11 Eylül’ü anlamak

25.10.2001

Bir buçuk aydır sabah akşam yaptığımız bu. Ne oldu, neden oldu, bundan sonra ne olacak ? Ve hatta, olan kime oldu ? 11 Eylül’ün aktörleri kimlerdi, bundan sonra sahnede hangi aktörler olacak ?

Washington’un akademik-askeri-ekonomik beyin takımının yanıtları malum. Pozitivist siyaset biliminin ezici ağırlığının hakim olduğu bakış açısına göre, 11 Eylül bir « anomali »dir. Terörist saldırının nedeni, kültürel veya toplumsal (hatta bireysel) patolojilerdir. Saldırı, Washington’daki uzmanların stratejik birtakım hatalar yaptıklarını, örneğin biyolojik silahlar üzerinde kafa yorarken havaalanı güvenliği gibi önlemleri düşünemediklerini gösterir. ABD’nin özgürlüğün ta kendisi olduğu kuşku götürmez (sistemsel-fonksyonel kuramlar bunu kanıtlamıştır). O halde, ABD meşru müdafa hakkını kullanır ve uzmanların gözetimi altında hem çıkarlarını korur, hem de terörü yener. Uluslararası alan da stratejik dengeler alanı olduğuna göre, ABD yeni dengeler kurar ve kendini yeniden güvence altına alır. Bu dengelerin nasıl kurulacağı konusundaysa, uluslararası ilişkiler uzmanlarına başvurulur, onların geleceğe dair bilimsel tahminleri üzerinden hareket edilir. Dengeler nedir, hangi stratejik adımlar atılabilir, başarının fizibilitesi nedir cinsinden sorulara yanıt aranır.

Peki eleştirel söylem ne yapar ? 11 Eylül’ü anlama konusunda farklı yaklaşımları oldu. Bunları realist, marksist, yapısalcı ve normatif başlıkları altında toplayabiliriz. Normatif yaklaşım, aklı başında herkesin paylaştığı haklı sitemlerden oluşmakla birlikte, « olan »ın analizini yapmaktansa, « olması gerekeni » anlatmaya çalıştığı için akademik anlamda analiz sayılmaz. Farklılıklarına rağmen, « olanı » inceleyen diğer üç yaklaşımın ortak paydası ise – şaşırtıcı olan da bu zaten – bir çeşit determinizm. 11 Eylül’ün şokunu atlattıktan hemen sonra, yani ertesi günden bu güne dek yapılan analizlerin hepsi aynı şeye işaret ediyordu : dünya değişecekse bile realist çizgi ekseninde değişecek. Çok daha kültürel veya yorumsal (hermeneutic) araştırmalar yapanlar bile uluslararası ilişkiler sözkonu olduğunda realist oluverirler. Uluslararası ilişkilerde hala Soğuk Savaş dili ve kuramları hakim, yeni bir yöntem ya da kuramsal çerçeve gelişemedi. İşte ABD’nin çıkarları, işte tehdit unsurları, işte yapısal ya da konjonktürel sınırlamalar. Bir takım kutuplar ekseninde düşünce üretilir, kutup terminolojisi sorgulanmaz. Devletler, uluslararası alanın baş aktörleridir ve bir takım stratejilere ve şartlara göre devinirler. İç ve dış dinamikler mekanik bir evren anlayışıyla incelenir. Determinizm olarak adlandırılan duruşun söyleminin hiç de azımsanmayacak ampirik ve teorik dayanakları vardır. Dolayısıyla kaderciliğe ya da basit bir altyapı/üstyapı sorunsalına indirgenemez.

