Başımıza gelene yaraşır olmak

13.04.2014

Judith Butler bir metninde, öpüşen iki erkeğin fotoğrafının Hollanda’da yaşayan Müslümanların vatandaşlık başvurusunda medeniyet testi olarak kullanılmasını eleştiriyor ve soruyor: özgürlük hangi koşullar altında baskıcı hale gelir?[i] Toplum tarafından ezilen bir grup nasıl olur da yabancı düşmanlığının aracı olabilir? Butler’a göre bu paradoksu yaratan, özgürlüğün belirli kültürlere, dinlere, ırksal özelliklere ve aidiyet yapılarına içkin olduğu yanılgısıdır. Batılıların kendiliğinden “medeni” olduğu, eşcinsellerin kendiliğinden demokrat olduğu gibi kanılar, tersi yönde de işlemeye yatkın olurlar. Bu şekilde düşünenlerin Müslümanları kendiliğinden homofobik, Arapları kendiliğinden fanatik olarak kurgulaması hiç de şaşırtıcı değildir. Edime değil de kimliğe olumlu değer atfetmek, olumsuz değerlerin de yine edimde değil, öteki kimliklerde toplandığı algısını yaratır.

Kimliğin parti aidiyetine dönüşmesi işi karmaşıklaştırıyor. Türkiye’de bugün birçok siyasi partinin kimlik ekseninde siyaset yapması (örneğin AKP’nin Müslümanlar, CHP’nin Türk/laik/Kemalist elitler, MHP’nin etnik Türkler, BDP’nin de etnik Kürtlerle eşitlenegelmesi) siyasetteki bölünmelerin daha yoğunluklu olarak yaşanmasına yol açıyor. Siyasal olan parti aidiyeti ile sosyo-kültürel grup kimlikleri içiçe geçiyor. Partiye sadakat ile kimlik grubuna sadakat arasında doğrudan ilişki kuruluyor. Yine Türkiye gibi hısım ve yöre aidiyetlerinin önem taşıdığı toplumlarda parti-kimlik-hısım katmanlarının birbirini besleyerek güçlendiği söylenebilir. Partiler, organik bağların siyasal alana taşınmasına veya buradaki ilişkilerin organikleşmesine hizmet edebiliyorlar.

Bu giriftlik, partinin nasıl bir aidiyet yapısı olarak kurgulandığına göre değişebiliyor. Eğer parti “örgüt” niteliği taşıyorsa, yani devrimci veya silahlı bir mücadele veriyorsa, gizlilik düsturu, liderlerin iradesine uyma ve tek vücut olma hali elbette ki hayati bir önem taşır. Zira olağanüstü koşullar altında verilen ölüm-kalım mücadelesinin bir gereği, eylem ve düşünce modalitelerini önceden belirleyen, içerisi ve dışarısı arasındaki sınırları keskinlikle çizen bir “irade siyaseti” yapmaktır. Ama Türkiye’de siyasal partilerin normal koşullar altında bile “irade siyaseti” modelini yeniden ürettikleri görülüyor. “Milli irade” söyleminin baskın olduğu bir ülkede bu pek de şaşırtıcı değil.

Siyasal partiler hem seçmenin taleplerinin seslendirilmesi, hem de toplumsal mücadelelerinin kontrol altına alınmasını sağlayan aygıtlardır. Tıpkı diğer kurumlar gibi siyasal partiler de hem kolaylaştırıcı, hem de disiplin edici mekanizmalardır. Normallik ve anormallik arasındaki sınırı belirler; bedenler üzerinde kontrol uygularlar. Bu tahakküm anlamına gelmez. Disiplin, bedenleri belli normlara tabi tutarken aynı zamanda muktedir de kılar. Partiler ve belediyeler, Kürt hareketi örneğinde çok net olarak görüldüğü gibi, alan açma açısından son derece önemlidir. Ancak alternatif ve özgürleştirici olduğu iddiasıyla yola çıkanların bile ne yazık ki parti-kimlik-hısım modelinden ve irade siyasetinden arınamadıkları anlaşılıyor. 30 Mart seçimlerinin açığa çıkardığı gerçeklerden biri de bu. Melezleşerek kapsamak yerine homojenleştirerek dışlama refleksi gayet güçlü bir şekilde dışavurmuş durumda. Butler’ın bahsettiği sınama halinin bir benzeri seçim öncesi ve sonrasındaki demeç ve yazılara yansıdı. Kendi doğrularını gayet özcü bir yerden “iyi, doğru ve güzel”in ta kendisi olarak kuranlar, başkalarının örtük kimliklerini, gizli saklı soykütüklerini, asli aidiyetlerini ifşa eden turnosol kağıdı rolünü oynamaya talip oldular.

