10.09.2010
Türkiye’nin gündeminde son birkaç aydır sadece bir konu var: ‘Referandum’… Sandık başında ‘evet’ mi ‘hayır’ mı denilecek, kimler niye boykot edecek? Günlerdir siyasetçisi, sanatçısı, yazarı, çizeri, sokaktaki vatandaş herkes bu konuda fikrini söylüyor. Kısacası Türkiye, referanduma kilitlendi. Oysa ki referandum büyük resmin sadece küçük bir parçası. Türkiye genelinde neler oluyor, nasıl bir yapılanma içindeyiz, sistem nasıl işliyor, bizi nereye götürüyor… Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti’ye aklımıza takılan tüm soruları sorduk. Gambetti’nin, Kürt sorunundan neoliberalizmin ürettiği farklı şiddet biçimlerine, anayasa değişiklik paketinden PKK çıkmazına kadar pek çok konudaki görüşlerini aldık. Çarpıcı açıklamalarıyla bir akademisyenin gözünden işte bugünün Türkiyesi…
l Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiğiniz derslerden biri de siyaset sosyolojisi. Siyaset sosyolojisi iktidar kavramının tam da ortasında bulunuyor. İktidarı tanımlamanızı istesem neler söylerdiniz?
İktidarla ilgili şunu söyleyebilirim. İktidar belirleyici olandır. Yani değerleri, görüşleri, kurumları şekillendiren güçtür. İktidarı biz Türkiye’de; medyada, siyasette veya akademide olsun, hep hükümetler ya da kurumlar düzeyinde düşünürüz. Ancak iktidar, toplumun en ince kılcal damarlarına kadar inen bir şeydir. Önce devletin sosyolojisini yapmak gerekir. Çünkü kendiliğinden oluşmuş bir kurum değildir, insanların bilinçli olarak oluşturduğu bir kurum değildir, bunun oluşma koşulları vardır hele ki modern devletin… En önemlisi de ekonomidir aslında. Toplumun her katmanında iktidar alanı mevcuttur.
l AKP iktidarının bu tanımdaki yeri ne?
AKP küresel dönüşüm içerisindeki Türkiye’de neoliberalizmi sağlayabilecek yegane aktör Neden derseniz, birincisi muhafazakar, baktığınızda neoliberalizmin batıdaki tüm aktörleri muhafazakar, baba ve oğul Bush, Reagen, Thatcher vb. ve hepsi de aile değerlerini, dini değerleri yeniden gündeme getiriyorlar. Dolayısıyla daha spritüel yani manevi değerler sistemini bir taraftan ön plana çıkarıyorlar, ama bir taraftan da her şeyi metalaştırarak, her şeyi piyasaya endeksleyerek, aslında korkunç bir maddileşme yaratıyorlar. Dolayısıyla AKP, küresel dönüşüm içerisinde işlevsel bir yeri olan iktidar. Neoliberalizmin açtığı boşluğu işsizlik, devletin geri çekilmesinden doğan güvencesizlik ortamını manevi değerlerle kapatmak gerekiyordu. Neoliberalizm, muhafazakarlık olmadan asla bu denli başarılı olamazdı. Bu denli yaygın olmazdı… AKP, bunun için biçilmiş kaftandır. Bunun için AKP’yi salt muhafazakar diye nitelendirmeyi doğru bulmuyorum. Nitekim bu anayasa değişikliğiyle ilgili şöyle bir demeç vermiş Başbakan: ‘Küresel sermaye kapımızda bekliyor, bu anayasa değişikliği geçer geçmez, girecek ülkemize yoksa gelmeyecek!’ Bunun üzerine başka bir şey söylemeye gerek var mı?
l Bugün devletin yapısal dönüşümünü nasıl buluyorsunuz?
