Kemalist irtica

02.05.2007

Ankara ve İstanbul Cumhuriyet mitinglerinden sonra bir kez daha ve gayet çarpıcı biçimde belli olmuştur ki, Kemalizm adeta bir dine dönüşmektedir. İronik ve hatta trajikomik olan da budur. Din ve şeriat karşıtlığının sembolü olagelen ve mitingdekilerin mutat kez tekrarladığı üzere laik, çağdaş Türkiye’nin temel ilkelerini belirlemiş olan Kemalizm, akılcı bir politik tavır olmaktan bugün çok ama çok uzaktadır. Bir inanç sisteminin tüm öğeleri mitinglerde ifade bulan Kemalizm’de mevcuttur.

İnanç sistemleri, doğaları gereği, dünya ve ahirete dair sorgulanmadan kabullenilmesi beklenilen birtakım önermelerden oluşurlar. Doğrular hemen burada, dünyevi koşullar içinde tesbit edilebilecek savlar olmayıp, aşkın bir referans noktasıyla teminat altına alınmışlardır. İnsan aklının ermediği noktalarda, veyahut insan aklını karıştıran çelişkilerle karşılaşıldığında başvurulan nihai merci bu aşkın bilinçtir. Bunu dünyevi bağlama tercüme eden bir peygamberin varlığına, özellikle tek tanrılı dinlerde ihtiyaç duyulmuştur. Bu özelliğinden dolayı inanç sistemleri, sorgulamanın sona ermesi gereken sınırlarla donatılmışlardır. Ve yine bunlar, eleştirelliği özendirmek yerine sorgulama şevkini söndürme işlevi görürler. Bir dine mensup bir kişinin yapması gereken, o dinin temel varsayımlarını olduğu gibi içselleştirmek ve dinin gereği olan ritüelleri tekrarlamaktır. Ritüeller, inancın devamlılığı açısından gerekli ve hatta elzemdir. En nihayetinde inanç, kişinin ussal süzgeçlerden geçirerek kendininleştirdiği ilkelerden değil; bir dış kaynak tarafından ibraz edilen kurallar bütününden oluşmuştur. Din, otonomi yerine heteronomi temelli bir sistemdir. Latince’de otonomi, “auto” yani “kendi” ve “nomos” yani “yasa” kavramlarının birleşimidir. Otonom olmak demek, kendi uyacağı yasaları kendi koymak demektir. Din, bunun tersine heteronomdur. Yasa koyucu, insanın dışındaki bir aşkınlıktır. Dinler bu yüzden ritüellere ve kutsal sembollere ihtiyaç duyarlar. Bunlar, insanın kendi aklıyla benimsemediği kuralların, sürekli tekrarlanan ritüeller aracılığıyla bilinç altında içselleştirilmesini sağlayan refleksleri yaratmak açısından gereklidir.

Cumhuriyet mitinglerinin sunduğu görüntü aynen bu yöndedir. Gerek düzenleyiciler, gerekse katılan güruh arasından gazetecilerin sorularına cevap verenlerin hiç istisnasız tekrarladıkları bir cümle, oraya “Atatürk’ün çocukları” oldukları için gelmiş olmalarıdır. “Biz Atatürkçüyüz, bunun için buradayız, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri korumak için buradayız, onun kurduğu cumhuriyeti tehlikeden kurtarmak için buradayız” cinsinden önermeler, laikliğin ve cumhuriyetin ussal olarak benimsenen ve toplumsal yaşam açısından fayda ve önemi anlaşılmış ilkeler olduklarını anlatmaktan çok uzaktır. Aksine, mitingde neredeyse bir peygamber payesine yükseltilmiş olan Atatürk bunları istedi diye savunuluyor gibi bir hava esmekteydi.

Laikliğin ne olduğunun gerek demeç verenler, gerekse güruh tarafından tam olarak anlaşılmamış olduğunu, içinde bulunulan kavram karmaşasından kolayca çıkartmak mümkündür. Bir kere, laikliği ve cumhuriyet savunmak üzere koskoca alanları (ve her bir bedeni) bayrak ile donatmanın ne denli anlamsız olduğunu kimse farketmemişe benzer. Bayrak, cumhuriyetin sembolü olduğu kadar, uluslararası arenada egemen bir coğrafi ve yönetimsel birim olduğu kabul gören bir ülkenin de sembolüdür. Yani, cumhuriyet rejimine sahip olmayan ülkelerin de bayrakları olduğu gibi (örneğin, İngiltere ve İspanya), İran Cumhuriyeti’nin de bir bayrağı vardır. Ayrıca ironik olan, İran’ın bir cumhuriyet olmasının tamamen unutulmuş olmasıdır! Kaldı ki, AKP taraftarları bir miting düzenlese, onlar da aynı bayrağı kullanacaklardır.

Bu kafa karışıklığından anlaşıldığı üzere, mitingler sadece laiklik ve cumhuriyeti değil, başka “doğru”ları da savunmak niyetindeydi. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sloganının mutat kez atılmış olması da bunun göstergesidir. Zaten Kemalist çevrelerde son dönemde hakim olan kanaat, “Türk’üm” demenin bir kabahat olmaya başlamış olmasıdır. Bunun sebebi de elbette, son 5-6 senedir “Türkiyelilik”, çokkültürlülük, kültürel haklar, insan hakları, anadilde eğitim gibi Kemalistlerce kabul görmeyen birtakım değerlerin dillendirilmesidir. Bardağı taşıran son damla, Hrant Dink’in cenazesinde onbinlerce haykırılan “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıydı. Bir kez olsun kendi etnik kimliğinin altında yatan ırkçılıkla yüzleşmemiş olan orta sınıflar için bu, sindirilmesi gayet güç olan bir durumdu. Etnik kimliğinden dolayı bu ülke topraklarında asla aşağılanmamış, “Kürdüm” veya “Ermeniyim” demenin ne denli zor olduğunu asla deneyimlememiş, “Ermeni dölü” tarzı hakaretlere asla uğramamış, “Ne biçim adın var?” gibi bir soruyla günaşırı karşılaşan bir gayrimüslimin her defasında yaşadığı yabancılaşmayı hiç anlamamış, ismini Türkleştirmek suretiyle kendini gizlemek zorunda kalmamış olan bu egemen orta sınıf, belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez, ama ilk kez, bir azınlık olduğu izlenimine (yanlış da olsa) kapılmıştı. Bunun yarattığı ruh hali, empati değil panik, özeleştiri değil tepkici agresiflik olmuştur maalesef. Mitingde ifade bulan da budur. Etnik kimliğin laiklik ile hiç alakası olmadığının unutulmuş olması, laikliğin ne demek olduğunun anlaşılamadığının bir diğer göstergesidir.

Cumhuriyeti tam bağımsızlık ile eşdeğer tutan mitingciler, İran’ın da tam bağımsız (ve hatta ABD’ye kafa tuttuğu için Türkiye’den daha bağımsız) olduğunu unutmaktaydılar. Dolayısıyla, cumhuriyetin bile nasıl bir rejim olduğu, neden arzulanması gerektiğinin anlaşılmadığı da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Ankara ve İstanbul mitinglerine kıpkırmızıya donanarak katılanlardan kaçı, Türkiye ile İran Cumhuriyeti arasındaki farkı kendiyle çelişmeden açıklayabilirdi acaba? Kaç kişi aradaki temel ayrımın hukuğun belirleniş ilkelerinde olduğunu söyleyebilirdi? İran’da hukuk, esas itibariyle, Kuran’a dayanmaktadır. Kuran heteromdur ve mutlaktır, yani insanların kendi kanaatlerinden bağımsız olarak, aşkın bir şekilde verilen ve sorgulanmayacak olan bir dayanaktır. Oysa Türkiye gibi dünyevi cumhuriyetlerde hukuk, esas itibariyle insanlar tarafından, insanların kendi “doğru”ları temelinde yapılır ve gerektiğinde değiştirilebilir. Tam da bu nokta, demokrasinin dünyevi cumhuriyetler açısından ne derece elzem olduğunun hatırlanmasını gerektirir. Batı cumhuriyetlerinde anayasalar, halkın seçtiği temsilciler tarafından, gerektiğinde halkla diyalog içerisinde, o siyasal kültürün savunageldiği ilkeleri dikkate alarak yapılır. Veya İngiltere’deki gibi, hiç yapılmaz; hukuk, içtihat ve sağduyu zemininde temellenir. Türkiye Cumhuriyeti’nde anayasaların askerler tarafından yazılması geleneği hakim olduğu içindir ki, demokrasiyle cumhuriyet arasındaki organik ilişki Kemalistlerin gözünden sürekli kaçmaktadır.

Bir kefeye cumhuriyeti (yani kendilerini), diğer kefeye demokrasiyi (AKP’yi) koyan mitingdeki Kemalistlerin demokrasiyi de hiç anlamamış oldukları böylece ortaya çıkar. Demokrasi sözleri, usul gereği edilmiş olsa da, demokrasinin bittiği an olan darbeyi çağırmakla ve hatta Nur Serter örneğinde olduğu gibi, ordunun demokratik olduğunu iddia etmekle, mitingdekiler aslında İran’a benzeme arzularını ifade etmiş olduklarının farkında bile değillerdir. Hukuğun tepeden belirleneceği; sorgulanmadan, müzakere edilmeden, kollektif aklın süzgecinden geçirilmeden empoze edileceği bir sistem özlemi içindedirler. Bunun nedenlerinden biri, seçimlere katılan seçmenin yüzde otuzdan fazla oyuna sahip olan AKP’nin “halkı” temsil etmediğine olan inançlarıdır. Ankara ve İstanbul’da birer milyon gösterici toplanması, onlarda “halk” adına konuşma güveni yaratmıştır. Unuttukları bir husus şudur: AKP böylesi bir miting düzenleyecek olsaydı, çok daha fazla sayıda insanı alanlara doldurması işten bile değildir. Halkı kendileriyle, kendilerini de orduyla eşitlemiş olan mitingciler açısından demokrasi, kendi değerlerine uyan bir düzenin korunmasından ibaretti. Kaldı ki, bu değerler arasında örneğin bir laikliğin, neden demokrasinin olmazsa olmaz şartı olduğunu akılcı terimlerle ifade edebilecek durumda değildiler. Oysa Aydınlanma’nın ve liberalizmin tarihine birazcık bakmış olsalardı, yüzyıllardır dine karşı geliştirilmiş olan sağlam akılcı argümanların neler olduğu hemen ortaya çıkardı. Bu argümanlarla donanmış olsalar, bir demokrasinin gereğinin orduyu çağırmak olamayacağını; mücadelelerin tam da kendilerinin Ankara ve İstanbul’da yaptığı gibi, mitingler düzenleyerek, sivil toplum faaliyetlerine angaje olarak, baskı grupları oluştururak, kamuoyunu akla çağırmaya çalışarak ve diyalog ve müzakere alanları açarak verildiğini (yani bu ülkedeki tüm gerçek ezilenlerin yıllardır biliyor olduklarını) nihayet öğrenmiş olacaklardı.

