İktidar dilinden demokratlık çıkmaz

28.08.2008

Siyaset sahnesinin arap saçına döndüğü son dönemde güncel ve teorik tartışmaların hızlanmış olması hayli umutlandırıcı. Ancak üslubun ara ara içerdiği şiddet karşısında irkilmemek de imkansız. Bu şiddeti incelemeden, dildeki ve zihinlerdeki bu şiddetle yüzleşmeden, AKP, Ergenekon, liberalizm, neoliberalizm ve sol hakkında akıtılan mürekkebin, bir tartışma zemini oluşturduğunu söylemek kanımca mümkün değil. Mutat hastalığımız olan garezlenme, kişiselleştirme, etiketleme ve didişmeye yeniden kapılıp –ki bunun bedelini Türkiye solu da, aydınları da, kimlik hareketleri de yıllarca ödediler, ödemeye devam ediyorlar- binbir parçaya bölünmezden önce bir durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Farklılıkları çekememenin yükünü tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecek kuşakların sırtına boca edecek raddeye gelmeden, birlikte yürüyebileceğimiz bir avuç insanı ilelebet kaybetmeden, bir durup ‘bize ne oluyor?’ diye sormak gerekmiyor mu? Bu ne egemenlik sevdası, bu ne erillik, bu ne iktidar güdüsü diye sormamak elde mi?

Kategorizasyon hastalığımız

Sanki küreselleşen dünya olsun, yapıları çözülmekte olan Türkiye olsun, çok aktörlü, çok değişkenli, çok bilinmezli bir siyasal ortama doğru savrulmamışız da, herkes herşeyi çoktan çözmüş, en ufak bir kuşku esamesine yer yok. Daha da tuhafı, Kemalist-İslamcı gibi kalın çizgili karşıtlıkları aşmaya çalışırken başka birtakım kategorizasyonlar üretmenin ne denli çelişkili olduğu bazılarının aklının ucundan geçmiyor bir türlü. Bir yanda ‘sol’ etiketli bir sepet örülüverdi, diğer yanda ‘liberal’ etiketli bir sepet; isteyen isteyeni bunlardan birinin içine atıveriyor. Sorulacak onlarca soru varken, henüz tam olarak kavrayamadığımız değişimleri irdelemek gibi bir aydın sorumluluğuyla karşı karşıyayken, “soru ikameleriyle” uğraşıyor olmamızın bedeli ağır olmayacak mı? En demokrat kimdir? Bunlar solcu mudur, yoksa liberal mi? Gerçek feminist kimdir, nasıl olmalıdır? Şunlar ılımlı İslamcı mıdır, özgürlükçü mü? Laikçi midir, ulusalcı mı? Anti-militarist midir, Kürtçü mü? Konuşanı yaftalama sanatı fikrî tartışmanın yerini alınca böyle yaratıcı ifadeler de türetiliyor haliyle. Sahi, siz Ergenekonculaştıramadıklarımızdan mısınız?

Bu çamur savaşı içinde ortaya çıkıp laf etmek elbette çamur yemeyi göze almaktır. Hele er meydanında laf etme cüreti gösteren bir kadınsanız. Malum egemen dil erildir, soru ve tereddütlere tahammülü yoktur. Biz kadınlar lafa ‘bence’ veya ‘sanırım’ ile başladığımız için er meydanınında lafımız hiç söylenmemişcesine yok sayılır, cevap vermeye kimse tenezzül bile etmez. Ama ben burada bir savım var diyorum ve bu savın tartışılmasının cümlemiz için son derece hayırlı olacağını iddia ediyorum. O da şu: zihnimizdeki ve dilimizdeki egemenlik sevdasını sorgulamadıkça, ister Ergenekon operasyonunu destekleyelim, ister filler tepişiyor diyelim, hiç birimizden ne demokrat olur, ne de özgürlük savaşçısı.

Şiddetin sadece iktidarın tekelinde olduğu inancı; hakim ideoloji, etnik grup, toplumsal cinsiyet, din ve dilin dışında kalanlara bir tür ‘kendiliğinden demokratlık’ bahşediyor hissi uyandırıyor. Ancak bunun bir yanılgı olduğunu ve Taha Parla’nın bir ifadesiyle ‘muhalefetin iktidarı’ cinsinden bir olgunun Türkiye’de her daim karşımıza bir duvar gibi dikildiğini görmek gerekir. Muhalefetin iktidarı, iktidarın aynasıdır, zıddı değil. Eleştirdiği ve karşısında durduğunu sandığı şiddeti yeniden üretir. İktidar kadar dışlayıcıdır; sınır çizer, kendi dünya görüşünü paylaşmayanları damgalar, meşruiyetlerini ellerinden alır. Egemen gibi o da bir kanun yapıcı, yasak koyucudur. Üstelik kendi içini ve dışını belirlerken bir değil, iki dışlama mekanizmasını birden harekete geçirir. Bir yandan iktidar olarak belirlediği güç odağıyla mücadele ederken, diğer yandan kendi gibi muhalefette onlarla da mücadeleye kalkışır. İktidarı yapısal anlamda yeniden üretmekle kalmaz, kendi dışındaki muhalefeti zayıflattığı için fiili olarak iktidarın ekmeğine yağ sürer. ‘Böl ve yönet’ oyununda iktidarın karşısında yeraldığını sandığı noktada aslında yanındadır. En masum, en mağdur, en demokrat, en ilericiyi oynarken yarattığı fiili etki tam tersidir. Kendi dışındaki muhalefeti yerden yere vurarak egosunu sivriltirken nasıl bir ilişkilenme modeli ürettiğinin farkına varamaz. Demokrasiyi savunayım derken bilfiil ezer, parmak sallar, başöğretmenliğe soyunur, laf keser, dinlemez. Birlikte yaşamı savunayım derken bilfiil imkansız kılar.