Bu dönemin belirleyici özelliği tabii ki neoliberal kapitalizm. Şimdi buna başka isim koyanlar da var. Ama 1970’lerden beri, kısmi olarak bilinçli ama tabii ki çoğu da daha yapısal olan birtakım dönüşümler gerçekleşti. Özellikle batıda, sosyal devlet, sosyal yardım sağlayan, dolayısıyla vatandaşın hayatını bütünüyle kurtaran devlet yavaş yavaş elini toplumdan geri çekmeye başladı. Bunun sebebi de var olan tüm hizmet ve üretim kategorilerinin piyasa üzerinden değerlendirilmesiydi. Dolayısıyla tamamıyla piyasa, para ve finansa dayalı bir ekonomik sistem gelişti. Ama bu Türkiye’de özellikle, bana göre 2000’lerde yani AKP iktidarıyla tam olarak geldi. Ve toplumsal dönüşüm de ondan sonra başladı. Toplumsal dönüşümü devletin küçülmesi olarak söylerler genelde. Devlet küçülüyor ve birtakım kurumlarını, fonksiyonlarını özele ve sivil topluma devrediyor. Ben bunu sorguluyorum çünkü, devlet bir taraftan küçülürken, devlet aslında eskiden yaptığı işlere sivil toplumu ve özel sektörü yardımcı olarak alıyor. Dolayısıyla, benim bakış açım, neoliberalizmde devlet büyüyor aslında. Çünkü sivil toplum da, özel sektör de devlet için çalışıyor. Eskiden, siyaset biliminde devlet, sivil toplum, birey diye 3 ayrı kategori vardı ve sivil toplum, devletin karşısında hatta devleti denetleyen, devletin iktidarını kötüye kullanmasını engelleyen, bir ara tampon bölgeydi. Devlet aslında kurumsal olarak küçülse de, neoliberalizm çok daha devletçi ve iktidara odaklı bir toplumsal dönüşüm yaratıyor. Ve mesela, ben buna memur vatandaş diyorum, yani hepimizi memur vatandaşa dönüştürüyor ama iş güvencesine veya devlet sektörüne ait olduğunuz için değil! Hepimiz bu iktidarı yeniden üretmek üzere artık kodlandığımız için.
SİYASETİN ANAHTAR KELİMELERİ
l İktidar ve muhalefete baktığınızda referandum sürecinde ‘şiddet unsurunu’ görüyor musunuz?
Kesinlik evet. Bu giderek kutuplaşmış bir toplumun görüntüsü. AKP’yi asla sorunlu görmüyorum. AKP de sonuçta siyasal aktör olarak belirli toplumsal geçmişi olan bir rejimin içinden çıktı. Tabii ki o da aynı hastalıklardan musdarip. Ama muhalefet için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bir takım anahtar kelimeler üzerinden yapılan bir siyaset var. Örneğin başörtüsü, Cumhuriyet, Atatürk, milli birlik, Türklük. Bu anahtar kelimeleri en üst düzeyde de buluyorsunuz, en alt düzeyde de… CHP de MHP de siyaseti bu anahtar kelimeler üzerinden yapıyorlar. Müslüman kategorisinin içinde aslında ne olduğuna bakılmadan onun içindeki yarıklar, karmaşıklıklar, kavgalar, kopuşlar, nüanslar vs. nedir bilinmeden bir Müslüman tipolojisi çiziliyor ve o Müslüman tipolojisinin karşısındaymış gibi siyaset yapılıyor. Aynı şekilde AKP de öyle. Kemalist diye bir tipoloji çiziyor. Esasında başından itibaren biz bu anahtar kelimeler üzerinden siyaset yaptık. Dolayısıyla uzlaşmaz taraflar varmış gibi görünüyor. Aslında anayasayı, reformu sürekli damgalayarak bir etikete, bir kutucuğa sokarak yapmak yerine nüanslayarak yapmak gerekir. Hiç kimsenin tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini görerek daha büyük ittifaklar kurarak iş görmeye çalışmak gerekir. Çözüm ancak böyle olur. Referandumun yani anayasanın yapılma şeklini de tamamıyla yanlış buluyorum.
l Nasıl olmalıydı?
Seçim döneminin sonuna gelinmiş bu şekilde yapılmamalıydı. Çok daha büyük bir uzlaşma ortamı aranmalıydı. Çok daha fazla müzakereli bir süreç olmalıydı. AKP bunu kendi alıştığımız yöntemlerine uygun olarak yaptı. Yani biraz yangından mal kaçırıyor, kaçırmak istiyor gibi… Ama şu da var, neoliberalizm çatışma üreten bir sistem. Sınıflar arası uçurumları artırdığı için çatışma üretiyor, bütün toplumsal yapıyı dönüştürdüğü ve güvencesiz bıraktığı için çatışma üretiyor, güvensizlik, korku, endişe üretiyor. 2000 yılından beri barış beklentisi vardı bu ülkede. Bu barış beklentisinin bir türlü gerçekleşmemesi de çok büyük gerginliklere yol açtı. Gerginlik bu ülkede birikti.. Evet, AKP’nin şu anda ortamı kızıştırdığı doğru ama bu ortam kızışmaya çok hazırdı. Zaten toplumsal çatışma ortamı senelerdir kızışıyordu. İdeolojiler arası bir gerginlik yaşanıyor yeniden.
l Bu ortam milli duyguları, milliyetçiliği daha fazla mı ortaya çıkarıyor dersiniz?