Ama sorun, determinist bir dünyada 11 Eylül’ü anlamanın ne işe yarayacağıdır. Anlamanın bir amacı, dünyayı ve toplumsal ilişkileri anlamlandırmak olabilir. Anlama kavramsal ve algısal berraklık sağlar, bir takım ilüzyonları dağıtır, bireysel ve toplumsal hayatın kurgusunun daha sağlam temellere oturmasına aracılık eder. Ancak dünyanın iyileşeceği yolunda bir işaret olmadan dünyayı anlamanın, onu anlamlandırmayacağı, tam tersine anlamsızlaştıracağı da bariz. Öyleyse dünyayı anlamak, dünyanın gidişatını bilmek, bu gidişata karşı iradevi hiçbir şey yapılamayacaksa ne işe yarar ? Determinist analizler, 11 Eylül’ü anlasak da anlamasak da başımıza gelecek olanlara karşı kendimizi daha iyi korumamızı mı sağlar ? Şahinlerin güçleneceğini, eskisinden niteliksel anlamda hiç de farklı olmayan yeni bir dünya düzeni kuralacağını, bir takım farklı kutupların oluşacağını bilmek kimin ne işine yarar ? Eğer bunlar gerçekten kaçınılmazsa, neden siyaseti anlamakla vakit kaybetmek yerine daha yapıcı işlerle uğraşmıyoruz?

Soruyu şu şekilde sormak da mümkün : ABD’nin kurallarını kabul etmeyenlerin determinist analizi kime çıkar sağlar ? Yanıt basittir : statükodan ve statükonun gelecekteki halinden yarar sağlayacak olanlara.

Çeşitli yaklaşımların içeriğini açarak bunu daha iyi gösterebiliriz. Sanırım Amerikalılar dışında herkes 11 Eylül’ün çarpık bir globalleşme sürecinin, ABD’nin sağlıksız ve ben-merkezci dış politikalarının, bu çarpıklıklardan beslenen radikal İslam’ın taraftar kazanma stratejisinin acı meyvesi olduğu konusunda hemfikir. 11 Eylül bir dönüm noktası mıydı değil miydi ? Olmadığı iddialarının dayanak noktaları farklı. Bir kez, ABD dış politikasının ne olduğu gayet açık. Latin Amerika politikasından tutun, Irak’a uygulatmakta direndiği ambargoya kadar dünyada estirdiği « terör » malum. Afganistan bombalanmasında değişen bir durum söz konusu değil. ABD, Birleşmiş Milletler gibi demokratik olabilecek bir kuruma dünyada söz sahibi olma hakkını zaten tanımamıştı, bundan sonra da tanıması için hiçbir sebep yok. Ya da ancak çıkarlarına uyduğu ölçüde tanır. Realist açıdan bakıldığında çizilecek tablo, « ütopist » olarak adlandırılabilecek birçok insanın bugüne dek verdiği mücadele sonucu edinilen kazanımın sıfırlanacağı. Uluslararası alanda idealizm savunucuları, « sil baştan » gibisinden gayet moral bozucu bir durumla karşı karşıya kalacaklar. Ve hatta bugün onlara, « Biz size dememişmiydik ? » demenin de tam sırası. Marksist açıdan bakılacak olursa, kapitalizmin beşiği Amerika, sistemi pazarsızlığın verdiği bunalımdan kurtarmak için ya savaş açacaktı, ya da yeni bir ekonomik düzen kurmaya çalışacaktı. Şimdi savaş açmayı uygun gördü, yarın birtakım ekonomik düzenlemelere de gidebilir. Kapitalizm dönüşüme uğrayacak, düzenin temeli olan yayılmacılığa yeni kisveler bulanacak. (Tabii, burada bir sorun var, Marksist analiz kapitalizmin kendi yarattığı krizleri aşma kapasitesinin Marx’ın sandığından daha yüksek olduğunu teslim etmiş ve devrimi başka bir bahara ertelemiş gibi gözüküyor. Fukuyama şimdilik haklı sanki.) Yapısalcı açıdan ise, ABD’yi yönetenler kendilerini sorgulamayacaklar, sorgulasalar bile gidişat değişmez çünkü yapılar bilinçli olarak değiştirilemez. Dünyanın en güçlü devleti ABD bile, ekonomik-siyasi konjonktürün piyonudur. Değişimi yapılar dayatır, insanlar değil.

