07.03.2004
Yaygın basın ve medyada Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nın sunuluş biçimi yanıltıcı. Tasarı, iddia edildiği gibi Türkiye’de bürokrasinin daha verimli işlemesini, kamu hizmetlerindeki arkaikliğin ve aksakların düzeltilmesini öngörmüyor. Öyle olsaydı, hiç tartışmaya gerek duyulmadan toplumun her kesimi tarafından canı gönülden desteklenirdi. Dar görüşlü statükocular hariç, şeffaf, ademi merkeziyetçi ve gerçek anlamda katılımcı bir siyasal yapıyı arzu etmeyen yoktur herhalde. Ancak kamu yönetiminde reform öngören tasarı bundan ibaret değil, ki gözden kaçan nokta da bu. Detaylı incelendiğinde göze çarpan unsur, tasarının, küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu gibi gösterilen bir dizi düzenlemenin önemli bir etabı; özelleştirme, serbest kur politikası ve ekonomik liberalizasyondan sonra devlet-sivil toplum-özel sektör ilişkilerini yeniden tanımlayan bir “trend”in parçası olduğu.
1980 sonrasında dünya piyasalarına entegrasyon çerçevesinde IMF ve Dünya Bankası’nın desteği ve yönlendirmesiyle Türkiye’de “serbest piyasa ekonomisine” geçiş yaşandı ve bu yeniden yapılanma sürecinde bir dizi politika yürürlüğe kondu. Bu politikaların merkezinde ihracatı teşvik, özelleştirme ve finansal serbestlik yatıyor. Bu politikalar sonucunda tecrübe edilen ücretlerdeki düşüş, sendikasızlaştırma ve işsizlik toplumda gözle görülür ama sürpriz olmayan bir yoksullaşmaya yol açtı. Bu “ilk dalga” neoliberal politikalardan sonra ikinci dalga ise “kamu yönetimi reformu” adı altında, temel olarak kamu hizmetlerini özelleştirmeyi hedefleyen yasa tasarısı, 1990’ların başında gündeme gelmişti. Yasa tasarısının gerekçesinde, ikinci dalga hamlenin bir türlü hayata geçirilemediğinden bahsediliyor. Hatırlanacak olursa söz konusu dönem, “Kürt sorunu” çözümünün/çözümsüzlüğünün en yoğun yaşandığı dönemdir. Askeri çözümde ısrar edilmesi kamu reformunun ikinci dalgasının ertelenmesinin en önemli sebepleri arasında.
“Alternatif Nobel” ödüllü fizikçi ve çevreci Vandana Shiva’nın deyimiyle; “Küreselleşmenin piyasa köktenciliği açısından herşey metadır, her şey satılıktır. Kutsal bir şey yoktur, vatandaşların temel hakları yoktur, hükümetlerin temel sorumlulukları yoktur.” Dünyada taraftar topladığı oranda muhaliflerini de yaratan bu “trend”, kısaca ifade etmek gerekirse, “yönetimden yönetişime” geçme sürecidir. Süreci yönlendiren, geleneksel bürokratik devlet şeklinin geçerliliğini yitirdiği; devletin gayri resmi aktörlere, yani sivil topluma açılması gerektiği savıdır. Aslında bu sav, 1990’lardan beri OECD ve BM gibi kuruluşların, Anthony Giddens gibi akademisyenlerin ve daha birçoklarının gözlemlediği neoliberalizmin, bir kader gibi sorgulanmaksızın kabulüne dayanır. Küreselleşen dünya, devletlerin önüne çok karmaşık sorunlar çıkarıyor. Tartışmaların odağında şu sorular yatıyor: Ulus-devletin, kamu hizmetlerini tekelinde tutmaya devam etme kapasitesi var mı? Küreselleşme olgusu karşısında devlet, işlevlerini başarılı ve verimli bir şekilde yerine getirebilir mi? Yanıt “hayır”, çünkü küresel ekonomi artık devletlerin kontrolünde değil. Küreselleşme gerçekte sermayenin küreselleşmesidir; sermaye de randıman talep eder.
Yeni devlet
“Bildiğimiz devlet”, yani modern ulus- devlet fikrinin ortaya çıkışı, toplumsal kitlelerin “özgürlük”, “eşitlik” “kardeşlik” talepleriyle devrimler yaptığı, aynı zamanda da kapitalist birikim biçiminin kurumsallaşmaya çalıştığı döneme denk düşer. Bir yanda toplumsal faydanın (sınıfsız, sömürüsüz…) sağlanmasına yönelik ideallerdeki toplumsal işbölümü, diğer yanda ise tam da böyle olduğunu iddia eden fakat kapitalizmin kurumsallaşması için tasarlanan şiddet tekeline sahip bir mekanizma olarak devlet. Gelinen noktada mevcut devletlerarası sistem, ağırlıklı olarak ikincisine dayanır. Toplumsal mücadele ile tarihsel olarak elde edilen kazanımlar, küreselleşen kapitalizme ayak bağı olmaya başladığı oranda devlet de kendini dönüştürmek, yeniden tanımlamak zorunda bırakılıyor. Küresel ekonominin gittikçe devletlerin kontrolünden çıktığı dönemde, toplumsal mücadeleler güçlenmedikçe devlet, kapitalizmin bu yeni döneminde yeniden işlevlendirilecek.
