Türkiye hükümeti, medyası, uzmanları

30.03.2003

Türk kamuoyunda ekseni savaş öncesinde, ABD ile pazarlık süreci devam ederken kendiliğinden oluşan bir tartışmanın ana hatları şunlardı: Türkiye’nin Irak savaşı konusunda aylardır yürüttüğü siyaset, tam bir kararsızlık örneğiydi. Türkiye safını seçmeyi bilememiş, kimin yanında siyaset yapması gerektiğini belirleyememiş, savaşa karşı olup olmadığına tam olarak karar verememiş ve kapalı kapılar ardında vermiş olabileceği taahhütleri yerine getirememişti. Dolayısıyla “büyük müttefikimiz” ABD’yi hayal kırıklığına uğratmıştık. Hükümete satır aralarında yöneltilen eleştiri, siyasal öngörü yoksunluğu ve beceriksizliğiydi. Diplomasi yapacağım derken at tüccarlığı, pazarlık yapayım derken oyunbozanlık yapan bir Türkiye siyasetten sınıfta kalmıştı.

Belirli bir paradigmadan bakıldığında, yani siyaseti çıkar ilişkileri olarak değerlendirdiğimizde, kesinlikle kınanabilecek olan Türkiye, asıl başka bir açıdan sıfırı hak ediyor. Türkiye, hükümetiyle, medyasıyla, televizyonda saat başı beliren eski diplomatları, emekli kurmayları ve ‘uzman’ gazetecileriyle mutlak bir ilke yoksunluğu içinde olduğunu da gösterdi. Hükümetin beceriksizliği, ABD’deki think-tank’lerin Türkiye versiyonu olan ve bir işte birkaç yıl çalışmış olmakla konunun uzmanı olunabilineceğini sanan bir ‘medya akademisi’nin ufuksuzluğunun doğal bir yansımasıydı adeta. Düşünen toplumun düşünen liderleri ibaresinden alabildiğine uzak, kısıtlı paradigmalara sıkışıp kaldığı için farklı bir dil konuşamayan, alternatif üretemeyen, ama en önemlisi hiçbir kuramsal ya da bilimsel derinliği olmayan laf üretme mekanizmalarımız, Herbert Marcuse’ün “Tek Boyutlu İnsan”ında anlattıklarını anımsatmıyor değil. Marcuse’ün 1964’teki tezi, Amerikan toplumunun, yönetiminin ve sosyal bilimlerinin SSCB’deki kadar biteviye ve ufuksuz olduğuydu. Konformist, araçsal mantıktan başka herhangi bir ussallığı olmayan, klişelerden oluşan totaliter dilin SSCB’de olduğu kadar ABD’de de eleştirelliği dışladığını, iktidarla yüzde yüz özdeşleşmeye yol açtığını göstermekti amaç. Orwell’in tabiriyle Big Brother’ın bakışını içselleştiren ve ‘Savaş barıştır’ derken kendiyle çeliştiğini anlamayacak kadar kimliksiz, çelişecek özgün bir ‘ben’i bile olmayan insanlar yığını, fonksiyonel-pragmatik bir dünyada günlük devinimlerinde ne denli isabetli ve derinlikliyse, AKP hükümeti ve medya akademisi de o denli isabetli ve derinlikli.

Siyaseti çıkar ve güç paradigmasına sıkışmaktan kurtaran farklı bir siyasal anlayış belirlersek eğer, kendimizle çelişmemenin yegâne yolunun genellenebilir ilkeler üzerinde siyasal tavır belirlemek olduğunu anlarız. Çıkar siyasetini Bush yönetimi dahil olmak üzere savunanlar, haklılığı göreceli kılıyor olduklarının farkında bile değiller. Eğer bugün Iraklıların ölümü, ABD’nin haklı bulduğu gerekçelerden dolayı meşru olursa, dün ikiz kulelerdeki Amerikalıların ölümü El Kaide’nin haklı bulduğu gerekçelerden dolayı meşru olur. Eğer meşruiyetin ilke ve kuralları genellenemezse, yani kişisel ve konjonktürel çıkarların ötesinde bir kıstas bulunamazsa, herkes kendi davranışını meşru sayacak ve meşruiyet tamamiyle görecelileştirilecek. Avrupa’yı Bosna’ya müdahale edemedi diye eleştirenler, Çeçenistan’da Müslüman ölümlerine karşı çıkanlar, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını kınayanla, kendileri farkında olmasalar bile, genellenebilir birtakım ilkeler üzerinden konuşuyorlar. Baskı ve zulmün istenebilir olmadığını (hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında), güçlü bir ordunun güçsüzleri ezmesinin doğru olmadığını (hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında), ulusal ve uluslararası sorunları çözmenin en iyi yolunun savaş değil, uzlaşma olduğunu (her zaman ve her koşul altında) ilke edindiğimiz için bunlara karşı çıkabiliyoruz.

