31.08.2003
ABD imparatorluğunun ve artan yoksulluğun kabul edilemezliği, diyalog, çeşitlilik, kültürler arası iletişimin imkanları gibi, içinde yaşamakta olduğumuz dünyanın belli başlı sorunlarının 21. Dünya Felsefe Kongresi’ne belirgin bir biçimde yansımış olması ve bu konulardaki eleştirel tutumların medyada yer bulmuş olması kongreyle ilgili olumlu noktalar. Ancak o sekiz günün cezbedici heyulasına kendisini bütünüyle kaptırmadan, oturumları biraz olsun eleştirel bir mesafeyle takip edebilmiş olan herkesin ilk bakışta fark edeceği durum, felsefeye liberal bir siyasi aklın damgasını vurduğu olacaktı. Dünya problemleri karşısında felsefenin öncelikli ve en geçerli düşünsel ufkunun liberal paradigma olduğu, ya da en azından 21. Kongre’nin tercihinin bu doğrultuda olduğunu iddia etmek abartılı olmayacak. Başka düşünme olanaklarını görünmez kıldığı oranda bu tür bir tercihin, olumsuz anlamda ideolojik etkiler yarattığını da kabul etmek gerekir.
Dünya sorunlarını kendine ana tema seçmiş olan 21. Kongre’ye politik bir havanın hakim olması normaldi şüphesiz. Ancak bunun, politik ve felsefi düşüncenin bugün ulaşmış olduğu ufku yansıttığını söylemek maalesef mümkün değil. Ana oturumlar ve panellerin kayda değer bir kısmında politikanın, uluslararası ilişkiler alanında kurumlararası etkileşime, iç politikada ise ancak yönetimsel mekanizmalar yoluyla gerçekleşen bir etkinliğe indirgendiği söylenebilir. Yine buna uygun olarak demokrasi de, gerek bireylerarası, gerek devletlerarası, gerekse hükümetler ve vatandaşlararası prosedürel bir varoluşa hapsediliyordu. “Politik olan”ın ne olduğu konusu gündeme bile gelmedi. Hangi prosedürlerin demokratik ve adil olduğu konusunda kafa yorulması boşuna olmasa bile, konuya salt bu açıdan yaklaşmanın eksik olduğu kadar, en az iki açıdan sakıncalı olduğunu belirtmek gerekir.
Birincisi, felsefenin temelini oluşturan “düşünme” faaliyetinin ufkunun, yönetimsel-araçsal akla teslimiyetinin habercisidir ki bu durum
“düşünme”nin uğrayabileceği ciddi çarpıtmaların başında gelir kuşkusuz.
İlk dönem Frankfurt Okulu’nun “eleştirel düşünce” adını verdiği düşünce tarzı felsefeye, varolan kavramsal kalıp ve sistemleri sarsmak, hakim ideolojinin halkalarını kırmak, tekdüzeleşmiş pratikleri dönüştürmek misyonunu yüklüyordu. Adorno’nun negatif diyalektiğinde ifade edildiği gibi, düşünme faaliyeti iktidar yapılarına hizmet etmez; metafizik sistemler de kurmaz. Varolanı sorunsallaştırır sadece. Yegane işlevi, her an daralmaya yüz tutma tehlikesiyle karşı karşıya olan düşünsel ufuklarımızı ısrarla genişletmeye çalışmak, düşünsel kapalılığı engellemektir. Oysa kendini bilimselleştirdiğini sanan siyasal bilgiler, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasetle uğraşan felsefecilerin ufkunu yönetimsellik sorunuyla sınırlamayı başardı anlaşılan. Kongredeki en özgün felsefecilerden biri olan Gianni Vattimo’nun
da belirttiği gibi, metafizik doğruların çöküşünün ardından çoğulculuğun 20. yüzyıla damgasını vurması bekleniyordu. Ama tam tersine, hakim olan araçsal ve pragmatik zihniyet, demokrasiyle birlikte eleştirel düşünceyi de sönümlendirdi. Felsefeci artık iktidar yapıları içinde kendine rahat bir yer bulmuş, güçlü olana daha adil olmasını salık veren bir rejim danışmanı oluvermişti.
Liberal felsefi yaklaşımın ikinci sakıncası da toplumsal yalıtılmışlığı ile ilgili. Hakların tarihsel süreçler içerisinde çoğunlukla kanlı mücadelelerle elde edildiğini göz ardı eden felsefe, mücadelelerin de siyaset felsefesinin konusu olabileceğini, bu mücadelelerin öznelerinin kim olduğu ve nasıl yapılacaği konusunda söylenecek felsefi sözlerin bitmediğini anlayamaz. Önerebileceği yegane çözümün diyalog olması, egemen politika veya karar alma mekanizmaları dışındaki politik hareketliliklerin sunduğu felsefi olanakları gözden kaçırdığının göstergesidir. Sunumunda 30 bin dolar üzerinde yıllık gelire sahip Batılı’ları, gelirlerini yoksul ülkelerde açlıktan ölen insanlar için harcamadıkları gerekçesiyle “katil” olmakla suçlayan Peter Singer’in bu ilk bakışta diyalog merkezli değil de, gayet “somut” ve “pratik” kaygıların bir yansıması olarak görülebilecek tavrı ise, aynı düşünme tarzı içinde kalarak “radikalleşmek” istemesi nedeniyle, liberal paradigmanın politikayı düşünme biçiminin sınırlarını açıkça gösteriyor. Liberal felsefenin toplumsal eşitsizliklere dair en somut önerisi, 300 küsur yıllık sosyo-politik yapılaşmayı yok sayan bir “eli açıklık çağrısı” olmaktan öteye gidemiyor. Ötenaziyi savunan Singer’in kendisinin yıllarca yaşattığı Alzheimer’lı bir annesi ve 100 bin dolar üzerinde yıllık geliri olduğunu düşündüğümüzde, liberal felsefenin toplumsal olandan yalıtık insan tasavvurunun, bu tasavvur üzerine kurulu yöntem-bilimsel bireyciliğinin ve tarih üstü (amoral) “ahlâk”ının çelişkileri açığa çıkıyor.