Yeni devlet, yapısının işlerliğini ve etkililiğini düzeltmek yerine kendini metalaştırarak özel sektöre sunar. Devlet sorumluluklarını “topluma”, yani toplumun en organize ve maddi gücü en yüksek kesimi olan özel sektöre ihale eder ya da toptan devreder. Bu durumda devletin ve kamu hizmetinden faydalanan vatandaşın yeniden tanımlanması söz konusudur. Bunun ne anlama geldiğini tam olarak kavrayabilmek için, Kamu Yönetimi Tasarısı’nı (ya da benzer bir hedefin parçası olan üniversite reformunu) daha geniş bir bağlam içine oturtmak ve küresel bir kavram olarak kendini dayatmaya çalışan yeni devlet anlayışına bakmak gerekir.
Yeni Kamu İdaresi modeli bu mantıktan yola çıkarak, siyasi ve idari ilişkilerde piyasa yöntemlerini kullanmayı öngörür, performansa dayalı sözleşmeli personel uygulaması, rekabet, piyasa teşvik yöntemleri ve devlet denetimi dışına çıkarmayı (deregulasyon) işletme ilkeleri haline getirir. Yeni devlet bir şirket gibi yönetilmelidir; işlevi kamu hizmeti sunmak değil, “kolaylaştırıcı veya arabulucu unsur” olmaktır. Sosyal devlet kavramı anlamsızlaşır, bunun yerine “rekabet gücüne sahip devlet” kavramı gelir. Toplumsal fayda kavramının yerini ise ekonomik rasyonalizm söylemi alır. Vatandaş, hizmet talep eden bir “müşteri”ye dönüşür ve düşük maliyet, verimlilik ve performans temel ilkeler olarak ortaya çıkar. Kısacası devlet, metalaştırma aracı olmaya doğru itilir. Genel refahı maksimize etmek yerine, yatırımlarından kâr etmeyi güder. Kamu sektörü artık kamusal değerler üreten değil, sınırlı kaynakları işleten bir mekanizma olarak karşımıza çıkar.
Bu dönüşüm bizde ve dünyada “demokratikleşme”, “katılımcılık”, “şeffaflaşma”, “hesap verebilirlik” gibi çekici terimlerle donatılarak sunulur. İddia o ki, vatandaşlar artık devlet yönetiminde söz sahibi olabilecekler, yönetilmekten çıkıp, yönetişimin bir parçası olacaklar. Oysa devletin piyasa koşullarına bu denli açıldığı bir ortamda, piyasa aktörlerinin toplum örgütlerinden daha nüfuzlu bir konuma geleceğini bilmek gerekir. Yönetişim, devlet kaynaklarının kamu hizmetlerine yönlendirilmesini kısıtladığı oranda, bu hizmetlerin para musluklarının başındaki özel sektör tarafından üstlenileceğini görmek için özel bir düşünsel çaba harcamak gerekmez. Bu durumda, devlet-toplum – özel sermaye işbirliği olarak tanımlanan yeni dönüşümün aslında devletin, toplumu es geçerek, özel sermaye ile kurduğu işbirliği olduğu ortaya çıkar. Kısacası “devlet+toplum+özel sermaye” formülü, kamu ile toplum arasındaki farkın ortadan kalkması, toplumsal bütünleşme, ya da yeni bir toplum düzeni yaratma sonucunu değil, büyük olasılıkla “devlet+toplum+özel sermaye=özel sermaye” sonucunu doğurur. Bu gidişattan en kârlı çıkacak olan özel sermaye, en zararlı çıkacak olan da rekabet gücü olmayan, örgütlü bir mücadele içine giremeyen, özel hizmet satın alma gücü olmayan dağınık insan kitleleri olacak. Bunlar, yeni toplum vizyonunda katılımdan payını alamayacak ve devlet güvencesinden yoksun bırakıldıkları için artık “dışlananlar” kategorisine girecek olan kitlelerdir. Türkiye’de toplumsal kesimler daha önce de fiilen “dışlananlar” arasında olsa bile, TC Anayasası’nın 5. maddesi gereği “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri” kaldırma görevi olan devletin az da olsa güvencesine sahiptiler. Durumları iyileşmeyecek, aksine kötüleyecek.