Bunun yerine mitingdeki Kemalistler, daha evvel ordu ve CHP’nin de (herhalde farkında olmadan) benimsediği din tınılı bir söylem üretmekten öteye geçemediler ne yazık ki. Vatan ve bayrak sevgisi, “kutsallık” terimleriyle ifade buldu. Topraklarımız şehit kanıyla bezenmiş olduğu için kutsaldı, bayrağımız kutsaldı. Neredeyse kılık kıyafetimiz bile kutsal ilan edilecekti. Zaten kılık kıyafet takıntısı, günümüzde Kemalizmin ne denli sembolik, ne denli biçimsel olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı müslümanlıkta kadınların saçlarını gizlemesi, erkeklerin yakasız gömlek giymesi gibi, Kemalizm de “vitrine” takılmış kalmış durumdadır.

Türbanın bu denli mesele edilmesi, Atatürk’ün değil şaka konusu edilmesi, eleştirilmesinden bile duyulan aşırı rahatsızlık, balkonları ve arabaları süsleyen bayraklar, Atatürk’ün birtakım vecizelerinin neredeyse Kuran suresi gibi sürekli olarak tekrarlanması, Çankaya gibi kamusal alanların neredeyse kutsallık payesine yükseltilmesi ve bazı pratiklerin haram sayılması, bedenlerde ve sokaklarda Atatürk’ün rozet, fotoğraf ve heykeller aracılığıyla neredeyse putlaştırılmış olması, Kemalizm artık karşı çıktığını sandığı din ile aynı inanç yapısına sahip olduğunun şüphe götürmez kanıtıdır. Belki de bu kadar zıtlaşmaları bundandır; belki de son dönemdeki ayyuka çıkan didişme hali, hangi dinin Türkiye’ye hakim olacağı kavgasından başka birşey değildir.

 

Milliyetçiliğin psikopatolojisi

 

04/03/2007

Onlar bizi bölmek istiyorsa, onlar kim? ‘Biz’in bir parçası mı, değil mi? Değilse, zaten bölünmüşüz, ortada bölünebilecek bir ‘biz’ yok

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, gündemin başka konulara kaydığı ve Hrant Dink’in artık yaşamadığının unutulur olduğu şu günlerde, sistematik analize girişmek her ne kadar önemli ise de, gidişat karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığın etkisiyle absürdlükleri haykırmak, milliyetçiliği topyekûn reddetmek, aynen Yıldırım Türker’in yazdığı gibi (Radikal İki, 11.02.2007) bu oyunu oynamayacağımızı beyan etmek de elzem oldu. Çok kısaca ve kabaca söylemek gerekirse, “iyi” ve “kötü” milliyetçilik gibi birtakım ince ayarlar yapmaya çalışmak, suça ortak olmak demektir.

Absürdlük milliyetçiliğe içkindir, çünkü en “insani” kılıflara bürüneninden en uluyanına kadar milliyetçiliğin tüm renkleri olmazsa olmaz çelişkiler içerir. Bu çelişkiler o kadar büyüktür ki, usun süzgecinde bir saniye bile tutunmaları mümkün değildir. En nihayetinde milliyetçilik, idealize edilmiş bir kimliğe dair fantastik önermelerden ibarettir. Fantezi gelişmemiş egonun arzularından doğar, gerçeklik algısından değil. Milliyetçi olmak için ne tarih bilmek gerekir ne de toplumu tanımak. Arzu etmek yeterlidir. Arzu edilen ile gerçekte olan arasındaki mesafe açıldıkça, ego kırılganlığını örtmek zorundadır. Bir kimlik ne kadar zaaf içindeyse, o kadar saldırgan olur.

Şiddet, dışlama, yok etme dürtüsü milliyetçiliğin özünde vardır. Farklılıkları yok saymadan homojenlik fantazisini sürdürmeniz imkansızdır. Ama farklılıklar toplumsal hayatın her düzeyinde karşınıza çıkar ısrarla ve edepsizce. Tamamı X olan bir bütün tahayyülü üzerinden düşünenlerin çoğunluğu, “Memleketin neresi?” sorusuna “Türkiye” cevabı vermez örneğin. Bir il adı söyler. Sonra o ile dair methiyeler yazar, aynen Türklük için yazdığı gibi. Der ki, “Biz Boluluların şöyle iyi özellikleri var, çok temiz insanlarız, asla yamuk yapmayız.” Ve ardından ekler, “Biz yandaki ile benzemeyiz, onlar yalancı olurlar.” Bir adım ileri giderek, ilin neresinden olduğunu sorduğunuzda, bir ilçe ya da köy adı verir. Sonra o ilçe ya da köye dair methiyeler dizer, aynen il için dizdiği gibi. Der ki, “Biz Düzcelilerin şöyle iyi özellikleri vardır, hepimizin imanı tamdır.” Ardından ekler, “Biz yan ilçedekilere benzemeyiz, onların erkekleri içer, tembeldirler.” Bir adım daha ileri gittiniz ve sülalesini sordunuz. Aynı mantık dizini burada da karşınıza çıkar: “Biz şöyle iyiyiz, bizim köydeki başka hiçbir sülale bizimki kadar onurlu değil…”

Bu absürdlüğün altını çizmeye çalıştığı nokta şudur: En ufak ünitesine varana dek kimliğini kolektif hısım aidiyeti üzerinden kuranlar, her iki cümlede bir kendileriyle çelişmek zorundadırlar. Bir cümle önce Türklük ailesine ait olan zat, bir cümle sonra bir bölgeye, ile, ilçeye, köye, sülaleye aittir ve tüm bu ünitelerin bir “düşmanı” veyahut bir “ötekisi” vardır. Türk olarak Yunan’a düşmansınızdır, Karadenizli olarak Güneydoğuluyu sevmezsiniz, Kayserili olarak Sivaslıyı beğenmezsiniz. Sonsuz bölünmelere gark olduğunuz gerçeğini gizlemek için, zorunlu olarak hep bir üst düzlemde idealize edilmiş başka bir kimlik üretirsiniz. Gedikleri kapatmak için sürekli yeni fantezilere ihtiyaç duyarsınız.

Hangi Türk?

Geçenlerde bir benzincinin camında “Türk asildir, soykırım yapmaz” diyen bir çıkartma gördüm. Bunun gibi söylemlere resmi ağızda, medyada, halk arasında sık sık rastlıyoruz. “Türk halkı böyledir, şöyle yapmaz”, “Türk polisi şöyledir, böyle olmaz”, “Türk yargısı böyledir, şöyle davranmaz” cinsinden ifade edilen cümlelerin ilk kısmında toplu bir özneye birtakım yüce özellikler atfediliyor; ikinci kısmında ise bundan mantıken türediği varsayılan bir yüklem bulunuyor. Ancak çelişkiler dizisi tam da bu cümledeki önermeyi kabul ettiğiniz noktada başlıyor. Tamamı asil olan bir Türk halkı olduğunu varsaydığınız anda kapkaççıyı, hırsızı, mafyayı, hortumcuyu, koltuğuna yapışan siyasetçiyi, rüşvetçiyi, haraççıyı, hapçıyı, tecavüzcüyü, asalağı, ayyaşı, yalancıyı, katili ve sapığı nasıl açıklarsınız? Hepsinin Kürt ya da Ermeni “dölü” olduğunu iddia ederek mi? Nitekim aynen böyle de yapmaya çalışırsınız. İçinizde olup da kendinize atfettiğiniz ve körü körüne bağlı olduğunuz imaja uymayanların bir kısmını “dışınız” ilan ediverirsiniz. İçinizdeki kanı bozuklardır bunlar…. Ama hepsi için aynı numarayı kullanamayacağınızı da çok iyi bilirsiniz. Her sapık da Kürt olacak değil ya… Buna rağmen ve ısrarla tamamı homojen bir “Türklük” mefhumu üzerinden düşünmeyi sürdürmeyi şiddetle arzu ediyorsanız eğer, homojenliği bozan her öğeye karşı savaş açmak zorundasınız.

Egonuzun kırılganlığını ele veren de yine (ve esas itibarıyla) siz olursunuz üstelik. Mesela “Onlar bizi bölmek istiyor” önermesi derin bir çelişki içerir. Onlar bizi bölmek istiyorsa, “onlar” kim? “Biz”in bir parçası mı, değil mi? Değilse, zaten bölünmüşüz, ortada bölünebilecek bir “biz” yok. Bir tarafta “biz” var, diğer tarafta “onlar”, yani iki ayrı taraf var. Yok eğer “onlar” dedikleriniz, “bizim” bir parçamızsa, cümleyi başka türlü kurmanız lazım, “Biz bizi bölmek istiyoruz” şeklinde; yoksa kendinizle feci halde çelişmiş olursunuz. Ama böyle bir cümle kurmadığınıza göre, biz/onlar diye iki ayrı toplumsal varlık olduğunu esas siz itiraf etmiş olursunuz. Yani, bölünmemişlik arzusunun kendisi, bölünmüşlüğe işaret eder, arzu ile gerçeklik arasındaki mesafeyi ele verir, ifşa eder.

Anayasa ihlali

Keza Türk milliyetçilği ırkçı değildir diye vaveyla koparanların çoğu tam da inkar ettiklerini ifşa ederler. Ağızlarından düşmeyen “Türkmen soydaşlarımız” söylemini ele alalım örneğin. Eğer Türkmenler soydaşımız iseler, o halde Türklük ırk ve etnisite üzerinden tanımlanan bir kimliktir. Türkmenler bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Arapların soydaşları değiller. Onlara soydaşımız diyebilmek için Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ibaresini yok saymanız, ihlal etmeniz gerekir. Bu maddeye göre, etnik kimliği ne olursa olsun, her TC vatandaşı Türktür. Dolayısıyla, anadili Kürtçe olan bir vatandaş da Türktür. Yani bu maddeyi esas alırsak, Türkmenler soydaşımız olamazlar, çünkü (a) TC’ye vatandaşlık bağıyla bağlı değiller, (b) Türklük etnik kimlik değil, (c) Ermeniler ve Kürtler de “Türk” olduklarına göre, onları dışlayan bir “soydaşlık” kavramını kullanmak hatalıdır. Ama soydaşlık mevhumunu illa da kullanmak ve üstelik Anayasa’ya sadık kalmak istiyorsanız eğer, Kuzey Irak’taki Kürtleri, Ermenistan’daki Ermenileri de soydaşımız saymanız gerekecektir…

Kıssadan hisse, milliyetçilik olmayanı olan gibi gösterme, olanın ise olmadığını kanıtlamak için türlü bin şekle girme halidir. Gerçeklik hiçbir anlam ifade etmez. Bir imaj belirlersiniz ve o imaja uymayan her gerçekliğe karşı hasmane duygular geliştirirsiniz. Tüm gerçeklik algınız imajlarla kurulur. Bu imaja ters düşen her olgu, imajdan duyabileceğiniz sonsuz hazzı azalttığı için kah hiddet, kah korku uyandırır. İdeal egosuna yapışmış kalmış milli kimliklerin kaderi budur: Gerçek bir toplumsallığa sahip olamadan, fantastik bir bütünlük tahayyülünün bozulmasından korkarak yaşamak, kendine benzemeyen her şeyi bir “tehdit” olarak algılamak, fantastik hazzın çalınması ihtimaline karşı tetikte olmak, sürekli şiddet ve huzursuzluk üretmek.