Şık önermeler
Başka türlü söylersek, rasyonel bir diyaloğu veya bonkörlüğü çözüm yolu olarak öneren yaklaşımın hesaba katamadığı bir nokta var: Herhangi bir ütopyanın gerçekleşebilmesi için, kendi düşünsel ve pratik öncüllerinin, tedavi edilmeye çalışılan toplumsal hastalığın bir parçası olmadığının iyi belirlenmesi gerekir. Yaşadığı çağın sorunlarına verdiği yanıtı, o çağın hakim pratik ve söylemlerinin yapıbozumunda bulamayan düşünürler, dönüştürme potansiyeline sahip olmayan ama retorik açıdan “şık” gözüken önermeler yapmaktan fazla öteye gidememe riskiyle karşı karşıya kalırlar. 1844’te komünizmi geleceğin toplumu olarak tanımlayan Marx, o noktada durup hayatının geri kalan kısmını komünist toplum düzeninin ütopik detayları üzerine yazmakla geçirseydi, hiç kuşkusuz bugün adı sadece ansiklopedi sayfalarında anılıyor olurdu. Marx’ı kapitalizmin mekanizmalarını incelemeye yönelten öngörü, gerçekliğin ne olduğunu kavramadan ütopyasının nasıl vücut bulacağı hakkında bir şey söyleyemeyeceğiydi.
Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a gelen siyaset bilimci Craig Calhoun’un, Jürgen Habermas’ın iletişimsel akıl kavramını eleştirmek için kullandığı bir ifadeyle, felsefe camiası “sıkça yolculuk yapanlar kulübü sendromu”na (frequent flyer club syndrome) yakalanmış adeta. Felsefeciler zaten bu konuda ikna olmuş kendi benzerleriyle karşılıklı diyalog içine girebildikleri oranda dünya sorunlarının da aynen bu şekilde hallolacağı gibi bir illüzyona kapılıyorlar. Oysa bu fikirleri savunanlar yan salonlardan birine adım atsalardı eğer, kongrede İsrail ve Filistinlilerin birlikte katıldığı oturumların istisnasız hepsinde çıkan akıl almaz kavgalardan birine tanık olurlardı. “Benim adım Judy… yani Judith… yani Judea!” diyerek Filistinli konuşmacıya bağıran Yahudi felsefecinin çokkültürlülüğü pratikte yaşayabilmek şöyle dursun, teoride bile benimsemesi mümkün müydü? Yine aynı oturumda “Ben solcuyum, ama sizin kadar solcu değil!” diyerek İsrailli insan hakları savunucularından kendini ayrıştırma gereği duyan İsrailli kadın, felsefecilerin bile diyaloğa girmesini engelleyen neredeyse hayati bir aidiyet ihtiyacını gözler önüne sermiyor muydu?
Vahim bir hata!
Liberal siyaset felsefesi, serinkanlı diyaloğun siyasal kutuplaşmalarda neden mümkün olmadığını, siyasette kazanımların neye rağmen gerçekleşebildiğini kendisine konu edebilseydi eğer, belki günümüz iktidar yapıları, bu yapıların düşünme yeteneği üzerindeki etkileri, üretim ilişkileri ve pazar ekonomisinin rolü, toplumsal dinamikler, ideoloji ve kimlik sorunu üzerine birşeyler söyleyebilirdi. Üzerinde düşünülmesi gereken soru artık nereye varmak istediğimiz değil, varmak istediğimiz yere neden varamadığımızdır. Bu tür bir çaba, anayasal hakları, insan haysiyetini ve yaratıcı emeği yokeden gerçeklerle “olduğu gibi” yüzleşmenin
olanaklarını araştırmak anlamına gelecektir. Ve bu tür bir yüzleşme çabasının politik felsefeye kazandıracağı prensip şu olabilir (ki bu hiç de azımsanacak bir kazanım olmaz). Hakikat her zaman prosedürel, yönetimsel ve diyalojik kalıplara sığmayabilir; ama bu durum onun siyasi ve felsefi mahiyetini zerre kadar azaltmaz.
Son bir örnek verecek olursak, “İnsan Hakları, Devlet ve Uluslararası Düzen” başlıklı oturumun ABD’yi eleştiren tonu Şeyla Benhabib tarafından fazla bulunarak, “vahim bir hata” olarak nitelendi. Oysa bu oturumda ne pazar ekonomisini, ne de siyasal liberalizmi sorgulayan olmuştu! Hatta önerilerin fazlasıyla ılımlı, fazlasıyla G-8 ülkeleri yönetenlerine hitab eden ve onlara makul görünme kaygısı taşıyan öneriler olduğu söylenebilir.
Felsefecilerin yönetenlere danışmanlık yapmaktansa, yönetilenlere arkadaşlık yapmak yönünde siyasi ve ahlâki bir tercihte bulanabileceği umuduyla…
Zeynep Gambetti / Refik Güremen
http://www.radikal.com.tr/radikal2/liberal_felsefenin_cikmazlari-870448