30 Mart göstermiştir ki, başta AKP ve CHP olmak üzere tüm partilerin kendilerini ötekilerden kalın çizgilerle ayıran söylemleri, kimlikler arası geçişkenliğe, örtüşme ve arafta olma hallerine mahal bırakmamaktadır. “Ya bizdensin, ya da onlardan” zihniyetinin çeşitli türevleri peydah olmuştur. Arafların reddi demek, herhangi bir söz ve edimi, hiç bir gri alan ve nüans nüvesi bırakmaksızın aşırı kutuplardan birine eklemlemek demektir. Kişinin ne ifade etmeye çalıştığına bakılmaksızın anahtar kelimeler aracılığıyla varılacak hükümler cepte hazır bekletilir. Kişi “x” diyorsa filan partiyi destekliyordur; “y” diyorsa falanca partiye tümüyle ihanet etmiştir; “z” diyorsa fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Tüm Türkiye’yi kucaklayacak yepyeni bir siyaset öneren partilerin bile bu dışlayıcı dili yeniden üretiyor oluşları, sistemi ayakta tutan ilişki ve eylem biçimlerinin ne kadar yaygın olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sistem içi mücadeleye soyunup da kapsayıcı olabilmek mümkün müdür sorusunu sormak bu yüzden fevkalade önemli. Oy toplama yarışı esnasındaki propagandanın içeriğinin “demokratik” olması, biçimsel veya somut anlamda alternatif bir siyaset üretiliyor olması anlamına gelmez. Lider retoriğinin veya sembolizmin ağır bastığı kongre ve kampanyaların, diğer parti seçmenlerinin düşmanlaştırıldığı veya aşağılandığı atışmaların siyaset yapma tarzı açısından bir “alternatif” teşkil edemeyeceği açıktır. Kendinden olmayanı ötekileştiren veya kategorik olarak dışlayan, farklı sesleri hınçla bastıran, bunları dile getirenleri tarihsizleştirerek itibarsızlaştıran, kime oy vereceği üzerinden insanları damgalayan bir seçim yarışına kapılıp da kirlenmemek mümkün değildir. Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi ve muhafazakar partiler statükoculuğu nasıl yeniden üretiyorlarsa, statüko karşıtı gruplar da alternatif siyaset yolları ararken varolan antagonizmaları, ahlakçılığı, bipolar karşıtlıkları, linç kültürünü, içerisi/dışarısı arasındaki sınırları yeniden üretme refleksinden muaf değiller.

Siyasal parti araç mıdır, yoksa amaç mı sorusunu bir kenara bırakırsak (ki bence sadece bir araçtır), “alternatif” yaşamı bir siyasi parti etrafında örme arayışının epey “sistem içi” ve hatta “stratejik” önkabullere dayandığını kabul etmek gerekir. Siyasi partilerin halkların kendi kaderini tayin etme, özyönetim veya yerinden yönetimi sağlayacak alanı inşa etme açısından elzem olabileceği şüphe götürmez. Ancak doğrudan demokrasi ile parti demokrasisi arasında önemli bir fark olduğunun da altını çizmek gerekir. Siyasal parti kişi ile kamusal alan arasında bir ara bölgedir. Partinin kamusala açık yüzü ile adeta özel alan gibi inşa edilen “içerisi” arasında geçişkenlik sınırlıdır. Parti en nihayetinde bir kurumdur. Burada Kant’ın kamusal aidiyet ile kurumsal aidiyet arasında gördüğü ikilem akla gelir.[ii] Kurumların belirgin özelliği merkezi bir yönetim mekanizmasına sahip olmalarıdır. Kant’a göre bu mekanizma, kamusal hedeflere ulaşmayı sağlarken “suni” bir birlik yaratmak zorundadır. Bazı koşullarda farklılığa ve tartışmaya izin verilemez. Kurumsal aidiyeti olan kişiler, kurumun zarar görmesine yol açan beyanlarda bulunmamalıdırlar. Ancak Kant’a göre kişinin hem kuruma, hem de insanlığa karşı sorumluluğu vardır, yani hiç bir kuruma körü körüne bağlı olması da beklenemez.