Tüm bunların devlet pratikleriyle olan ilişkisi irdelenmeli aslında ve esas itibarıyla. Ama bunun için daha sistematik bir yazı gerekecek.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6806

Neoliberalizm, savaş ve terör

20/08/2006

Immanuel Wallerstein’in İsrail-Lübnan savaşına dair bir yorumunda çarpıcı bir iddia var: “İsrail hükümetlerinin anlamadığı şey, Hamas veya Hizbullah’ın İsrail’e ihtiyaç duymadıklarıdır. Esas İsrail’in onlara ihtiyacı var, hem de ölesiye.” Bu iddianın niyetini aşan bir yerden, çağrıştırdığı farklı bir noktadan hareketle, Ortadoğu’da olup biten konusunda nedense gözden kaçan, yeterince vurgulanmayan bir faktörün yeni dünya düzeni içerisinde meşru devletlerin istikrarsızlık ve silahlı mücadeleye duydukları ihtiyacın altını çizmek istiyorum.

Şu anda Ortadoğu’da petrol ve su kaynaklarının paylaşımında söz sahibi olmak gibi elde edilesi “mükafatlar” varken ve bunların birilerinin eline geçmesi diğerlerini mahrum edecekken, hükümetler ve korporasyonlar, yani iktidar ve büyük sermayeyi elinde tutanlar, çok katmanlı ve tamamı kamuya yansımayan birtakım hesaplara girişeceklerdir elbet. Yine de bunları “objektif ulusal çıkarlar” olarak düşünmemek ve en önemlisi, tarihsizleştirmemek gerekir. SSCB’nin Afganistan’ı işgali sırasında Türkiye’yi de içine alan geniş bir bölgede İslami grupları destekleyen ABD politikaları, bugün baş düşman haline gelen Usame Bin Ladin’i kendi elleriyle yetiştirip yetkinleştirmişti. Keza bugün meşru müdafa kisvesi altında Lübnan’ı işgal eden İsrail’i yöneten zihniyet, bir yıl süresince Hamas’ın ilan ettiği ateşkese rağmen Gazze’ye binlerce bomba yağdırmış, duvar dikmiş, sivil yerleşim alanlarında terör estirmişti. Bundan önce de yıllarca bir ileri bir geri adım atarak, 1993 Oslo Barış Anlaşmalarının tarihin çöplüğüne atılmasında belirleyici rol oynamıştı. Kangren olan Filistin sorununun Arap ülkelerindeki radikal dincilerin rahatlıkla kullanabileceği bir malzeme haline gelmesinde İsrail hükümetlerinin büyük katkısı oldu. Bu tür “hatalar” rasyonel seçenek kuramıyla açıklanamaz. Devlet “çıkarlarını” toplumsal ve ekonomik faktörlerle ilişkilendirmeden daha bütünlüklü bir tablo elde etmek mümkün değildir.

Yayılma her şeydir!

Ekonomi ile siyasal anlamda yayılmacılık arasında ilişki kuran emperyalizm kuramının bugün için hâlâ geçerli bir analitik çerçeve olmasının sebebi şu önermede yatar: Sermaye birikiminin önündeki sınırları kaldırmak, ancak ve ancak güç birikiminin önündeki sınırları kaldırmakla olur. Bugünkü adıyla Zimbabwe, 19. yüzyıl sonundaki adıyla Rodezya olan devletin kurucusu aç gözlü işadamı Cecil Rhodes, “Yayılma her şeydir!” diye haykırmış, yıldızları ilhak edemediği için de üzülmüştü. Güney Afrika elmas madenleri sayesinde milyonları vuran Rhodes, yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklarını hiçbir bedel ödemeden sömürebilmek için siyasi iktidarın ne denli gerekli olduğunu çok iyi anlayanlar arasındaydı. Siyasal bir aygıt olarak devlet ve devletin elindeki şiddet tekeli, 19. yüzyılın sonlarından beri daha fazla kâr elde etme amacına hizmet etmeye başladı.

Burada vurgulanması gereken nokta, sermaye birikiminin kendi öz mantığı itibarıyla hiçbir etik kurala ya da değere bağlı olmamasıdır. İdealist bir ahlakçılığın çok zor kavradığı ve asla durduramayacağı pratikler üreten bu mantık, tek kıstas olarak birikimi bilir. Önüne çıkan insani ve maddi tüm engelleri aşmak ister. Piyasaların istikrara ihtiyacı olduğu kandırmacasının tam tersine, istikrar ve huzur, birikimin dar çıkarlarına hizmet etmez. İstikrar sağlanmaması (örneğin Afganistan’dan sonra Irak’a, Irak’tan sonra Lübnan’a, bunlardan sonra Suriye ve İran’a saldırılması) sonsuz birikim için elzemdir. İstikrar, sürekli yayılmacılığın önüne demokratik ya da hukuki engeller çıkartıverir yeniden.

Uluslararası normları hiçe sayarak başka bir ülkeyi işal eden bir hukuk devletinin, kendi demokratik kurumlarının altını oyması kaçınılmazdır. Demokratik yapıda bir devletin halkın onayı olmadan hareket etmesi ve kendi politikalarına karşı oluşacak direnci bastırabilmesi için, demokrasiden ödün vermesi gerekir. ABD’de Afganistan savaşından beri çıkarılan “vatansever” kanunlar örneğinde olduğu gibi, demokratik hakları daraltır. Basını kullanarak propaganda yapar, kılıflar uydurur, dikkatleri başka yönlere çeker, zorbalığını gizler ve bu sayede kamuoyunu uyutur. Tarihten bir örnek verelim: İmparatorluk olmasına rağmen demokratik bir devlet olan İngiltere’nin Hint sömürgesinde uyguladığı insanlık dışı politikalar, parlamentoda hararetli tartışmalara yol açmış ve bu sayede kısmen de olsa engellenebilmişti. Gözden ırak başka sömürgelerde ise çıplak şiddet yerine örtülü baskı politikaları uygulanıyordu. T. E. Lawrence, 1920’de The Observer gazetesine Ortadoğu hakkında yazdığı bir yazıda şöyle der: “Araplar başarılı olduklarında, İngiliz destek güçleri cezai operasyon düzenlerler. Hedefe ulaşana kadar çarpışırlar…; bu süreç boyunca da toplar, uçaklar veya zırhlılar hedefi bombalar. Nihai olarak bir köy yakılmış ve bir mahalle pasifize edilmiş olur büyük ihtimalle. Böylesi durumlarda zehirli gaz kullanmamamızı anlamak mümkün değil. Evleri bombalamakla ancak kadın ve çocukları öldürmüş oluyoruz… Oysa gaz saldırısı sabıkalı mahallelerin tüm nüfusunu muntazam bir şekilde yok eder; ve bu da, bir yönetim şekli olarak, varolan sistemden daha fazla ahlakdışı olmaz.”

1990’larda tek kutuplu dünyaya geçiş sürecinde siyaset sahnesine çıkan radikal akımların varolan dengelerin bozulmasıyla oluşan iktidar boşluğundan faydalandığı savı geçerli olsa da yetersizdir. Dengeleyici bir gücün (eski SSCB’nin) boşluğundan esas itibarıyla faydalanan neoliberal sermayedir. Ahmet İnsel’in geçen haftaki Radikal İki’de keskin bir dille ifade ettiği gibi, “iti ite kırdıran” şiddet politikalarının hayatımızın bu denli kanıksanmış bir parçası haline geleceğini neoliberal düzenin oluşma aşamalarında tahmin edebilmeliydik aslında. Küresel ekonomi, hakikaten inandığımız veya inanmak istediğimiz tüm değer ve söylemlere artık kılıf olarak bile hiç gereksinim duyulmadan inşa ediliyor. İşten çıkarmaların paramparça ettiği hayatlar, üçüncü dünya ülkelerinde karın tokluğuna insanlık dışı koşullarda üretilen “seçkin” ürünler, emeklilik maaşının kuşa çevrilmesi, sağlık hizmetlerinin özel sektöre devredilmesi, eğitimin satılığa çıkarılması, maaş artışı veya daha adil fiyatlandırma isteyenlerin coplanması, medyanın sermaye tarafından yönetilmesi…

Fanatizmi besleyen sermaye

Bunun siyasal yansımalarının hiç olmayacağını düşünerek kendimizi kandırmayalım. Bir taraftan parçalanan toplumlar ve bunun yarattığı gerginlik, öfke, iktidarsızlık hissi ve baş döndürücü hızda artan bir tüketim furyası içinde yer alamamaktan doğan haset, diğer taraftan hukuk kurallarını altüst eden devletler, insani tüm değerleri hiçleyen korporasyonlar, uluslararası ekonomik örgütler, iktidar söylem ve pratikleri. Başı ezilmekle giderilemeyecek olan fanatizm kendine eklemleyecek taraftar bulmakta hiç zorlanmazken, bu fanatizmi sürekli besleyen sermaye-iktidar ittifakının önü daha da açılıyor. “Terörle mücadele”, “güvenlik”, “meşru müdafa”, “önleyici saldırı” söylemlerinin gizlediği tam da budur. Bu söylemlerle siyasal anlamda tetiklenen, adı konan, meşrulaştırılan güvensizlik duygusu, din ile, öfke ile, ötekine karşı duyulan sebepsiz korku ile, linç ve isteri ile, şiddet ile giderilmeye çalışılıyor. Toplum, iktidarın aynası olagelir, iktidar pratiklerini sonsuz yansımalarla yeniden üretir. Yardımlaşma, ortak gelecek inşa etme, dayanışma gibi değerlerin “dünyanın genel gidişatı” kaderciliğiyle kamufle edilerek yok edildiği bir dünyada, hakim kesimler iktidara yapışır, ezilen kesimler ise radikalliğe, fanatizme sarılır. İkisini de üreten köken aynıdır. İkisi de sermayenin işine gelir.