Bütün bu görüşlerin, gerçeği doğru tasvir etme gibi bir iddiası var, ama aralarında tam da anlaşamamaları, kimsenin öbürünü tam da ikna edememesi, en iyimser deyişle, her birinin “gerçeğin” sadece bir bölümünü aydınlatabildiğini gösterir. Birleştikleri nokta ise, pratiklerin söylemlerle beslendiğini, pratiğin tek başına belirleyici olmadığını, iradeye bağlı olsun ya da olmasın, söylemin de belirleyici olduğunu unutmaları. Uluslararası ilişkilerde zaten bunu dikkate alan bir kuram da geliştirilemedi. Normatif olmayan analizler, varolan pratikleri destekleyici söylemler haline gelme riskinden kendilerini koruyamazlar. Sorun, medyasından akademisine herkesin, bilerek ya da bilmeyerek ama cümleten, ABD’ye ya da dünyayı paylaşmak isteyen diğer ülkelere “kapitalizmi dönüştürün, altyapısını da kurun,, realist çıkarlarınız şunlardır, bölgesel dengeler şunlardır, ona göre davranın ha !” cinsinden akıl vermekte olduğu da değil aslında. Sorun, determinist analizlerin birer “self-fulfilling prophecy” (kendi gerçekliğini yaratan kehanet) haline dönüşme potansiyeli içerdiği. Müdahale amacı gütmeyi normatif olduğu için dışlayan bir duruş, pratikleri ve söylemleri besleyerek dönüşümü engeller. Eleştirel ama realist olacağım derken dozunu ayarlayamaz ve statükoyu onaylar. Bu, statükodan çıkarı olanların yararına işler, çünkü gelişmeler konusunda bir fikir oluşturmak için uzman görüşüne başvuran bir dolu insana da “gerçekliğe” müdahalenin fayda etmeyeceği mesajını verir. Dolayısıyla “gerçeklik” tırnak içinden çıkabilir ve uzmanların öngördüğü biçimi aynen alabilir.

Fanatik çevreler salt normatif söylemleriyle taraftarlarının dünya görüşünü nasıl belirliyorlarsa, akademik ve eleştirel çevreler de bilimsel kuram olduğuna inandıkları söylemlerle kendilerini dinleyenlerin dünya görüşünü belirlerler. Bilim ve uzmanlık kendi ideolojisini ve pratiğini yaratır. Gerçeğin tam olarak ne menem birşey olduğu konusunda insanlık aklı kesin bilgi üretmekte pek de başarılı değil aslında – ki bu salt sosyal bilimler alanında değil, doğal bilimlerdeki paradigma tartışmalarında da belirir. Hangi yaklaşımın daha haklı olduğunun, geleceği doğru tahmin etme kapasitesinden anlaşılacağı umulur. Şöylesi bir kaygı da pek duyulmaz: bir şeyin “gerçekten” öyle olduğunu bin kez tekrarlarsanız, o şey gerçekleşir – siz de ne güzel tahmin etmişim diye kendi kendinizi aldatırsınız.

Öte yandan, normatif söylem de eleştirilebilir. Bilimsel olmadığı; diğer söylemlerde gizlenen siyasal tercihlerin apaçık ortaya konmasının analizi sulandırdığı; yüzyıllardır realist eksende devinen tarih üzerindeki etkisinin çok cılız olduğu; globalizm karşıtı gösterilerde olduğu gibi realizmi güçlendirdiği ve hatta birtakım güç odaklarının baskılarını arttırmaları için bir bahane oluşturduğu. Dünyada iktidar tarafından kendi çıkarı için kullanılamayacak hiçbir duruş yoktur şüphesi de yabana atılamaz. Ayrıca günümüz dünyasına yaklaşık 150 yıldır hakim olan söylemlere karşı sesini çıkaracak idealistlerin sayısı moral bozucu derecede azdır.

Yine de dünyayı bir şekilde “iyileştirme” gibi bir kaygı meşruysa, bunun hep bir ağızdan statükoyu besleyecek analizler yapmakla olamayacağı belli. Analiz iradenin etkili olabileceği alanları belirlemeli, ideoloji eleştirisi yapmalı, dönüşüm olasılığını pratiklerden çıkartmaya çalışmalı. Savaşı durduramasa bile hiç değilse ilkesiz pratiklerin meşruluğunu kösteklemiş olur. En azından ilkesizliği desteklememiş olur, ki bu da bir başarıdır. 11 Eylül’ü bir dönüm noktası haline getirmek için belli bir bilimsellik anlayışından sıyrılmak gerekir belki de.