Hal böyle olunca, kurumsal ve kamusal aidiyetler arasında etik ikilemlerin yaşanması kaçınılmazdır. “Parti gibi olmayan bir parti” kurulamadıkça da bundan kurtulmak pek mümkün olmayacak gibi gözüküyor. Örneğin, bir yandan farklı renk ve düşüncelerin birleşme zeminini yaratma iddiası taşırken, diğer yandan bu zeminin henüz içine girmemiş olan herkesi tektipleştirmek çelişki doğurur. Keza, bir yandan partiyle birlikte davranmak uğruna stratejik oy önerilerine karşı çıkılırken, öte yandan “faşist” olarak nitelendirilen bir partiyle ittifak arayışına girilir. Eğer ittifak yapılabilmiş olsa, “katillere oy vermemizi isteyenler ve devletin partisini adres gösterenler acaba utanacakları mı?” sorusu sorulamaz olacaktır örneğin. Kabul etmek gerekir ki bu tür stratejik hamleler parti siyasetinin doğasında vardır, her zaman da olacaktır. Ancak şu da açıktır ki, parti etiğinin ihlali büsbütün etiksiz olmak anlamına gelmeyeceği gibi, parti etiğine bağlılık da başka türden etiklerin ihlali olabilir.

Kaldı ki, ilkeli siyaset yapmanın ve sisteme alternatif yaşam biçimleri örmenin yegane aracı siyasal parti değildir. Keza, alternatifleri görünür kılmanın yegane fırsatı da seçimler değildir. 21. yüzyılda parti siyasetinin artık sönümleniyor olduğunu Wallerstein dahil pek çok düşünür ve eylemci dile getirdi ve getirmekte. Bu görüşlere göre, parti yapısı küresel ve/veya postmodern çağın geçişken ilişkileri ve melez kimlikleriyle uyuşmazlık içinde. İçinde yaşadığımız çağ, partiden ziyade toplumsal hareketlerin, yatay örgütlenmelerin, çoğulcu platformların, veya Gezi’de olduğu gibi işgallerin ve sokak siyasetinin çağı. İlki 2001’de Porto Alegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu’na siyasal partilerin alınmaması işte bu yüzdendi. Siyasal partilerin yatay olanı dikey olarak örgütlemeye kalkışacakları, kendi gündemlerini dayatacakları, taban hareketlerini oy kaygılarıyla zehirleyeceklerinden korkulmaktaydı. Buna rağmen alternatif örgütlenmelerin siyasal partilerle ilişki kurmama inadı da sorunsuz değil. 2000’de Zapatistalar Meksika seçimlerine katılmama ve muhalefet partisini desteklememe kararı aldıklarında bunu ilkeleri adına yaptılar. Zapatistalar açısından seçimlere katılmak, gerçek demokrasi ve özerklik projesinden ödün vermekti. Ancak 2000 seçim sonuçlarının oluşturduğu özgürlük alanı, Zapatistalar’ın da kullanabileceği bir fırsat doğurdu. Yıllarca savaştıkları Kurumsal Devrimci Parti (PRI) hükümetinin düşmesiyle Zapatistalar beğenmedikleri Milliyetçi Hareket Partisi’nin (PAN) açtığı imkanı kullandılar ve parlamentoda demeç vermek suretiyle davalarını Meksika halkını anlatabildiler.

20. yüzyıla damgasını vuran parti siyasetinin 21. yüzyılın toplumsal mücadelelerini yönlendirmekte yetersiz kaldığı fikri, hem çatışma eksenlerinde, hem de toplumsal kimliklerde bir farklılaşma olduğu savına da dayanıyor. Sınıf, etnisite, ve ideoloji üzerinden yaşanan ayrışmaların hepsini masseden neoliberalizm, sadece belirli kesimlere değil, herkese her an uygulanabilecek yeni şiddet ve sömürü biçimleri ortaya çıkardı. Ezilme ve şiddete maruz kalma olasılığı açısından bir nebze de olsa eşitlenmekte olan toplumsal grupların çoğulcu ama birleşik platformlarda mücadele verme potansiyeli arttı. Toplumsal hegemonyalar yüzünden kategorik olarak dışlanan gruplar ile bunlara kıyasla daha avantajlı konumda olan gruplar arasında acıların ve direniş arzularının ortaklaşabilmesinin imkanı doğdu. Kimlik veya ideoloji üzerinden tektipleştirici Farklı sebeplerden dolayı sistemin dışına itilmiş olanlar küreselleşme karşıtı hareketlerde, yerel emek mücadelelerinde veya kollektiflerde, işgal hareketlerinde buluşuyor, birbirlerinin mücadelesini destekler hale geliyor veya gelebilme olasılığı artıyor.