O halde sermaye ve iktidar açısından bakıldığında, kamusal alanda yapılan beyanatların tam aksine, terör ve istikrarsızlık, demokratik kurumları törpülemek, sermaye akışının önünü açmak, kaba ekonomik çıkarcılığın önünde durabilecek değerleri aşındırmak ve halk hareketlerini sindirmek için bulunmaz fırsatlar doğurur. 1990’larda doğan yeni alternatif hareketlerin de etkisiyle devletlerin çökmekte olduğuna, halkların dünyanın kaderini belirleyebileceğine olan inancımızı yeniden gözden geçirmemizi gerektiren bu gelişmeler, imparatorluğun kendiliğinden çökmeyeceğinin işaretleridir. Bugün gençler arasında yeniden okunmaya başlanan Marx’ın 150 yıl önce kaleme aldığı analizleri ve özellikle ‘Komünist Manifesto’nun şu pasajını, dikkatle değerlendirmemiz gerekir: “…burjuvazi krizleri nasıl atlatır? Bir taraftan, üretici güçlerin büyük bir kısmını zorla yok ederek; diğer taraftan, yeni pazarlar fethederek ve eldekileri daha esaslı bir biçimde sömürerek. Yani, daha kapsamlı ve daha yıkıcı krizlere yol hazırlayarak ve bu krizlerin önlenmesini sağlayabilecek araçların gücünü azaltarak.”

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6155

‘Memur vatandaş’

12/06/2005

Eğer siyaset önceden belirlenemeyen, dolayısıyla da insan iradesiyle, kolektif iradeyle değiştirilebilecek bir varoluş alanı olmasaydı, özgürlük potansiyeli barındıramazdı. Eflatun’un değişken hava koşulları karşısında kendi tecrübe ve hünerinden başka dayanağı olmayan kaptana benzettiği siyasal aktörün duruşunun sağlıklı olması, kuram ve bilgisel birikiminin sağlamlığından çok, geçmişten çıkardığı dersler ile farklı görüşlere vakıf olmanın getireceği farkındalığın hassas dengesine bağlıdır. Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenmek üzereyken tüyler ürpertici ithamlar ve baskılar altında ertelenen “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansının basında ve akademik camiada yarattığı yankılar, en ince düşünenlerin bile birtakım hayati noktaları gözden kaçırdığını gösteriyor.

Bunlardan en önemlisi totalitarizm deneyimdir. Nazi Almanyası ve Stalin Rusyası “deneyimleri” Türkiye’de gayet üstünkörü bilinir nedense. Oysa insanlığın geçmişine ait bu son derece vahim deneyimi unutmamakta büyük fayda var. Batı siyaset felsefesinde hatırı sayılır bir literatür birikimine temel oluşturan totaliter rejim analizi, özellikle “iç düşman” ve “memur vatandaş” mevhumlarının ne denli sakıncalı olabileceğini yaklaşık 50 yıldır tartışıyor, gösteriyor, kanıtlıyor. Bunu anlamak için Fransız düşünürü Claude Lefort’un totaliter ideoloji ve toplumsallık hakkında yazdıklarına dikkat çekmek yeterli. Lefort’a göre totaliter ideolojinin belirgin özelliği, toplum içindeki bölünmelerin, farklılıkların reddiyle mümkün olan bir “yek-vücut” fantezisidir. Bu fanteziyi yaşatabilmek birtakım toplumsal düzenlemeleri gerektirir. Totaliter rejim önce, iktidar, hukuk ve bilim arasındaki farkı ortadan kaldırmalı, toplumla devleti geçişken kılmalı, homojenleşmenin önündeki tüm hukuksal, örgütsel ve düşünsel engelleri kaldırmalı, kendinden otonom olan bir alan veya kurum bırakmamalıdır. İktidar bireyi, kendi yargı yetisini kullanarak özgün fikir oluşturma yükünden kurtarır. Totaliter rejimlerde birey “biz”in parçası olduğu oranda vardır ancak. “Biz”in bilgisi, bireyin de bilgisinin ufkunu belirler. “Biz”e ait olma arzusu, bilme arzusunu aşar, yok eder. Totalitarizm ayrıca, “biz”in içsel çelişkilerini bertaraf edebilecek yalanlar üretme mekanizması oluşturmalıdır. Katı bir mantıksal dizin aracılığıyla geliştirilen yalanın şematik örneği şudur: Bir kez “A” dediğimizde (“Biz, bölünmez bir bütünüz”), “B ve C ve… Z” de demek zorundayız (“Biz, bize ihanet edemeyiz”, “biz, kendi kötülüğümüzü isteyemeyiz”, “biz, kendimizi hastalıklardan ve mikroplardan arındırmamak isteyemeyiz”, ‘biz’in mustarip olduğu hastalıkları, ‘biz’ üretmiş olamayız”). “Biz”, hem biz hem de öteki olamayacağımıza göre, biz’den farklı olan, “biz”e ait olmayan, içimizdeki öteki’dir ancak. Öteki, dış mihraklar tarafından bozulmuş olan cerahattır, irindir. Vücudun bunlardan sürekli olarak temizlenmesi, “biz”in katışıksız kalması açısından elzemdir. Gerek Kürt sorunu, gerekse Ermeni meselesi sözkonusu olduğunda her görüş beyan edeni, ya “biz”dendir ya da “ötekiler”in hizmetindedir cinsinden ayıran zihniyet, tam da böylesi totaliter kalıplarla düşünmenin göstergesidir. İki kutuplu bir dünyada, gri alan yoktur çünkü.

İnfaz memuru olmak

Totaliter rejim, diktatörlük değildir; kitlelerin desteği olmadan vücut bulamaz. Totalitarizm, her bireyi “memur”a çeviren, daha da kötüsü, her “memur vatandaşı”nı “infaz memuruna” dönüştüren rejimdir. Toplumun her tabakasının ideolojikleşmesi, bireylerin bilfiil ve hevesli katkısıyla mümkün olabilir ancak. “İnfaz memuru” olmayı seçmek son derece basit, kolay ve banaldir. Canavar ruhlu olmayı gerektirmez. Naziler hakkında yapılan sayısız çalışmaların gösterdiği gibi, ölüm kamplarına sevkiyatın aksamaması, sade Alman vatandaşlarının görev bilinci ve vatanseverlik duyguları sayesinde olmuştur, psikopatların işgüzarlığı sayesinde değil. Bu bağlamda, Türkiye’de resmi görüşe alternatif üretenlerin karşısına dikilen her türden memur vatandaşa Hannah Arendt’in “Eichmann in Jerusalem/Eichmann Kudüs’te” kitabı tavsiye edilebilir. Totaliter ideolojinin asıl işlevi, ikna etmek değil, toplumun bir aynası olmaktır. Toplumsal narsisizm olarak da nitelendirilebilecek olan bu durum, memur vatandaşları kolektif kimlikleri ve “biz”e içsellikleri konusunda telkin etmek açısından gereklidir. “Biz”e ait olmak aynı zamanda, iktidara da ortak olmak, muktedir olmak demektir. Anlağın ufku yine kendidir. Kendi kendine gönderme yapan bir mantık sayesinde içimizdeki öteki, “infaz memuru”na -yani, savcıya, gazeteciye, akademisyene ya da sade vatandaşa, yek vücuda- içkin olduğunu hatırlatır. Rejimin bu öteki’ne ihtiyacı vardır o halde. Öteki bir istisna değil, rejimin ürettiği fantezilerin devamının olmazsa olmaz şartıdır. Totaliter rejim, durmak bilmeden öteki üretmeye mahkum olan bir rejimdir. Dinginliğe ve iç huzura ulaşması imkansızdır.

Totaliter deneyim, milliyetçiliğin ve devletçiliğin ulaşabileceği insanlık dışı uç noktalara işaret eder. Yekpare millet-devlet yapısının çözülmesi, yukarıda belirtilen psişik özdeşleşme mekanizmalarının kırılmasına bağlıdır. Bunun ise yalnızca akılcı diyalogla gerçekleşmesi mümkün değildir. Tarih, totalitarizme meyilli yapıların ancak krizlerle yıkılabildiğini gösteriyor. Toplumsal yapıların sarsılması yadsınamayacak bir boşluk ve rotasızlık, hatta anarşi, doğurabileceği gibi, bazı koşullarda kriz, bastırıldığı için kolektif bilinçaltını sürekli rahatsız eden, gerginlik yaratan, şiddet doğuran öğelerin bilinçüstüne çıkmasını sağlayabilir. Antropolog Victor Turner’ın belirttiği gibi, günlük devinimlerin ve reflekslerin örttüğü ilişkiler, farklılıklar, fikirler ve varoluş biçimleri, dramatik olaylar aracılığıyla kamusal alana intibak ederler. Bir çeşit kolektif farkındalık durumu yaratan bu tip olayların akabinde gerçekleşecek olan tashih (redress) sürecinde, kanımca geçmişin sorgulanması, hataların düzeltilmesi, toplumun daha sağlıklı temellerde yeniden inşası fırsatı doğar. Bu sürecin yıkıcı değil de yapıcı olabilmesi, kriz sonrası dönemin bir kendini sorgulama/yeni yapılar geliştirme dönemi olmasına bağlıdır. “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansının yarattığı kriz de bu açıdan değerlendirilmeye müsaittir.

Güney Afrika örneği

Yapıcı olmanın da tarihsel örnekleri mevcut. Bu anlamda, Aram Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıkan “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu: Güney Afrika Deneyimi” adlı kitap rotası bozulmuş olanlara yol gösterebilecek nitelikte. Bu derece kanlı ve ayıplanılası bir geçmişe sahip olan apartheid düzeninin, 1994’te Nelson Mandela’nın devlet başkanlığına seçilmesiyle birdenbire “normalleşmesini” beklemenin politik intihar olacağı tesbitinden hareketle oluşturulan adalet mekanizması, hem “genel af” kolaylığını hem de “cezalandırıcı adalet” mantığını reddetmişti. Amaç, geçmişle ilişkilenmeyi başarmak yani unutmamak/unutturmamak, ama yüzleşme sayesinde affetmek/affedilmekti. Bir çeşit “iyileştirici adalet” geliştirildi. Her kim olursa olsun, hangi tarafın mağduru olursa olsun, tüm mağdurların dinlenmesini içeren oturumların yanı sıra, yine her kim olursa olsun insan hakları ihlallerinde bulunan herkesin itirafta bulunmalarını sağlayan mekanizmalar icat edildi. Amaç intikam değil de, hemen hemen herkesin bir biçimde bulaşmış olduğu karanlık bir geçmişe son noktayı koymak ve sayfayı çevirmek olduğu için, ceza almak/vermek söz konusu değildi. En nihayetinde toplumsallığı yeniden kurmak gerekiyordu, sekteye uğratmak değil. Güney Afrika, toplumsal katarsis sürecinin uzun ve yorucu sınavından nisbeten başarıyla geçmiş bir ülke olarak iyi bir örnek oluşturuyor. Geçmişinden ders alamayan veya geçmişindeki (ve zorunlu olarak bugünündeki) olayları göstermelik birtakım manevralarla oldu-bittiye getirmeye çalışan rejimlerden örnek alacağımız ve misilleme reflekslerine kapılacağımız yerde, bu işi başarabilmiş olanların deneyimlerini (ki Gandi de buna dahil edilebilir) incelemek, politik zaafiyet olmanın tam tersine en belirgin güçlülük işaretidir. Bunun zor olmadığını iddia eden tabii ki yok, ama gerçek güç tüm zorluklara rağmen bunu başarabilmekte yatar. Zapatista’ların lideri Subcommandante Marcos’un gayet güzel belirttiği gibi, amaç barışsa eğer, müzakere masası her iki tarafın da kaybetmek için oturduğu yer olmalıdır.