Bugün için diyemiyorum. Ama 2005’te bayrak yakma olayından sonra milliyetçilik duygusu fena halde kabarmıştı. Bence milliyetçilik, artık zaman aşımına uğradı. Milliyetçiliğin devri kapanıyor. Şu anda gördüğümüzde onun sancıları. O saf, mutlak kimlik kategorileri sarsılıyor sarsılıyor ırkçı bir tepki üretiyor tabii. Ama şu anda daha fazla değil bu… Giderek hayıflanma, mağduriyet söylemine dönüşüyor. Kendini acındırma söylemine döndüğü anlar oluyor, ben bu anların kırılmalara işaret ettiğini düşünüyorum. Milliyetçi söylemde bir kırılma var. Bugün taarruz altında bir milliyetçilik algısı var sanki.
l Peki BDP’nin boykot kararı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Aslında BDP bence en az sıkışmış olan parti. Diğer partiler sisteme bir yerde mahkumlar. Sistemin ürettiği kodlara kendileri istemeseler bile bir şekilde geri sokuluyorlar. BDP ise bir parça daha değişim taraftarı olduğu için bana diğerlerine göre daha yaratıcı ve cesur geliyor. Ama mesela bu boykot kararı. Boykot kararı alınırken anlamlıydı bir üçüncü seçenek olarak. Niye sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’a sıkışalım? Sistemin sunduğu alternatifler neden yegane seçenek olsun. Boykot kararı bir özgürlük seçimi iken, özgürlükleri kısıtla bir söyleme dönüşme emareleri gösteriyor maalesef… BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın son çıkışını çok yanlış buluyorum: ‘Yüzde 51 olmazsa istifa ederim’ bu bir baskıdır işte…
KÜRT SORUNUNDA SAMİMİYETSİZ
l AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Çok samimiyetsiz buluyorum. Bölgeden oy almak istediği için birtakım jestler yapmak zorunda hissediyor kendini. Önündeki en büyük engel, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), eğer Kürt sorunundaki gerginlik azalırsa, TSK’nın da siyasetteki etkisi azalacak diye düşünüyor. Tamamıyla bunun üzerinden oynuyor.
l Başbakan’ın Diyarbakır konuşması?
Bence çok büyük bir hayal kırıklığı… Bir gün önce Osman Baydemir, Cüneyt Özdemir’in programına çıktı. Başbakan’ın yaptığı 2 konuşmayı referans verdi. Biri 2005’teki Diyarbakır konuşması, diğeri de Bosna-Hersek, Srebrenica’da yaptığı konuşma. Baydemir ‘O konuşmaları keşke Diyarbakır’da yapsa, öyle büyük bir adım olur ki’ dedi. Ama Başbakan bu mesajları vermedi. CHP ve MHP’nin Öcalan ile görüşüyorlar demesi üzerine korktu tabii. AKP bir ileri iki geri adım atan bir aktör. Geri adım attı tekrar. Kürtleri harcamış oldu yani…
KÜRT DEĞİL TÜRK SORUNU
Ben ‘Kürt sorunu’ denilen şeyi bir konuşmada ‘Türk sorunu’ olarak tanımladım. Bu gerçekten Türklüğün kurulmasıyla ilgili bir sorun. Bu sorun tabii ki birtakım tepkilere yol açmış bölgede. Bölgede 1940’lara kadar sayısız ayaklanma olmuş. Ardından burada çok büyük bir memnuniyetsizliğin olduğu aşikar. Ama sadece Şeyh Sait ile bitmemiş. Ana dili Kürtçe olan bu insanlara yaşam alanı açılmadığı için, elbette ki sonunda silahlı çatışmaya yönelmiş. Bunu Kürtleri haklı çıkarmak için söylemiyorum ama onları da anlayabiliyorum. Oysa ki bugün Kürt sorunu PKK tarafından yaratılmış gibi bir tavır takınılıyor. Bu çok saçma!