Egemen refleksin muhalefette de görülebiliyor olması şöylesi bir sorgulamayı elzem kılmaz mı oysa ki: herhangi bir normatif duruşun yol açtığı öngörülemeyen iktidar etkileri nelerdir? Örneğin, Kemalizmin temel düşünsel zaaflarından arınmış olmak için Kemalist olmadığını söylemek yeterli midir? Eğer ki ‘ya hep, ya hiç’ cinsinden bir toplumsal vizyonla hareket ediyorsanız (örneğin, AKP ne olursa olsun desteklenmelidir gibi) veya kendi tarafınızda olmayanları bir cins ‘ihanet’ ile suçluyor iseniz (örneğin, demokrasinin önünü kapamak gibi), biçimsel olarak TSK’dan ne farkınız vardır? Savunduğunuz toplumsal vizyon içeriksel anlamda daha demokratik olabilir, ama siz fiili anlamda demokratik bir ilişkilenme biçimine sahip değilsinizdir. Keza, toplumda varolan inanç ve yapıları dışlayan, toplumsal koşullardan soyutlanmış bir mantık yoluyla hedef belirliyorsanız (örneğin mutlak öncellik sınıf mücadelesidir gibi), etnik veya dini kimlikleri azımsamak suretiyle yine Kemalizmle aynı biçimsel çizgiye oturmuş olmaz mısınız? Buradaki sorun kiminle mitinge katıldığınız veya savunduğunuz idealin içeriği değildir; nasıl bir iş görme biçimini benimsediğiniz, kendiniz gibi düşünmeyenlere nasıl davrandığınızdır. Kendi vizyonunuzun ahlaki üstünlüğünden şüphe duymuyorsanız, pratiklerinizi sorgulama yoluna da gitmezsiniz. Oysa kendini yüzde yüz haklı görmek, her tür farklılığa ve eleştiriye karşı derhal savunma mekanizmalarını harekete geçirmek iktidara has bir güdüdür; başkalarından önce kendini sorgulama refleksi geliştirmek ise egemen refleksten kurtulmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Üçüncü yola gerek yok

Savunduğum bu görüşü temellendirmek için liberalizme sarılmaya gerek yoktur. Bunun Marx’taki izdüşümü konjonktürel olanla yapısal olanı son derece özenli bir analizle ayırdetmenin, toplumsal sorunların teşhisi açısından elzem olduğu savıdır. Görünen ilişkilerin (örneğin serbest piyasa, adil ücret, devletin özerkliği, parlementer demokrasi ve hatta birey hakları) yapısal analize tabi tutulduğunda hiç de masumane ve kendiliğinden ve akılcı olmadıklarını bize Marx öğretmemiş miydi? Aydınlanma’nın açtığı eleştirellik ve sorgulama geleneğinin sınırlarını gösteren, bu geleneği düşünselden toplumsala taşıyan Marx değil miydi? Niyetin sonucu garantilemeyeceğini, kişileri ve tarihsel dönemleri kendi hakkında söyledikleriyle değerlendirmenin yanıltıcı olduğunu Marx iddia etmemiş miydi? Diyalektik, iyinin kötüyü doğurabileceğini anlamak açısından son derece eleştirel bir yöntem değil midir? Kaldı ki, Kant’ın bile gayet çarpıcı bir biçimde ifade ettiği üzere, her devrim hakim düşünce tarzında gerçek bir dönüşüme yol açacak diye bir garanti yoktur; aksine bazı devrimler, Türkiye’de olduğu gibi, yeni önyargılar oluşturabilir, daha sinsi baskı yapıları peydah edebilirler. İnsan hakları veya bilimsellik kadar savunulur doktrinlerin bile, örneğin kültürel farklılıklarla karşılaştıklarında dayatmacı veya vesayetçi bir hal almaları bunun bir göstergesidir. Varolan ile olması gereken arasına mesafe koyarak sorgulama çağını açmış olan Aydınlanma felsefesinin zihinsel kapanmanın yeni biçimlerini de doğurmuş olması da bu yüzdendir.