http://www.radikal.com.tr/radikal2/memur_vatandas-872685

Kapitalizm sonrası yaşam

19.09.2004

Thatcher’in meşhur “Alternatif Yoktur” (TINA-There Is No Alternative) ideolojisi, solun ne yaptığından ya da ne yapmadığından bağımsız olarak doğallaştırıldı. Kapitalizm, yapısı gereği ideolojik yanılgı üreten bir sistemdir zaten. Ancak, Hegel’in ‘Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde

“gerçek demokrasi” veya “özyönetim” derken Marx’ın neyi kastetmiş olabileceği sorusunu Marksist hareketin, “ütopyacı spekülasyon”dan kaçmak uğruna yanıtsız bırakmaya devam etmesi pek de anlaşılır değil. Devletin yokolmasından sonra toplumun nasıl şekilleneceğine dair ipuçları, Marx’ın ‘Fransa’da İç Savaş’ metninde de var. Marx’ın gerçek demokrasi tahayyülüne en yakın düşen alternatif toplumsal örgütlenme önerilerinin Bakunin, Kropotkin, Rocker ve Pannekoek tarafından tartışılan işçi konseyleri, anarşizm ve liberter sosyalizm olduğu kuşku götürmez.

Kağıt üzerinde kalmayıp, tarihsel olarak ayaklanma ya da geçiş dönemlerinde hayata geçen alternatif örgütlenme biçimlerinin ömürleri, bastırılmalarını engelleyecek gücü örgütleyemeden dağıtıldıkları için kısa oldu. 1871 Paris Komünü’nü, 1905 ve 1917 dönemi Rusya’sındaki işçi konseyleri ve “sovyet” sistemini, 1918 Almanya’sını ve 1936 İspanya’sındaki anarşist işçi sendikaları deneyimlerini hatırlayalım. Bunlar, tarihin tozlu sayfalarına ait maceralar değiller. Günümüzde Brezilya’da (Porto Allegre), Hindistan’da (Kerala), Avusturalya ve Arjantin’de, Meksika’nın Chiapas eyaletinde ve hatta Avrupa’nın çeşitli kent ve bölgelerinde farklı dozlarda da olsa siyasal ve ekonomik özyönetim şekilleri işliyor. Liberal kapitalist düzenin temsili demokrasilerini reddeden sol için bu tip örgütlenmeler dün olduğu kadar bugün de anlamlıdır dolayısıyla. Geçen hafta İstanbul ve Diyarbakır’da alternatif ekonomik vizyonunu anlatan Michael Albert’in çabaları da yine bu nedenle desteklenmeye değer.

Siyasal anlamda daha rahat tahayyül edebildiğimiz alternatif düzenin ekonomik ayağı çok daha karmaşık. Geleceğin toplumunda ücret sistemi olacak mı? Piyasa ekonomisinin yerini merkezi planlama mı alacak? Üretim kararları kim tarafından ve nasıl verilecek? Paylaşım ne şekilde olacak? En birikimli Marksistlerin bile kekeleyerek geçiştirdiği bu sorulara Albert yanıt bulma iddiasında. Türkçe’ye kazandırılan kitaplarının başlıkları, “vizyoner” olmaktan çekinmediğinin bir göstergesi zaten: “Geleceğe Bakmak: 21. Yüzyıl için Katılımcı Ekonomi” (Ayrıntı Yayınevi) ve “Katılımcı Ekonomi: Kapitalizmden Sonra Yaşam” (Aram Yayınları). Amerikanvari bir basitlikte yazılmış olsa da üzerinde düşünülmeye değer, hatta ister istemez düşündürücü önerilerle dolu olan bu metinler, Albert’in koordinatörlüğünü yaptığı ZNet internet sitesinde “ParEcon” başlığı altında dönen tartışmalarla da destekleniyor.

Katılımcı ekonomi

Kapitalizmin yabancılaştırıcı mekanizmalarına karşı Marx’ın 1844 ‘Elyazmaları’nda ifade ettiği toplumsal süreçler üzerinde tam hakimiyet ideali, gerçek bir bilgi toplumu ve gerçek otonomi gerektirir. Albert’in “katılımcı ekonomi” çözümü de bu yönde: Piyasanın mistik-ideolojik “görünmez eli”nin yerine Albert işçi ve tüketici konseylerini geçiriyor. Özel mülkiyetin olmayacağı bu düzende, en küçük işyeri ya da mahalleden bir endüstrinin ya da bölgenin tamamına kadar giderek büyüyen halkalar halinde örgütlenecek olan işçi ve tüketciler sürekli olarak bilgi alışverişi içinde olacaklar. Üretim türü ve miktarı, bu konseyler arasındaki iletişim ve pazarlıklarla belirlenecek. İnternet gibi imkanlara sahip olan günümüz toplumda bu idealin gerçekleşmesinin önünde teknik bir engel yok.

Halkın olgunluğundan ve eğitim düzeyinden kuşku duyanlara cevaben Albert, burjuva toplumunu adaletsiz ve elitist kılan güç mekanizmalarından kurtulmayı öneriyor. “Cahil halk” akibeti, kapitalist sistemin ürünüdür, doğa kanunu değil. “Uzman” kategorisini toplumdan tamamıyla silmeyi öngören katılımcı ekonomi alternatifi, eğitimi demokratikleştirdiği gibi iş bölümünü de demokratikleştiriyor. Her birey zamanının yarısını gelişmesine katkıda bulunan ve ego tatmini yaşayabileceği işlere, diğer yarısını da kol gücüne dayalı işlere ayırıyor. Albert buna “dengeli iş bileşeni” diyor. Bunu özendirmenin -ve toplumsal üretimi paylaşmanın yolu da, ücret sisteminin yerine geçecek olan “payda” sistemi. Daha çok fiziksel efor gerektiren işler ya da onur ve kişisel gelişim açısından en az tatmin olan işler, paylaşımdan en fazla paydayı alacak olan işler.

Verimlilik sorusuna Albert’in yanıtı şöyle: “Verimsiz olan kapitalizmin kendisidir. Kapitalizmde verimliliğin tek ölçütü kâr oranıdır. Verimlilik kaygısı yüzünden ziyan edilen kişisel enerjiler, toplumsal ilişkiler ve doğal kaynaklar hiç bir zaman hesaba katılmaz.” Eklenecek bir diğer argüman da şu olabilirdi: David Harvey’in çok güzel ifade ettiği gibi, zaman ve mekânı “sıkıştıran” ve zaman baskısını yaratan sistem kapitalizmin kendisidir. Zapatistalar, Meksika hükümetiyle ateşkes imzalama kararını altkonseylerin görüşlerini bekledikleri için altı günde vermişlerdi. Savaş ortasında bile bir karar altı gün bekliyebiliyorsa, katılımcı bir ekonomide de bekleyebilir. Bunun tersini düşünenler, kapitalizmin değerlerini ve kategorilerini ne denli içselleştirmiş olduklarını sorgulamayı deneyebilirler.

Yönetici ve uzman kadrosu olmayan, sınıfsız, piyasasız, maaşsız toplum modeli, elbette sadece bir model. Albert’in ve gerek ZNet’te, gerekse Dünya Sosyal Forumu’nda bu modeli geniş kitlelere sunan diğer aktivistlerin amacı, geleceğin toplumu konusunu tartışmaya açmak. Kanımca doğru bir varsayımdan hareket ediliyor: Devrim, kendi içinde bir hedef değil, bir araçtır. Hedefin kendisinin ne olacağı belirlenmedikçe, araçların ne olacağı ve arzu edilen dönüşüme hangi örgütlenme şekilleriyle varılacağı da sağlıklı olarak belirlenemez. Toplumsal hareketler, ereklerinin aynasıdırlar.

İstanbul-Diyarbakır

İstanbul’da ve Diyarbakır’da konuşan Albert’e yöneltilen sorulardaki farklılık üzerine bir not: İstanbul’da daha çok modelin işlevselliği ve detayları, Albert’in Marksizm içerisindeki yeri sorgulanırken, Diyarbakır’da ise epeydir süregelen katılımcı demokrasi, yerel yönetimler ve kent konseyleri tartışmaları, varolan pratikler üzerinden değerlendirilmiş. Ayrıca bölgesel ve küresel barış konusu gündeme gelmiş. Gerçek demokrasi kaygısının, Türkiye’nin neresinde ne kadar anlamlı olduğu aşikâr.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3895

Acılar tarifsizdir

16.06.2004

Acılar tarifsizdir – medya dışında. Her tür savaşta çok kötü bir sınav veren medyayla ilgili akla takılan noktaları takıntı haline getirmek dışında yapılabilecek en sağlıklı hareket, başkalarının da bunları takmasını sağlamak sanki. Bu yazı da onun için yazıldı.

11 Eylül hepimizin aklına kazıldı. Kabul etmek gerekir ki olay korkunçtu: şeytanca, dahiyane, teknolojik bir kabus, sinsice kurgulanmış bir felaket. Hepimiz karmakarışık bir tiksintiyle izledik, göz belleğimize kazıdık olayı. Bunda istisnasız en önemli rolü medya oynadı. Trans olana kadar izlediğimiz sahnelerden İkiz Kuleler’e yaklaşan uçaklar, temas anı, yangın ve kulede mahsur kalanların boşluğa atlaması ve beklenen son – kulelerin birer birer göçmesi, tonlarca beton, demir, cam, insan bedeni.

