Kapitalizm sonrası yaşam

19.09.2004

Thatcher’in meşhur “Alternatif Yoktur” (TINA-There Is No Alternative) ideolojisi, solun ne yaptığından ya da ne yapmadığından bağımsız olarak doğallaştırıldı. Kapitalizm, yapısı gereği ideolojik yanılgı üreten bir sistemdir zaten. Ancak, Hegel’in ‘Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde

“gerçek demokrasi” veya “özyönetim” derken Marx’ın neyi kastetmiş olabileceği sorusunu Marksist hareketin, “ütopyacı spekülasyon”dan kaçmak uğruna yanıtsız bırakmaya devam etmesi pek de anlaşılır değil. Devletin yokolmasından sonra toplumun nasıl şekilleneceğine dair ipuçları, Marx’ın ‘Fransa’da İç Savaş’ metninde de var. Marx’ın gerçek demokrasi tahayyülüne en yakın düşen alternatif toplumsal örgütlenme önerilerinin Bakunin, Kropotkin, Rocker ve Pannekoek tarafından tartışılan işçi konseyleri, anarşizm ve liberter sosyalizm olduğu kuşku götürmez.

Kağıt üzerinde kalmayıp, tarihsel olarak ayaklanma ya da geçiş dönemlerinde hayata geçen alternatif örgütlenme biçimlerinin ömürleri, bastırılmalarını engelleyecek gücü örgütleyemeden dağıtıldıkları için kısa oldu. 1871 Paris Komünü’nü, 1905 ve 1917 dönemi Rusya’sındaki işçi konseyleri ve “sovyet” sistemini, 1918 Almanya’sını ve 1936 İspanya’sındaki anarşist işçi sendikaları deneyimlerini hatırlayalım. Bunlar, tarihin tozlu sayfalarına ait maceralar değiller. Günümüzde Brezilya’da (Porto Allegre), Hindistan’da (Kerala), Avusturalya ve Arjantin’de, Meksika’nın Chiapas eyaletinde ve hatta Avrupa’nın çeşitli kent ve bölgelerinde farklı dozlarda da olsa siyasal ve ekonomik özyönetim şekilleri işliyor. Liberal kapitalist düzenin temsili demokrasilerini reddeden sol için bu tip örgütlenmeler dün olduğu kadar bugün de anlamlıdır dolayısıyla. Geçen hafta İstanbul ve Diyarbakır’da alternatif ekonomik vizyonunu anlatan Michael Albert’in çabaları da yine bu nedenle desteklenmeye değer.

Siyasal anlamda daha rahat tahayyül edebildiğimiz alternatif düzenin ekonomik ayağı çok daha karmaşık. Geleceğin toplumunda ücret sistemi olacak mı? Piyasa ekonomisinin yerini merkezi planlama mı alacak? Üretim kararları kim tarafından ve nasıl verilecek? Paylaşım ne şekilde olacak? En birikimli Marksistlerin bile kekeleyerek geçiştirdiği bu sorulara Albert yanıt bulma iddiasında. Türkçe’ye kazandırılan kitaplarının başlıkları, “vizyoner” olmaktan çekinmediğinin bir göstergesi zaten: “Geleceğe Bakmak: 21. Yüzyıl için Katılımcı Ekonomi” (Ayrıntı Yayınevi) ve “Katılımcı Ekonomi: Kapitalizmden Sonra Yaşam” (Aram Yayınları). Amerikanvari bir basitlikte yazılmış olsa da üzerinde düşünülmeye değer, hatta ister istemez düşündürücü önerilerle dolu olan bu metinler, Albert’in koordinatörlüğünü yaptığı ZNet internet sitesinde “ParEcon” başlığı altında dönen tartışmalarla da destekleniyor.

