çöküşü geldi. Solun kendi içinde 1. Enternasyonal’den beri tartışılan anarşizm, otonomi ve taban örgütlenmesi kavramlarını bile tozlu hafızalarından bulup çıkartamadılar. Kürt denklemini salt kamusal aktörler üzerinden değerlendiren, bölgede ezilen halk ulusalcılığından veya lider siyasetinden başka bir şey göremeyen aydınlarımız, kendi gazete köşelerinde Kürt sivilleşmesini baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bir kadın için, bir genç için, yerinden edilmiş bir göçmen için mahalle meclislerinin, öz örgütlenme çabalarının, alternatif siyaset arayışlarının ne anlama gelebileceğiyle ilgilenmediler.

Kaçan fırsat

Daha da kötüsü, demokratik özerklik projesinin Kürt hareketini yönlendirenler açısından ne denli riskli bir girişim olduğunun farkına varamadılar. İnsiyatifi halka devretmek için yıllardır gayet somut adımlar atmış olan bir hareketin eninde sonunda çoğulculaşacağını, bunu göze almadan halk ve mahalle meclisleri kurmanın bindiği dalı kesmek olacağını göremediler. Samimiyet ise, sivilleşme iradesinin en samimi göstergesi demokratik özerklik projesiydi. İşte kaçan bu fırsattı ve kaçması Kürt hareketi açısından da, Türkiye açısından da tarihe malolacak bir hata oldu. 
Bunu aydınlardan çok önce gören devlet derhal kolları sıvadı oysa ki. KCK adı altında gerçekleştirilen operasyonlarda sivilleşmenin en önemli ayaklarından biri olan belediyeler çökertilmeye başlandı. Ardından gençlik, kadın, eğitim, araştırma, iletişim gibi alanlarda tabanı örgütleyenler içeri alındı. Son dalgalarla birlikte binlerce sivil hareket üyesi etkisizleştirildi. Basın ve aydınlarımız bu gayet bilinçli stratejiyi bile algılamadılar. Onlar için PKK=KCK=BDP=Kürt hareketi olduğu için, ince eleyip sık dokumaya gerek yoktu. Devlet gibi düşünmelerine rağmen, devletin fark ettiğini fark edemediler: Kürt hareketi sivilleşiyordu! Sivilleşmesi ise birilerinin işine hiç ama hiç yaramayacaktı. Yeniden radikalleşmesini sağlamak için son günlerde hummalı bir çalışma başladı. Bir taşla iki kuş vuruldu: Hem hareketin sivilleşmesinin önüne set çekildi hem de bölgedeki seçim çalışmaları zayıflatıldı. Sandık başında denetim yapabilecek kimse kalmadı. Aydınlarımız ise mahkemelerde Kürtçe konuşma meselesi dışında neler olup bittiğini anlamanın ne denli elzem olduğuna kani olamadılar.

Bunun en acı sonucu, bugün Kürt siyasetinin yeniden çıkışsızlığa girmiş olmasıdır. Hareketin sivil temsilcilerinin yaptığı her şeyi, attığı her adımı, ağızlarından çıkan her sözü PKK’nın emri olarak gören demokrat aydınlarımız, KCK adı altında yürüyen hukuksuz, kanıtsız, yargısız infazlar karşısında ses çıkarmaktan özenle imtina ettiler. Bugün çatışmaların yeniden başlamasına neden hayıflandıklarını anlamak mümkün değil. Bu çorbada onların da tuzu yok mu?

http://www.radikal.com.tr/radikal2/cozumsuzluge_katki-1050287