İnsan bedeni? Hayır, kuleden atlayanların siluetleri dışında insan bedeni görmedik. Sahiden de görmedik. Ama tasavvur ettik. Bedenlerin son anlarını gözümüzde yüzlerce, binlerce kez canlandırmamız için ekrandan bize sayısız mesaj gönderildi çünkü. Uçaklardan birindeki genç kadının son cep telefonu konuşması, sahneye tanık olanların dehşet dolu yüz ifadeleri, kuleler yıkılırken seyredenlerin çığlıkları, yakarmaları. Ekrandan gelen kodlar, kendi bedenimizi kurbanlarınkinin yerine koymamızdan da öte, en derin korkularımızı da harekete geçirerek birebir özdeşleşmemizi sağladı. Kah kurbanlardan biri oluyor, bedenlerimizde ateşin ve demirin acısını hissediyor, kah geride kalanlardan biri oluyorduk, ruhumuz acıyordu. “O sabah her zamanki gibi erken kalkmıştı. Önce İkiz Kuleler’deki şirketine uğrayıp sonra arkadaşıyla buluşacaktı. Ölüm onu 109. katta yakaladı.” Geride kalan eş ya da çocukların ağzından dinlediğimiz hikayelerde hepimiz bir an kendimizi bulduk, içimiz titredi. Normal yaşantıların hikayesiydi bunlar, aynen bizim gibi sabah işe gitmeye hazırlanan, kapıda eşini, çocuğunu öpen, “akşama görüşürüz” diyen normal insanların hikayesi. Güvence veren binalar, duvarlar arkasında kurduğumuz tekdüze hayatların bu şekilde dile gelmesiyle, ne denli kırılgan olduğumuzun yüzümüze vurulmasıyla oluşan farkındalık: yoksa hayatta insanın başına böyle şeyler de mi gelebilir? Normalliğimizin döngüsünde bastırdığımız tüm kabuslar bir an gerçek mi olabilir? Biz kendimizi bunlardan sakınmak için çaba harcamamışmıydık, kat kat bariyerler kurmamışmıydık? Anlatılar dile geldikçe dünyanın dört bir yanındaki normaller özdeşdeşleştikçe özdeşleşti, acıları anladık. Bizler, o acıları anladık.

Zap. Başka bir haber. Kanal değiştirmek bile gerekmez. Bir sonraki haber. Bir zenci kadın. Mülteci kampında çömelmiş boş gözlerle kameraya bakmakta. Yüzü gözü toz olmuş bir çocuğun yakın plan çekimi. Burnundan akan sümüklerin üzerinde bir sinek dolaşıyor. Kadın kısa cümlelerle bilmedik bir dilde anlatıyor: “Gerillalar geldi, köyümüzü yaktı. Biz de buraya kaçtık. Ortada kaldık.” Aynı boş gözlerle bakıyor, ses tonunda ne bir kırılma, ne de üzüntü ifadesi. Zap. Filistinli bir anne çığlık çığlığa dövünüyor. Ağzından tek bir sözcük çıkmıyor, sadece dövünüyor. Oğlu İsrail roketlerinin kurbanı olmuş, bedenini kanlanmış bir gazete kağıdı örtüyor. Bir ölü daha: bu hafta ölen Filistinlilerin sayısı toplam 16.

Üç ay, altı ay, bir yıl dinlediğimiz 11 Eylül hikayelerinin arasında 30 saniye, bilemedin bir dakika süren spot haberler. Ekrandan yansıyana verdiğimiz tepkiler: Afrikalı çocukların hepsinin burnu sümüklü müdür? Bu sineklerden kimse rahatsız olmuyor mu? Ölen Filistinli sayısı kaç? Onların evleri, çamaşır makineleri, sabahtan kalkıp hazırlanmalarını gerektiren bir işleri yok çünkü. Onlar sürekli acılarla yaşarlar. Anlatıya dönüşebilecek, temsil edilebilecek bir öznellikleri yok dolayısıyla. En azından bizim sembolik dünyamızın kodifikasyonlarına dokunabilecek hiç bir jestte bulunmuyorlar. Anlaşılan bunlar duygusuz.

Sloven düşünür Zizek’e göre, Dünya Ticaret Merkezi’ne dalan uçaklar, Batılı hayal alemini çatlatan bir Gerçek olarak görülmemeli. Üçüncü Dünya’nın acılarını TV ekranlarından seyretmeye alışmış, üstüste yığılmış insan bedeni spotlarını kanıksamış olan Batı bunları virtüel bir kurgu olarak izliyordu. Hergün yüzlerce kişinin AIDS’den, açlıktan ve iç savaşlardan öldüğü Afrika’da gerçek olan, Batı için TV ekranını birkaç saniye boyunca dolduran bir görüntüden ibaretti. Oysa 11 Eylül günü TV ekranında kalması gereken bir kurgu gerçek oldu. Alkolsüz bira ya da dekafeine kahve tadındaki Batı gerçekliğine yaraşır şekilde bu olay, Üçüncü Dünya’daki acıları çağrıştırmasın diye bedensiz olarak aktarıldı. Acılar anlatıldı, dağılmış beden parçaları gözlerden saklandı. Batı’yı Batı yapan öznellikti çünkü, beden değil.

İlginçtir ki medya Türkiye’de de, neoliberalizmden payını almış diğer tüm ülkelerde de, ısrarla aynı. 1991 Körfez Savaşı sonrası Irak dağlarını aşıp Türkiye sınırına dayananlar arasında Dohuk’lu bir kadının oradaki gazetecilere söylediği gibi: “Ben de sizin gibi her sabah dişlerimi fırçalarım, her gün duş alırım. Şimdi suya dokunmayalı dört gün oldu.” Benim acımı siz anlayabilirsiniz demeye çalışıyordu aslında. Medya için diş fırçalamayanların acılarını tarif etmek mümkün değildi çünkü. Hala da değil.

Kamu yönetimi reformuna doğru

07.03.2004

Yaygın basın ve medyada Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nın sunuluş biçimi yanıltıcı. Tasarı, iddia edildiği gibi Türkiye’de bürokrasinin daha verimli işlemesini, kamu hizmetlerindeki arkaikliğin ve aksakların düzeltilmesini öngörmüyor. Öyle olsaydı, hiç tartışmaya gerek duyulmadan toplumun her kesimi tarafından canı gönülden desteklenirdi. Dar görüşlü statükocular hariç, şeffaf, ademi merkeziyetçi ve gerçek anlamda katılımcı bir siyasal yapıyı arzu etmeyen yoktur herhalde. Ancak kamu yönetiminde reform öngören tasarı bundan ibaret değil, ki gözden kaçan nokta da bu. Detaylı incelendiğinde göze çarpan unsur, tasarının, küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu gibi gösterilen bir dizi düzenlemenin önemli bir etabı; özelleştirme, serbest kur politikası ve ekonomik liberalizasyondan sonra devlet-sivil toplum-özel sektör ilişkilerini yeniden tanımlayan bir “trend”in parçası olduğu.

1980 sonrasında dünya piyasalarına entegrasyon çerçevesinde IMF ve Dünya Bankası’nın desteği ve yönlendirmesiyle Türkiye’de “serbest piyasa ekonomisine” geçiş yaşandı ve bu yeniden yapılanma sürecinde bir dizi politika yürürlüğe kondu. Bu politikaların merkezinde ihracatı teşvik, özelleştirme ve finansal serbestlik yatıyor. Bu politikalar sonucunda tecrübe edilen ücretlerdeki düşüş, sendikasızlaştırma ve işsizlik toplumda gözle görülür ama sürpriz olmayan bir yoksullaşmaya yol açtı. Bu “ilk dalga” neoliberal politikalardan sonra ikinci dalga ise “kamu yönetimi reformu” adı altında, temel olarak kamu hizmetlerini özelleştirmeyi hedefleyen yasa tasarısı, 1990’ların başında gündeme gelmişti. Yasa tasarısının gerekçesinde, ikinci dalga hamlenin bir türlü hayata geçirilemediğinden bahsediliyor. Hatırlanacak olursa söz konusu dönem, “Kürt sorunu” çözümünün/çözümsüzlüğünün en yoğun yaşandığı dönemdir. Askeri çözümde ısrar edilmesi kamu reformunun ikinci dalgasının ertelenmesinin en önemli sebepleri arasında.

“Alternatif Nobel” ödüllü fizikçi ve çevreci Vandana Shiva’nın deyimiyle; “Küreselleşmenin piyasa köktenciliği açısından herşey metadır, her şey satılıktır. Kutsal bir şey yoktur, vatandaşların temel hakları yoktur, hükümetlerin temel sorumlulukları yoktur.” Dünyada taraftar topladığı oranda muhaliflerini de yaratan bu “trend”, kısaca ifade etmek gerekirse, “yönetimden yönetişime” geçme sürecidir. Süreci yönlendiren, geleneksel bürokratik devlet şeklinin geçerliliğini yitirdiği; devletin gayri resmi aktörlere, yani sivil topluma açılması gerektiği savıdır. Aslında bu sav, 1990’lardan beri OECD ve BM gibi kuruluşların, Anthony Giddens gibi akademisyenlerin ve daha birçoklarının gözlemlediği neoliberalizmin, bir kader gibi sorgulanmaksızın kabulüne dayanır. Küreselleşen dünya, devletlerin önüne çok karmaşık sorunlar çıkarıyor. Tartışmaların odağında şu sorular yatıyor: Ulus-devletin, kamu hizmetlerini tekelinde tutmaya devam etme kapasitesi var mı? Küreselleşme olgusu karşısında devlet, işlevlerini başarılı ve verimli bir şekilde yerine getirebilir mi? Yanıt “hayır”, çünkü küresel ekonomi artık devletlerin kontrolünde değil. Küreselleşme gerçekte sermayenin küreselleşmesidir; sermaye de randıman talep eder.

Yeni devlet

“Bildiğimiz devlet”, yani modern ulus- devlet fikrinin ortaya çıkışı, toplumsal kitlelerin “özgürlük”, “eşitlik” “kardeşlik” talepleriyle devrimler yaptığı, aynı zamanda da kapitalist birikim biçiminin kurumsallaşmaya çalıştığı döneme denk düşer. Bir yanda toplumsal faydanın (sınıfsız, sömürüsüz…) sağlanmasına yönelik ideallerdeki toplumsal işbölümü, diğer yanda ise tam da böyle olduğunu iddia eden fakat kapitalizmin kurumsallaşması için tasarlanan şiddet tekeline sahip bir mekanizma olarak devlet. Gelinen noktada mevcut devletlerarası sistem, ağırlıklı olarak ikincisine dayanır. Toplumsal mücadele ile tarihsel olarak elde edilen kazanımlar, küreselleşen kapitalizme ayak bağı olmaya başladığı oranda devlet de kendini dönüştürmek, yeniden tanımlamak zorunda bırakılıyor. Küresel ekonominin gittikçe devletlerin kontrolünden çıktığı dönemde, toplumsal mücadeleler güçlenmedikçe devlet, kapitalizmin bu yeni döneminde yeniden işlevlendirilecek.

Yeni devlet, yapısının işlerliğini ve etkililiğini düzeltmek yerine kendini metalaştırarak özel sektöre sunar. Devlet sorumluluklarını “topluma”, yani toplumun en organize ve maddi gücü en yüksek kesimi olan özel sektöre ihale eder ya da toptan devreder. Bu durumda devletin ve kamu hizmetinden faydalanan vatandaşın yeniden tanımlanması söz konusudur. Bunun ne anlama geldiğini tam olarak kavrayabilmek için, Kamu Yönetimi Tasarısı’nı (ya da benzer bir hedefin parçası olan üniversite reformunu) daha geniş bir bağlam içine oturtmak ve küresel bir kavram olarak kendini dayatmaya çalışan yeni devlet anlayışına bakmak gerekir.