Katılımcı ekonomi

Kapitalizmin yabancılaştırıcı mekanizmalarına karşı Marx’ın 1844 ‘Elyazmaları’nda ifade ettiği toplumsal süreçler üzerinde tam hakimiyet ideali, gerçek bir bilgi toplumu ve gerçek otonomi gerektirir. Albert’in “katılımcı ekonomi” çözümü de bu yönde: Piyasanın mistik-ideolojik “görünmez eli”nin yerine Albert işçi ve tüketici konseylerini geçiriyor. Özel mülkiyetin olmayacağı bu düzende, en küçük işyeri ya da mahalleden bir endüstrinin ya da bölgenin tamamına kadar giderek büyüyen halkalar halinde örgütlenecek olan işçi ve tüketciler sürekli olarak bilgi alışverişi içinde olacaklar. Üretim türü ve miktarı, bu konseyler arasındaki iletişim ve pazarlıklarla belirlenecek. İnternet gibi imkanlara sahip olan günümüz toplumda bu idealin gerçekleşmesinin önünde teknik bir engel yok.

Halkın olgunluğundan ve eğitim düzeyinden kuşku duyanlara cevaben Albert, burjuva toplumunu adaletsiz ve elitist kılan güç mekanizmalarından kurtulmayı öneriyor. “Cahil halk” akibeti, kapitalist sistemin ürünüdür, doğa kanunu değil. “Uzman” kategorisini toplumdan tamamıyla silmeyi öngören katılımcı ekonomi alternatifi, eğitimi demokratikleştirdiği gibi iş bölümünü de demokratikleştiriyor. Her birey zamanının yarısını gelişmesine katkıda bulunan ve ego tatmini yaşayabileceği işlere, diğer yarısını da kol gücüne dayalı işlere ayırıyor. Albert buna “dengeli iş bileşeni” diyor. Bunu özendirmenin -ve toplumsal üretimi paylaşmanın yolu da, ücret sisteminin yerine geçecek olan “payda” sistemi. Daha çok fiziksel efor gerektiren işler ya da onur ve kişisel gelişim açısından en az tatmin olan işler, paylaşımdan en fazla paydayı alacak olan işler.

Verimlilik sorusuna Albert’in yanıtı şöyle: “Verimsiz olan kapitalizmin kendisidir. Kapitalizmde verimliliğin tek ölçütü kâr oranıdır. Verimlilik kaygısı yüzünden ziyan edilen kişisel enerjiler, toplumsal ilişkiler ve doğal kaynaklar hiç bir zaman hesaba katılmaz.” Eklenecek bir diğer argüman da şu olabilirdi: David Harvey’in çok güzel ifade ettiği gibi, zaman ve mekânı “sıkıştıran” ve zaman baskısını yaratan sistem kapitalizmin kendisidir. Zapatistalar, Meksika hükümetiyle ateşkes imzalama kararını altkonseylerin görüşlerini bekledikleri için altı günde vermişlerdi. Savaş ortasında bile bir karar altı gün bekliyebiliyorsa, katılımcı bir ekonomide de bekleyebilir. Bunun tersini düşünenler, kapitalizmin değerlerini ve kategorilerini ne denli içselleştirmiş olduklarını sorgulamayı deneyebilirler.

Yönetici ve uzman kadrosu olmayan, sınıfsız, piyasasız, maaşsız toplum modeli, elbette sadece bir model. Albert’in ve gerek ZNet’te, gerekse Dünya Sosyal Forumu’nda bu modeli geniş kitlelere sunan diğer aktivistlerin amacı, geleceğin toplumu konusunu tartışmaya açmak. Kanımca doğru bir varsayımdan hareket ediliyor: Devrim, kendi içinde bir hedef değil, bir araçtır. Hedefin kendisinin ne olacağı belirlenmedikçe, araçların ne olacağı ve arzu edilen dönüşüme hangi örgütlenme şekilleriyle varılacağı da sağlıklı olarak belirlenemez. Toplumsal hareketler, ereklerinin aynasıdırlar.

İstanbul-Diyarbakır

İstanbul’da ve Diyarbakır’da konuşan Albert’e yöneltilen sorulardaki farklılık üzerine bir not: İstanbul’da daha çok modelin işlevselliği ve detayları, Albert’in Marksizm içerisindeki yeri sorgulanırken, Diyarbakır’da ise epeydir süregelen katılımcı demokrasi, yerel yönetimler ve kent konseyleri tartışmaları, varolan pratikler üzerinden değerlendirilmiş. Ayrıca bölgesel ve küresel barış konusu gündeme gelmiş. Gerçek demokrasi kaygısının, Türkiye’nin neresinde ne kadar anlamlı olduğu aşikâr.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3895