BU İKTİDAR, BİR GÜCÜ BAŞKA BİR GÜCE KIRDIRIYOR
Michael Foucault’un çok önemli bir analizi var. Son dönem derslerinde bunu anlatmış. Diyor ki yeni bir iktidar türü geldi artık! Bu iktidar, direkt olarak müdahale etmiyor, bir gücü başka güce kırdırıyor. Toplumsal bir gidişatı başka bir toplumsal durumun önüne geçmesi için kullanıyor. Bakarsanız her şeyin sermayeye endekslenmesi, sosyal güvencelerin çekilmesi, bir grup insanın açlık sınırında bırakılmasını biz insani açıdan çok feci bulurken, diğer taraftan bu durum başka bir gücün kullanabileceği bir kaynak olabiliyor. İşsizliğin artması klasik ekonomide, ekonominin başarısızlığının göstergesidir. Neoliberalizmde öyle değil! İşsizliğin artması, artık emek ordusunun mevcudiyetidir bu da işverene şöyle bir avantaj sağlıyor. İşveren; ‘sen yüksek bir maaş mı istiyorsun, kapıda 100 tane adam var senin yerine gelecek’ diyerek, emekçinin pazarlık gücünü indiriyor ve aynı zamanda sendikalaşmasını, bir güç haline gelmesini engelliyor. Bu da kesinlikle referandum propagandalarında kullanılıyor.
YOKSULU YOKSUL OLARAK KORUYOR
l En büyük sorununumuz ne sizce?
Yoksulluk demezdim. Yoksulluğu önemsemediğimden değil! Yoksulluk söylemini kısmen tehlikeli bulduğum için. Yoksul sıfatı giydirilmiş insanlar iktidar tarafından yardıma muhtaç olarak kodlanmış oluyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Nazan Üstündağ’ın Esenler’in ilk gecekondulaşma süreciyle ilgili calışmasına göre, ilk gelenler devletten hiçbir yardım almıyor. Çamur bir araziye geliyorlar ve kendilerini anlatırken ‘biz kendi irademizle buraya devleti getirdik, bu yolları biz yaptırdık, burada hiçbir şey yoktu.’ Bu nasıl bir özne konumu? Yoksullar mı evet… Ama ikinci kuşağa bakıyorsunuz, yeşil kart çıkmış.. Yeşil kart yoksulluğa çözüm olarak düşünülüyor. Ben bunu tersine çevirsem ve şöyle bir cümle kursam,: ‘yeşil kart, yoksulu yoksul olarak koruyor.’ Gecekondulardaki o ikinci kuşak, kendini yeşil kart alabilecek konuma getirmek için uğraşıyor. Ben daha fakirim diye birbirleriyle yarışıyorlar. Tamamıyla devlete endeksli bir insan topluluğu görüyorsunuz. Dikkatinizi çekerim sadece hükümet politikaları değil, hayır cemiyetleri de yoksula yardım, diyorlar. Yoksula büyük iyilik yaptığımızı düşünüyoruz oysa ki sadakaya layık konumuna sokuyoruz. Ve insanların kendilerini algılama şekli de öyle. O yüzden ben en büyük sorun yoksulluk demem!
İMRALI KANDİL VE BDP
l PKK’nın Kürt sorununun merkezi konumunda örgüt olduğuna katılıyor musunuz?
1999’da Öcalan yakalandıktan sonra, en az 3 belki daha da fazla diyebileceğim başlar ortaya çıktı. İmralı var. Ama bir de Kandil var. İmralı ile Kandil her an birbirleriyle haberleşemiyor. Direkt Öcalan yönlendiriyor diyemiyoruz, Apo sadece mesaj veriyor. Bazen bu mesajlar, bence çok daha barışçıl, çok daha aklı başında var olan sivil siyasetten bile çok daha ileri olabiliyor. Ama sivil Kürt siyaseti (BDP) o mesajı, alıyor, bir şeyler yapıyor; Kandil mesajı alıyor, bir taraftan o kendi yorumluyor. Yorumlamalar İmralı’dan gelen mesajı ne kadar yansıtıyor o kimsenin kontrolünde değil! Bence şimdi bir üç başlılık var ama sivil toplum da bunun bir alt katmanı. Kürt hareketi çok çeşitlendi. Birlik ve beraberlik içinde olma zorunluluğu olmasa inanılmaz farklı söylemler çıkacak.
l Güneydoğu’daki halk bastırılıyor yani, korkuyorlar mı?
Evet, Türkiye’deki iktidar yüzünden. Kürt hareketini belli kalıplar içine sıkıştıran şu anki iktidar. Yani Ankara…
Burcu BULUT