Yeni Kamu İdaresi modeli bu mantıktan yola çıkarak, siyasi ve idari ilişkilerde piyasa yöntemlerini kullanmayı öngörür, performansa dayalı sözleşmeli personel uygulaması, rekabet, piyasa teşvik yöntemleri ve devlet denetimi dışına çıkarmayı (deregulasyon) işletme ilkeleri haline getirir. Yeni devlet bir şirket gibi yönetilmelidir; işlevi kamu hizmeti sunmak değil, “kolaylaştırıcı veya arabulucu unsur” olmaktır. Sosyal devlet kavramı anlamsızlaşır, bunun yerine “rekabet gücüne sahip devlet” kavramı gelir. Toplumsal fayda kavramının yerini ise ekonomik rasyonalizm söylemi alır. Vatandaş, hizmet talep eden bir “müşteri”ye dönüşür ve düşük maliyet, verimlilik ve performans temel ilkeler olarak ortaya çıkar. Kısacası devlet, metalaştırma aracı olmaya doğru itilir. Genel refahı maksimize etmek yerine, yatırımlarından kâr etmeyi güder. Kamu sektörü artık kamusal değerler üreten değil, sınırlı kaynakları işleten bir mekanizma olarak karşımıza çıkar.

Bu dönüşüm bizde ve dünyada “demokratikleşme”, “katılımcılık”, “şeffaflaşma”, “hesap verebilirlik” gibi çekici terimlerle donatılarak sunulur. İddia o ki, vatandaşlar artık devlet yönetiminde söz sahibi olabilecekler, yönetilmekten çıkıp, yönetişimin bir parçası olacaklar. Oysa devletin piyasa koşullarına bu denli açıldığı bir ortamda, piyasa aktörlerinin toplum örgütlerinden daha nüfuzlu bir konuma geleceğini bilmek gerekir. Yönetişim, devlet kaynaklarının kamu hizmetlerine yönlendirilmesini kısıtladığı oranda, bu hizmetlerin para musluklarının başındaki özel sektör tarafından üstlenileceğini görmek için özel bir düşünsel çaba harcamak gerekmez. Bu durumda, devlet-toplum – özel sermaye işbirliği olarak tanımlanan yeni dönüşümün aslında devletin, toplumu es geçerek, özel sermaye ile kurduğu işbirliği olduğu ortaya çıkar. Kısacası “devlet+toplum+özel sermaye” formülü, kamu ile toplum arasındaki farkın ortadan kalkması, toplumsal bütünleşme, ya da yeni bir toplum düzeni yaratma sonucunu değil, büyük olasılıkla “devlet+toplum+özel sermaye=özel sermaye” sonucunu doğurur. Bu gidişattan en kârlı çıkacak olan özel sermaye, en zararlı çıkacak olan da rekabet gücü olmayan, örgütlü bir mücadele içine giremeyen, özel hizmet satın alma gücü olmayan dağınık insan kitleleri olacak. Bunlar, yeni toplum vizyonunda katılımdan payını alamayacak ve devlet güvencesinden yoksun bırakıldıkları için artık “dışlananlar” kategorisine girecek olan kitlelerdir. Türkiye’de toplumsal kesimler daha önce de fiilen “dışlananlar” arasında olsa bile, TC Anayasası’nın 5. maddesi gereği “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri” kaldırma görevi olan devletin az da olsa güvencesine sahiptiler. Durumları iyileşmeyecek, aksine kötüleyecek.

Sorunlar yansıtılmıyor

Yaklaşık 20 yıldır bu süreçten geçmekte olan Batı ülkelerinde ortaya çıkan bazı sorunlar Türkiye’de hiç gündeme gelmiyor. Oysa OECD raporlarına bile yansıyan aksaklıklar arasında, kamusal faydanın üretimini yönlendirebilme ve denetleyebilme kapasitesi elinden alınan devletin, toplumsal süreçlere bütünlüklü bir vizyon sağlayamamasından dolayı kamu hizmetlerinde tutarsızlıklar ve dengesizlikler yaşanmaya başlanması vardır. Devletin küçülmesi ekonomik açıdan rahatlama sağlasa da, bu daha iyi yönetimi garantileyemedi. Kıta Avrupası’nda ademi merkeziyetçilik yerel demokrasiyi güçlendirmiş olsa da, yolsuzluk ve finansman sorunlarını azaltacağı yerde artırdı. Avustralya’da hizmetlerin devlet denetimi dışına çıkarılması yerel yönetimlerin daha verimli çalışmasını sağlamakla beraber, bakanlıkların yerelle bağlarını kopardı, bilgi akışını kesti ve merkezi hükümeti çaresiz bıraktı. Hesap verebilirlik bazı durumlarda artacağı yerde azaldı. Şirket yöneticisine dönüşen yerel ya da kurumsal idarecilerin, diğer idarecilerle rekabet içine girmesi ise, yeni iktidar ilişkilerinin gelişmesine yol açtı. Özel sektörün fonlarını çekebilme yarışı, diğer toplumsal kriterlerin gözardı edilmesi sonucunu doğurdu.

Üniversitelerin durumu bu gidişatın acı bir göstergesidir. “Akademik kapitalizm” olarak da adlandırılan bu süreçte öğretim üyeleri araştırmalarının finansmanını giderek özel sektörden karşılamak durumunda bırakılacak. Bu mantığa göre eğitim ve bilim de, diğer hizmetler gibi değişim değerine sahip birer metadır. Topluma maloldukları bedeli, topluma iade etmek zorundadırlar. Metalaşmanın gereği olarak da bu bedel, niceliksel olarak hesaplanabilmelidir. Bedelin miktarı piyasa tarafından belirlenir. Burada özel sektör ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Üniversitelerden araştırma talep eden ve hizmet karşılığı üniversiteleri finanse eden kesim olarak devletin yerini alır. Yukarıda da belirtildiği gibi, sivil toplum es geçilir, çünkü para muslukları özel sektörün elindedir. Üniversiteleri kaynak bulmaya itmek demek, gidecekleri adresi de önceden belirlemek demektir. Eğitim ve bilim, araştırma fonları, hizmet anlaşmaları, endüstri ile ortaklıklar, ve teknoloji transferleriyle özel sektör tarafından yönlendirilecektir. Ancak burada sorunlu olan, özel sektörün kaynak ayırdığı araştırmaların, uygulamalı, ticarileştirilebilecek, stratejik ve somut hedefleri olan araştırmalar olmasıdır. Araştırmaların değeri bilimsel ya da toplumsal kıstalara göre değil, kâr yaratma potansiyellerine göre belirlenmeye başlanacaktır. Yüksek öğretimin metalaştırılması, eğitimin dünya piyasaları mantığına tabi tutulması, eğitimin araçsallaştırılması demektir. Özgür düşünce ve tartışma ortamı olması gereken üniversiteler böylece, açıkça baskı uygulanmadan, alttan alta, hiçbir tepki uyandırmadan, piyasanın boyunduruğu altına sokulacaktır.

Bu gidişat kamuoyuna “dünyadaki yeni trend” adı altında doğallaştırılarak sunulmaya çalışılıyor. Yeni trend, piyasanın tüm toplumsal süreçlere hakimiyetidir aslında. Ancak tek tip düşünce karşıtları bile bunun somut olarak ne anlama geldiğini fark edemeyecek, piyasanın çeşitlilik, rekabet, verimlilik ve kalite getireceğine inandırılacaklar. Kamu yönetiminin özellikle Türkiye’de kesinlikle reforma ihtiyacı olduğu gerçeğini yadsımadan, tasarının içeriği ve genel gidişatla ilgili çekinceleri vurgulamak işte bu açıdan özellikle önemli.

Zeynep Gambetti/ Gökhan Gökçen/ Selgin Zırhlı
(Bu yazı Eğitim-Sen 6 Nolu Şube, Boğaziçi Temsilciliği çatısında, bir grup akademisyenin yaptığı okuma çalışmasının sonuçlarını özetlemek üzere hazırlandı.)

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=3168

Liberal felsefenin çıkmazları

31.08.2003

ABD imparatorluğunun ve artan yoksulluğun kabul edilemezliği, diyalog, çeşitlilik, kültürler arası iletişimin imkanları gibi, içinde yaşamakta olduğumuz dünyanın belli başlı sorunlarının 21. Dünya Felsefe Kongresi’ne belirgin bir biçimde yansımış olması ve bu konulardaki eleştirel tutumların medyada yer bulmuş olması kongreyle ilgili olumlu noktalar. Ancak o sekiz günün cezbedici heyulasına kendisini bütünüyle kaptırmadan, oturumları biraz olsun eleştirel bir mesafeyle takip edebilmiş olan herkesin ilk bakışta fark edeceği durum, felsefeye liberal bir siyasi aklın damgasını vurduğu olacaktı. Dünya problemleri karşısında felsefenin öncelikli ve en geçerli düşünsel ufkunun liberal paradigma olduğu, ya da en azından 21. Kongre’nin tercihinin bu doğrultuda olduğunu iddia etmek abartılı olmayacak. Başka düşünme olanaklarını görünmez kıldığı oranda bu tür bir tercihin, olumsuz anlamda ideolojik etkiler yarattığını da kabul etmek gerekir.

Dünya sorunlarını kendine ana tema seçmiş olan 21. Kongre’ye politik bir havanın hakim olması normaldi şüphesiz. Ancak bunun, politik ve felsefi düşüncenin bugün ulaşmış olduğu ufku yansıttığını söylemek maalesef mümkün değil. Ana oturumlar ve panellerin kayda değer bir kısmında politikanın, uluslararası ilişkiler alanında kurumlararası etkileşime, iç politikada ise ancak yönetimsel mekanizmalar yoluyla gerçekleşen bir etkinliğe indirgendiği söylenebilir. Yine buna uygun olarak demokrasi de, gerek bireylerarası, gerek devletlerarası, gerekse hükümetler ve vatandaşlararası prosedürel bir varoluşa hapsediliyordu. “Politik olan”ın ne olduğu konusu gündeme bile gelmedi. Hangi prosedürlerin demokratik ve adil olduğu konusunda kafa yorulması boşuna olmasa bile, konuya salt bu açıdan yaklaşmanın eksik olduğu kadar, en az iki açıdan sakıncalı olduğunu belirtmek gerekir.

Birincisi, felsefenin temelini oluşturan “düşünme” faaliyetinin ufkunun, yönetimsel-araçsal akla teslimiyetinin habercisidir ki bu durum

“düşünme”nin uğrayabileceği ciddi çarpıtmaların başında gelir kuşkusuz.