Girdi-çıktı meşruiyeti

BM desteği olmadan; müfettişler henüz işlerini bitirmemişken, beklemeye vakit varken, Irak’tan ABD’ye yönelik hiçbir saldırı gelmemişken, dünya kamuoyu bu savaşa bu kadar karşıyken, üstelik ortada petrol rezervleri konusu varken, savaşın barış ve özgürlük adına yapıldığına kimse inanmadığına göre, ABD’nin savaşına, “en büyük müttefikimiz” olduğu ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta korunacak bir çıkarı olduğu için onay verenler tam olarak neyi onayladıklarının farkındalar mı acaba? Savaşa çeşitli nedenlerden dolayı karşı olunabilir, ancak bu nedenler genellenebilir olmadığı sürece, yani istisnalar mümkün olduğunca daraltılmadıkça, bir “girdi-çıktı meşruiyeti” yaratmaktan ileri gidilemez. “Çıktığından çok giriyorsa meşrudur” demek (Türkiye’ye girecek dolarlar örneğinde olduğu gibi), savaşı o günün koşullarında, kısa veya uzun vadeli tahmini çıkarları gözetmek üzere alınan bir karar haline getirir. Bunun en büyük sakıncası, o çıkarların hakikaten ülkenin çıkarları olup olmadığını asla garantili bir şekilde tespit edememek ve yanılgı durumunda yarar umarken zararla karşılaşmak değildir – ki bu ihtimal de asla unutulmamalı. “Girdi-çıktı meşruiyeti”nin asıl büyük sakıncası, bu kararı alan ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerinin zararına işleyecek bir kuralsızlık sürecine girilmesidir. “Girdi-çıktı meşruiyeti” haklı savaş/haksız savaş ayrımı yapılabilmesini olanaksız kılar. TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın da dediği gibi, “Haklı olduğum için güçlüyüm” ibaresi, “Güçlü olduğum için haklıyım” ibaresine dönüşür.

Göreceli olmayan, zaman içinde değişmeyen, tüm ulusların ve kültürlerin üzerinde hemfikir olduğu bir meşruiyet zemini bulma çabası işte bu yüzden anlamlı ve hatta zorunlu. Böylesi bir zeminin kurulabileceği tek yer (Dünya Sosyal Forumu’nda oluşan alternatif konsensüsün farklı bir dünyanın ilkesel zeminini kurma yolundaki adımları somutlaşıncaya kadar) BM’dir. BM’de hazırlanan uluslararası hukuk kuralları, istisnasız her ülkenin uyması gereken, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip bükemeyeceği kurallardır. BM olmazsa ya da itibarı zedelenirse, Antik Yunan’dan beri varolan realist-çıkarcı görüşün buyurduğu gibi, güçlü olan çıkarını korurken, güçsüz olan kimliğini ve siyasetini başkalarının “kucağında” oluşturmak ve kaderine razı olmak zorunda kalır. Kaderci olanlar, kaderciliğin kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğunu anlamalılar.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve özellikle internet sayesinde küresel bir kamu alanı yaratılmasıyla bundan böyle kaba çıkarcılık üzerine kurulu politikalara dünya kamuoyunun izin vermesi için hiçbir gerekçe kalmadı. Uluslararası ilişkilerin ortak ilkeler ve dayanışma eksenine oturması için gerekli zemin hazırlandı. Bu zemini yıkmaya çalışan, nefs-i müdafa ilkesinin yerine savaş gerekçesi olarak tehdit unsuru oluşturma potansiyeli taşımayı yeterli sayan devlet, insanlık tarihinde nükleer gücünü kullanmaktan çekinmemiş olan yegane devlettir ABD. O halde istisnasız her ülke için güvenli bir dünya yaratmanın yolu, Bush yönetimi kadar haysiyetsiz, güvenilmez ve saldırgan bir “müttefik”in dilini hiç sorgulamadan kullanmak değil, ilkeli siyaset örneklerini çoğaltarak ve barışçıl bir baskı gücü yaratarak, hiç yoktan çıkarılmak istenen yeni dünya savaşlarını engellemektir.

Ama eğer bu yazılanları illa da çıkarlar dilinden ifade etmek gerekirse (ki birçoğuna hitap etmenin başka çaresi yok), ilkeli bir siyaset gütmekle ABD’yi “kaybetmenin” Türkiye’ye zarardan çok yarar getireceği bilinmeli. Bırakalım ilkeli bir siyasal irade sergilediğimiz için “müttefiklerimiz” bizi kaybetmekten çekinsinler, Meclis’te aldığımız demokratik kararları değiştirmek için antidemokratik baskılar uygulayamasınlar, ekonomik güçsüzlüğümüzden her fırsatta faydalanmasınlar.

Üstelik böylesi bir dönüşümü başarabilirsek, boş laf üreten bir toplum olmaktan çıkıp gerçekten tartışan bir toplum da olabiliriz – ki bu küçümsenecek bir kazanım değil.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2112