Yatay örgütlenmeler ve girift karşılaşmalar çağındaysak eğer, ilkeli siyasetin ölçütünü “özgürlüğe ve eşitliğe alan açma” kapasitesi olarak tanımlayabiliriz. Nasıl bir alan açılacağı, dönüşümün hangi aşamalardan geçeceği önceden belirlenemez; salt niyet ve iradeye de bağlı değildir. Zapatista örneğinde olduğu gibi, varolan kollektif hareketlerin ve toplumsal yapıların sunduğu fırsatları değerlendirmeyi gerektirir. Niyet ve irade kadar, konjonktür ve olumsallıklar da alan açıcı çatlakların yaratılmasında belirleyicidir. Dahası, birşeye karşı olmak demek, pozitif anlamda hiç birşey kuramayacağız anlamına gelmez. Tepki üzerinden geliştirilen bir birlikteliğin salt savunmada kalmayacağını Haziran direnişi yeterince göstermiştir zira. “Gezi ruhu” adını verdiğimiz birliktelik, hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmamış mıydı? Parktaki dayanışma dışlayıcı değil, içerici olmakla, yan yana gelme ve değme hallerinin artmasıyla, eylemsel ve söylemsel çoğulculukla, birlikte öğrenme ve dönüşmeye açık olmayla kurulmamış mıydı? Fırat’ın batısı son dönemde faşizan politikalara karşı birlikte mücadele etmeyi bununla öğrendi. Daha da öğrenecek. Sistemin dışına doğru bir kapı aralandı: buradan kırmızı kitapçıklarımız olmadan, biraz el yordamı, biraz deneysel bir biçimde yürüyeceğiz. Dün beden bedene dayanışma içerisinde olduklarımızı seçim gerginliğine feda etmeden, onları farklı yaşam kurma ihtiyacı içinde olan bedenler – salt bedenler – olarak tahayyül etmek suretiyle gücümüze güç katacağız. Zira yalnızlaştıran ve tecrit eden egemen refleksin tersine, çokluğun gücü etkilenime ve duygulanıma açık olması sayesinde kollektifleşir.

Kimse kimseye darılmasın, hınç beslemesin, ahlaki üstünlük taslamasın. 30 Mart seçimleri hepimizi çirkinleştirdi. “Etiğin ya hiç bir anlamı yoktur,” diye yazar Gilles Deleuze, “ya da anlamı şudur ve söyleyeceği başka bir şey yoktur: başımıza gelene yaraşır olmak. Başımıza gelen herhangi bir şeyin haksız veya temelsiz olduğunu düşünmek (yani onu başkasının suçu olarak görmek) bunun tam tersi olurdu, ki bu yaralarımızı tiksindirici kılardı – zira bu gerçek bir hınç, beklenmedik olaylara karşı duyulan hınç… Oysa beklenmedik olayın görkemi ve büyüklüğü anlamdır. Beklenmedik olay, cereyan eden bir şey (bir kaza) değildir; cereyan edenin içindedir, en saf haliyle ifade edilendir. Bizi işaret eder ve çağırır… ‘Kötü talihine sahip çık; bundaki mükemmelliğin ve aydınlığın kendinde vücut bulmasını sağla.’ Bundan daha fazlası söylenemez, ve bundan daha fazlası bugüne kadar söylenmedi: başımıza gelene yaraşır olmak; beklenmedik olayı istemek ve onu özgür bırakmak; kendi başına gelenin ürünü olmak, ve böylelikle yeniden doğmak; bir kez daha doğmuş olmak, etten doğumumuzla ilişkiyi koparmak…”[iii]

[i] Judith Butler, “Sexual Politics, torture, and secular time”, British Journal of Sociology, Vol. 59 (1), 2008.

[ii] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?” Felsefe Yazıları, 1984.

[iii] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, Londra, The Athlone Press, 1990, s. 149-150.

Yorum bırakın