Toplumsallığın ikircikli ve/veya müphem olduğu savını temel almak, epistemolojik olmaktan çok etik bir duruştur. Öngörülemeyen zararların asgariye indirilmesini sağlayacak zihinsel esnekliğinin önünü açar. Kişinin kendi özgeçmişinin, kendi konum ve kimliğinin (erkek olma, hakim etnik yapıya ait olma, orta sınıf ve şehirli olma, eğitimli olma gibi) getirdiği sorgulanmamış kalıpların, normların, kırmızı çizgilerin gerçeklik algısını etkilediğini kabul eder. ‘Gerçeklik’ denilenin toplumsal bir kurgu olması dışında, öznel konumun da ürünü olduğu fikrini benimser. Gerçekliği bir dışsallık olarak algılamak ve düşünceyi bundan ayırmak yerine; düşünceyi somutluğu ve etkileri olan bir pratik, pratiği de öznelliği şekillendiren bir maddi düzen olarak görür. Bu sayede, gözden kaçan iktidar ilişkilerini ve özgürleşme imkanlarını ortaya çıkarır. Buna inanmak demek, herkesi ve herşeyi kucaklayan bir uzlaşma idealine yönlenmeyi zorunlu kılmaz. Sanırım liberalizm-solculuk tartışmalarında gözden en çok kaçan nokta budur. Üçüncü yol gibi ara formüllere de gerek yoktur. En klasik anlamda sentez yeteneği kafidir.

Somutlayacak olursak, Türkiye’de özgür ve demokratik toplumsallığın önündeki sayısız yapısal engelden birini (örneğin Kemalizm, neoliberalizm veya muhafazakarlık) seçip diğerlerini azımsamakla, yani varolan sistem içerisinde tek bir tarafı tutmakla, bir iktidar şekline karşı mücadele ederken diğerini desteklemiş oluruz. Konjonktürel olarak açılan bir manevra alanında köşe kapmak politik açıdan doğru bir strateji gibi gözükse de, ne bir sonraki dönemde kalıcı dönüşüm vaadeder, ne de özgül konumumuzdan doğan mikro iktidar alanlarını bertaraf eder. Demokrasi karşıtı güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin Kürt sorununu çözmek icin parmağını kıpırdatmamasını, dolu dizgin neoliberal politikalar gütmesini, 1 Mayıs’larda ve başka her fırsatta işçilerin haklı taleplerini copla ve dayakla susturmasını, yeni anayasa sürecini rafa kaldırmasını, Alevilerin ve gayri-müslimlerin hakları konusunda ayak sürmesini, üniversitelerin sorunlarını bilerek ve isteyerek ağırlaştırmasını eleştirmekten kaçınan bir ‘liberal demokrat’, omlet yapacaksanız yumurtaların ne hissettiğini sormazsınız cinsinden bir araçsallığı da bilfiil savunmaktadır.

Çoğulculuktan korkmayalım

Keza, muhafazakar güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin farklı kesimleri birleştirmeyi bir miktar başarmasını, kendinden gayrı demokratik güçlerin ezikliği veya dağınıklığı karşısında yegane demokratik ümit olarak belirmesini, Kemalizm-cumhuriyet- laiklik kavramlarını dogmalıktan kurtarma zemini yaratmasını, TSK ile köşe kapmaca oynama cesareti göstermesini, bugüne dek kamusal alandan dışlanan dindarları, başörtülüleri Kemalizmin pençesinden kurtarmaya çalışmasını, belediyecilikte hasbelkader iyi hizmet vermesini takdir etmek istemeyen bir ‘devrimci solcu’, liberal demokrattan biçimsel anlamda zerre kadar farklı değildir. Onun gözünde de yarınlar adına bugünden harcanmasında sakınca olmayan yumurtalar vardır.

Bu iki anlayış arasında bir üçüncü yol yoktur. ‘Öteki’yle ilişkilenme biçimileri aynıdır. Aynı araçsal mantık, aynı egemenlik sevdası, aynı zihinsel kapalılıktan muzdariptirler. Zira her iki anlayış da kendi konumunu iktidara göre belirler. Güç odaklarının birinin yanında veya karşısındadır. Demokrasiyi kuracak olanın iktidar değil, tabandan gelen bir güç olabileceği, bunun için farklı kesimlerin birleşmesi gerekeceği, birleşme kıstasının hangi normatif duruş veya ideolojiyi benimsediği değil, kendi konum ve davasının mutlaklığını sorgulama yeteneği olabileceği gibi birçok alternatif siyaset zemini tahayyül edebilecekken, varolan tarzlarından birine sıkışır kalır. Bunun fiili olarak etkisi, bir fasit daire yaratmaktır. Öncellik verdiği davada başarılı olsa bile, başka egemenlik reflekslerine dokunmadığı için, demokrasi yine Godot misali nafile beklenen bir hal olmaya devam eder.

http://www.taraf.com.tr/haber-iktidar-dilinden-demokratlik-cikmaz-15692/