Acılar tarifsizdir

16.06.2004

Acılar tarifsizdir – medya dışında. Her tür savaşta çok kötü bir sınav veren medyayla ilgili akla takılan noktaları takıntı haline getirmek dışında yapılabilecek en sağlıklı hareket, başkalarının da bunları takmasını sağlamak sanki. Bu yazı da onun için yazıldı.

11 Eylül hepimizin aklına kazıldı. Kabul etmek gerekir ki olay korkunçtu: şeytanca, dahiyane, teknolojik bir kabus, sinsice kurgulanmış bir felaket. Hepimiz karmakarışık bir tiksintiyle izledik, göz belleğimize kazıdık olayı. Bunda istisnasız en önemli rolü medya oynadı. Trans olana kadar izlediğimiz sahnelerden İkiz Kuleler’e yaklaşan uçaklar, temas anı, yangın ve kulede mahsur kalanların boşluğa atlaması ve beklenen son – kulelerin birer birer göçmesi, tonlarca beton, demir, cam, insan bedeni.

İnsan bedeni? Hayır, kuleden atlayanların siluetleri dışında insan bedeni görmedik. Sahiden de görmedik. Ama tasavvur ettik. Bedenlerin son anlarını gözümüzde yüzlerce, binlerce kez canlandırmamız için ekrandan bize sayısız mesaj gönderildi çünkü. Uçaklardan birindeki genç kadının son cep telefonu konuşması, sahneye tanık olanların dehşet dolu yüz ifadeleri, kuleler yıkılırken seyredenlerin çığlıkları, yakarmaları. Ekrandan gelen kodlar, kendi bedenimizi kurbanlarınkinin yerine koymamızdan da öte, en derin korkularımızı da harekete geçirerek birebir özdeşleşmemizi sağladı. Kah kurbanlardan biri oluyor, bedenlerimizde ateşin ve demirin acısını hissediyor, kah geride kalanlardan biri oluyorduk, ruhumuz acıyordu. “O sabah her zamanki gibi erken kalkmıştı. Önce İkiz Kuleler’deki şirketine uğrayıp sonra arkadaşıyla buluşacaktı. Ölüm onu 109. katta yakaladı.” Geride kalan eş ya da çocukların ağzından dinlediğimiz hikayelerde hepimiz bir an kendimizi bulduk, içimiz titredi. Normal yaşantıların hikayesiydi bunlar, aynen bizim gibi sabah işe gitmeye hazırlanan, kapıda eşini, çocuğunu öpen, “akşama görüşürüz” diyen normal insanların hikayesi. Güvence veren binalar, duvarlar arkasında kurduğumuz tekdüze hayatların bu şekilde dile gelmesiyle, ne denli kırılgan olduğumuzun yüzümüze vurulmasıyla oluşan farkındalık: yoksa hayatta insanın başına böyle şeyler de mi gelebilir? Normalliğimizin döngüsünde bastırdığımız tüm kabuslar bir an gerçek mi olabilir? Biz kendimizi bunlardan sakınmak için çaba harcamamışmıydık, kat kat bariyerler kurmamışmıydık? Anlatılar dile geldikçe dünyanın dört bir yanındaki normaller özdeşdeşleştikçe özdeşleşti, acıları anladık. Bizler, o acıları anladık.

Zap. Başka bir haber. Kanal değiştirmek bile gerekmez. Bir sonraki haber. Bir zenci kadın. Mülteci kampında çömelmiş boş gözlerle kameraya bakmakta. Yüzü gözü toz olmuş bir çocuğun yakın plan çekimi. Burnundan akan sümüklerin üzerinde bir sinek dolaşıyor. Kadın kısa cümlelerle bilmedik bir dilde anlatıyor: “Gerillalar geldi, köyümüzü yaktı. Biz de buraya kaçtık. Ortada kaldık.” Aynı boş gözlerle bakıyor, ses tonunda ne bir kırılma, ne de üzüntü ifadesi. Zap. Filistinli bir anne çığlık çığlığa dövünüyor. Ağzından tek bir sözcük çıkmıyor, sadece dövünüyor. Oğlu İsrail roketlerinin kurbanı olmuş, bedenini kanlanmış bir gazete kağıdı örtüyor. Bir ölü daha: bu hafta ölen Filistinlilerin sayısı toplam 16.

Üç ay, altı ay, bir yıl dinlediğimiz 11 Eylül hikayelerinin arasında 30 saniye, bilemedin bir dakika süren spot haberler. Ekrandan yansıyana verdiğimiz tepkiler: Afrikalı çocukların hepsinin burnu sümüklü müdür? Bu sineklerden kimse rahatsız olmuyor mu? Ölen Filistinli sayısı kaç? Onların evleri, çamaşır makineleri, sabahtan kalkıp hazırlanmalarını gerektiren bir işleri yok çünkü. Onlar sürekli acılarla yaşarlar. Anlatıya dönüşebilecek, temsil edilebilecek bir öznellikleri yok dolayısıyla. En azından bizim sembolik dünyamızın kodifikasyonlarına dokunabilecek hiç bir jestte bulunmuyorlar. Anlaşılan bunlar duygusuz.

Sloven düşünür Zizek’e göre, Dünya Ticaret Merkezi’ne dalan uçaklar, Batılı hayal alemini çatlatan bir Gerçek olarak görülmemeli. Üçüncü Dünya’nın acılarını TV ekranlarından seyretmeye alışmış, üstüste yığılmış insan bedeni spotlarını kanıksamış olan Batı bunları virtüel bir kurgu olarak izliyordu. Hergün yüzlerce kişinin AIDS’den, açlıktan ve iç savaşlardan öldüğü Afrika’da gerçek olan, Batı için TV ekranını birkaç saniye boyunca dolduran bir görüntüden ibaretti. Oysa 11 Eylül günü TV ekranında kalması gereken bir kurgu gerçek oldu. Alkolsüz bira ya da dekafeine kahve tadındaki Batı gerçekliğine yaraşır şekilde bu olay, Üçüncü Dünya’daki acıları çağrıştırmasın diye bedensiz olarak aktarıldı. Acılar anlatıldı, dağılmış beden parçaları gözlerden saklandı. Batı’yı Batı yapan öznellikti çünkü, beden değil.

İlginçtir ki medya Türkiye’de de, neoliberalizmden payını almış diğer tüm ülkelerde de, ısrarla aynı. 1991 Körfez Savaşı sonrası Irak dağlarını aşıp Türkiye sınırına dayananlar arasında Dohuk’lu bir kadının oradaki gazetecilere söylediği gibi: “Ben de sizin gibi her sabah dişlerimi fırçalarım, her gün duş alırım. Şimdi suya dokunmayalı dört gün oldu.” Benim acımı siz anlayabilirsiniz demeye çalışıyordu aslında. Medya için diş fırçalamayanların acılarını tarif etmek mümkün değildi çünkü. Hala da değil.