Sorunlar yansıtılmıyor
Yaklaşık 20 yıldır bu süreçten geçmekte olan Batı ülkelerinde ortaya çıkan bazı sorunlar Türkiye’de hiç gündeme gelmiyor. Oysa OECD raporlarına bile yansıyan aksaklıklar arasında, kamusal faydanın üretimini yönlendirebilme ve denetleyebilme kapasitesi elinden alınan devletin, toplumsal süreçlere bütünlüklü bir vizyon sağlayamamasından dolayı kamu hizmetlerinde tutarsızlıklar ve dengesizlikler yaşanmaya başlanması vardır. Devletin küçülmesi ekonomik açıdan rahatlama sağlasa da, bu daha iyi yönetimi garantileyemedi. Kıta Avrupası’nda ademi merkeziyetçilik yerel demokrasiyi güçlendirmiş olsa da, yolsuzluk ve finansman sorunlarını azaltacağı yerde artırdı. Avustralya’da hizmetlerin devlet denetimi dışına çıkarılması yerel yönetimlerin daha verimli çalışmasını sağlamakla beraber, bakanlıkların yerelle bağlarını kopardı, bilgi akışını kesti ve merkezi hükümeti çaresiz bıraktı. Hesap verebilirlik bazı durumlarda artacağı yerde azaldı. Şirket yöneticisine dönüşen yerel ya da kurumsal idarecilerin, diğer idarecilerle rekabet içine girmesi ise, yeni iktidar ilişkilerinin gelişmesine yol açtı. Özel sektörün fonlarını çekebilme yarışı, diğer toplumsal kriterlerin gözardı edilmesi sonucunu doğurdu.
Üniversitelerin durumu bu gidişatın acı bir göstergesidir. “Akademik kapitalizm” olarak da adlandırılan bu süreçte öğretim üyeleri araştırmalarının finansmanını giderek özel sektörden karşılamak durumunda bırakılacak. Bu mantığa göre eğitim ve bilim de, diğer hizmetler gibi değişim değerine sahip birer metadır. Topluma maloldukları bedeli, topluma iade etmek zorundadırlar. Metalaşmanın gereği olarak da bu bedel, niceliksel olarak hesaplanabilmelidir. Bedelin miktarı piyasa tarafından belirlenir. Burada özel sektör ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Üniversitelerden araştırma talep eden ve hizmet karşılığı üniversiteleri finanse eden kesim olarak devletin yerini alır. Yukarıda da belirtildiği gibi, sivil toplum es geçilir, çünkü para muslukları özel sektörün elindedir. Üniversiteleri kaynak bulmaya itmek demek, gidecekleri adresi de önceden belirlemek demektir. Eğitim ve bilim, araştırma fonları, hizmet anlaşmaları, endüstri ile ortaklıklar, ve teknoloji transferleriyle özel sektör tarafından yönlendirilecektir. Ancak burada sorunlu olan, özel sektörün kaynak ayırdığı araştırmaların, uygulamalı, ticarileştirilebilecek, stratejik ve somut hedefleri olan araştırmalar olmasıdır. Araştırmaların değeri bilimsel ya da toplumsal kıstalara göre değil, kâr yaratma potansiyellerine göre belirlenmeye başlanacaktır. Yüksek öğretimin metalaştırılması, eğitimin dünya piyasaları mantığına tabi tutulması, eğitimin araçsallaştırılması demektir. Özgür düşünce ve tartışma ortamı olması gereken üniversiteler böylece, açıkça baskı uygulanmadan, alttan alta, hiçbir tepki uyandırmadan, piyasanın boyunduruğu altına sokulacaktır.
Bu gidişat kamuoyuna “dünyadaki yeni trend” adı altında doğallaştırılarak sunulmaya çalışılıyor. Yeni trend, piyasanın tüm toplumsal süreçlere hakimiyetidir aslında. Ancak tek tip düşünce karşıtları bile bunun somut olarak ne anlama geldiğini fark edemeyecek, piyasanın çeşitlilik, rekabet, verimlilik ve kalite getireceğine inandırılacaklar. Kamu yönetiminin özellikle Türkiye’de kesinlikle reforma ihtiyacı olduğu gerçeğini yadsımadan, tasarının içeriği ve genel gidişatla ilgili çekinceleri vurgulamak işte bu açıdan özellikle önemli.
Zeynep Gambetti/ Gökhan Gökçen/ Selgin Zırhlı
(Bu yazı Eğitim-Sen 6 Nolu Şube, Boğaziçi Temsilciliği çatısında, bir grup akademisyenin yaptığı okuma çalışmasının sonuçlarını özetlemek üzere hazırlandı.)