İlk dönem Frankfurt Okulu’nun “eleştirel düşünce” adını verdiği düşünce tarzı felsefeye, varolan kavramsal kalıp ve sistemleri sarsmak, hakim ideolojinin halkalarını kırmak, tekdüzeleşmiş pratikleri dönüştürmek misyonunu yüklüyordu. Adorno’nun negatif diyalektiğinde ifade edildiği gibi, düşünme faaliyeti iktidar yapılarına hizmet etmez; metafizik sistemler de kurmaz. Varolanı sorunsallaştırır sadece. Yegane işlevi, her an daralmaya yüz tutma tehlikesiyle karşı karşıya olan düşünsel ufuklarımızı ısrarla genişletmeye çalışmak, düşünsel kapalılığı engellemektir. Oysa kendini bilimselleştirdiğini sanan siyasal bilgiler, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasetle uğraşan felsefecilerin ufkunu yönetimsellik sorunuyla sınırlamayı başardı anlaşılan. Kongredeki en özgün felsefecilerden biri olan Gianni Vattimo’nun

da belirttiği gibi, metafizik doğruların çöküşünün ardından çoğulculuğun 20. yüzyıla damgasını vurması bekleniyordu. Ama tam tersine, hakim olan araçsal ve pragmatik zihniyet, demokrasiyle birlikte eleştirel düşünceyi de sönümlendirdi. Felsefeci artık iktidar yapıları içinde kendine rahat bir yer bulmuş, güçlü olana daha adil olmasını salık veren bir rejim danışmanı oluvermişti.

Liberal felsefi yaklaşımın ikinci sakıncası da toplumsal yalıtılmışlığı ile ilgili. Hakların tarihsel süreçler içerisinde çoğunlukla kanlı mücadelelerle elde edildiğini göz ardı eden felsefe, mücadelelerin de siyaset felsefesinin konusu olabileceğini, bu mücadelelerin öznelerinin kim olduğu ve nasıl yapılacaği konusunda söylenecek felsefi sözlerin bitmediğini anlayamaz. Önerebileceği yegane çözümün diyalog olması, egemen politika veya karar alma mekanizmaları dışındaki politik hareketliliklerin sunduğu felsefi olanakları gözden kaçırdığının göstergesidir. Sunumunda 30 bin dolar üzerinde yıllık gelire sahip Batılı’ları, gelirlerini yoksul ülkelerde açlıktan ölen insanlar için harcamadıkları gerekçesiyle “katil” olmakla suçlayan Peter Singer’in bu ilk bakışta diyalog merkezli değil de, gayet “somut” ve “pratik” kaygıların bir yansıması olarak görülebilecek tavrı ise, aynı düşünme tarzı içinde kalarak “radikalleşmek” istemesi nedeniyle, liberal paradigmanın politikayı düşünme biçiminin sınırlarını açıkça gösteriyor. Liberal felsefenin toplumsal eşitsizliklere dair en somut önerisi, 300 küsur yıllık sosyo-politik yapılaşmayı yok sayan bir “eli açıklık çağrısı” olmaktan öteye gidemiyor. Ötenaziyi savunan Singer’in kendisinin yıllarca yaşattığı Alzheimer’lı bir annesi ve 100 bin dolar üzerinde yıllık geliri olduğunu düşündüğümüzde, liberal felsefenin toplumsal olandan yalıtık insan tasavvurunun, bu tasavvur üzerine kurulu yöntem-bilimsel bireyciliğinin ve tarih üstü (amoral) “ahlâk”ının çelişkileri açığa çıkıyor.

Şık önermeler

Başka türlü söylersek, rasyonel bir diyaloğu veya bonkörlüğü çözüm yolu olarak öneren yaklaşımın hesaba katamadığı bir nokta var: Herhangi bir ütopyanın gerçekleşebilmesi için, kendi düşünsel ve pratik öncüllerinin, tedavi edilmeye çalışılan toplumsal hastalığın bir parçası olmadığının iyi belirlenmesi gerekir. Yaşadığı çağın sorunlarına verdiği yanıtı, o çağın hakim pratik ve söylemlerinin yapıbozumunda bulamayan düşünürler, dönüştürme potansiyeline sahip olmayan ama retorik açıdan “şık” gözüken önermeler yapmaktan fazla öteye gidememe riskiyle karşı karşıya kalırlar. 1844’te komünizmi geleceğin toplumu olarak tanımlayan Marx, o noktada durup hayatının geri kalan kısmını komünist toplum düzeninin ütopik detayları üzerine yazmakla geçirseydi, hiç kuşkusuz bugün adı sadece ansiklopedi sayfalarında anılıyor olurdu. Marx’ı kapitalizmin mekanizmalarını incelemeye yönelten öngörü, gerçekliğin ne olduğunu kavramadan ütopyasının nasıl vücut bulacağı hakkında bir şey söyleyemeyeceğiydi.

Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a gelen siyaset bilimci Craig Calhoun’un, Jürgen Habermas’ın iletişimsel akıl kavramını eleştirmek için kullandığı bir ifadeyle, felsefe camiası “sıkça yolculuk yapanlar kulübü sendromu”na (frequent flyer club syndrome) yakalanmış adeta. Felsefeciler zaten bu konuda ikna olmuş kendi benzerleriyle karşılıklı diyalog içine girebildikleri oranda dünya sorunlarının da aynen bu şekilde hallolacağı gibi bir illüzyona kapılıyorlar. Oysa bu fikirleri savunanlar yan salonlardan birine adım atsalardı eğer, kongrede İsrail ve Filistinlilerin birlikte katıldığı oturumların istisnasız hepsinde çıkan akıl almaz kavgalardan birine tanık olurlardı. “Benim adım Judy… yani Judith… yani Judea!” diyerek Filistinli konuşmacıya bağıran Yahudi felsefecinin çokkültürlülüğü pratikte yaşayabilmek şöyle dursun, teoride bile benimsemesi mümkün müydü? Yine aynı oturumda “Ben solcuyum, ama sizin kadar solcu değil!” diyerek İsrailli insan hakları savunucularından kendini ayrıştırma gereği duyan İsrailli kadın, felsefecilerin bile diyaloğa girmesini engelleyen neredeyse hayati bir aidiyet ihtiyacını gözler önüne sermiyor muydu?

Vahim bir hata!

Liberal siyaset felsefesi, serinkanlı diyaloğun siyasal kutuplaşmalarda neden mümkün olmadığını, siyasette kazanımların neye rağmen gerçekleşebildiğini kendisine konu edebilseydi eğer, belki günümüz iktidar yapıları, bu yapıların düşünme yeteneği üzerindeki etkileri, üretim ilişkileri ve pazar ekonomisinin rolü, toplumsal dinamikler, ideoloji ve kimlik sorunu üzerine birşeyler söyleyebilirdi. Üzerinde düşünülmesi gereken soru artık nereye varmak istediğimiz değil, varmak istediğimiz yere neden varamadığımızdır. Bu tür bir çaba, anayasal hakları, insan haysiyetini ve yaratıcı emeği yokeden gerçeklerle “olduğu gibi” yüzleşmenin

olanaklarını araştırmak anlamına gelecektir. Ve bu tür bir yüzleşme çabasının politik felsefeye kazandıracağı prensip şu olabilir (ki bu hiç de azımsanacak bir kazanım olmaz). Hakikat her zaman prosedürel, yönetimsel ve diyalojik kalıplara sığmayabilir; ama bu durum onun siyasi ve felsefi mahiyetini zerre kadar azaltmaz.

Son bir örnek verecek olursak, “İnsan Hakları, Devlet ve Uluslararası Düzen” başlıklı oturumun ABD’yi eleştiren tonu Şeyla Benhabib tarafından fazla bulunarak, “vahim bir hata” olarak nitelendi. Oysa bu oturumda ne pazar ekonomisini, ne de siyasal liberalizmi sorgulayan olmuştu! Hatta önerilerin fazlasıyla ılımlı, fazlasıyla G-8 ülkeleri yönetenlerine hitab eden ve onlara makul görünme kaygısı taşıyan öneriler olduğu söylenebilir.

Felsefecilerin yönetenlere danışmanlık yapmaktansa, yönetilenlere arkadaşlık yapmak yönünde siyasi ve ahlâki bir tercihte bulanabileceği umuduyla…

Zeynep Gambetti / Refik Güremen

http://www.radikal.com.tr/radikal2/liberal_felsefenin_cikmazlari-870448

Türkiye hükümeti, medyası, uzmanları

30.03.2003

Türk kamuoyunda ekseni savaş öncesinde, ABD ile pazarlık süreci devam ederken kendiliğinden oluşan bir tartışmanın ana hatları şunlardı: Türkiye’nin Irak savaşı konusunda aylardır yürüttüğü siyaset, tam bir kararsızlık örneğiydi. Türkiye safını seçmeyi bilememiş, kimin yanında siyaset yapması gerektiğini belirleyememiş, savaşa karşı olup olmadığına tam olarak karar verememiş ve kapalı kapılar ardında vermiş olabileceği taahhütleri yerine getirememişti. Dolayısıyla “büyük müttefikimiz” ABD’yi hayal kırıklığına uğratmıştık. Hükümete satır aralarında yöneltilen eleştiri, siyasal öngörü yoksunluğu ve beceriksizliğiydi. Diplomasi yapacağım derken at tüccarlığı, pazarlık yapayım derken oyunbozanlık yapan bir Türkiye siyasetten sınıfta kalmıştı.

Belirli bir paradigmadan bakıldığında, yani siyaseti çıkar ilişkileri olarak değerlendirdiğimizde, kesinlikle kınanabilecek olan Türkiye, asıl başka bir açıdan sıfırı hak ediyor. Türkiye, hükümetiyle, medyasıyla, televizyonda saat başı beliren eski diplomatları, emekli kurmayları ve ‘uzman’ gazetecileriyle mutlak bir ilke yoksunluğu içinde olduğunu da gösterdi. Hükümetin beceriksizliği, ABD’deki think-tank’lerin Türkiye versiyonu olan ve bir işte birkaç yıl çalışmış olmakla konunun uzmanı olunabilineceğini sanan bir ‘medya akademisi’nin ufuksuzluğunun doğal bir yansımasıydı adeta. Düşünen toplumun düşünen liderleri ibaresinden alabildiğine uzak, kısıtlı paradigmalara sıkışıp kaldığı için farklı bir dil konuşamayan, alternatif üretemeyen, ama en önemlisi hiçbir kuramsal ya da bilimsel derinliği olmayan laf üretme mekanizmalarımız, Herbert Marcuse’ün “Tek Boyutlu İnsan”ında anlattıklarını anımsatmıyor değil. Marcuse’ün 1964’teki tezi, Amerikan toplumunun, yönetiminin ve sosyal bilimlerinin SSCB’deki kadar biteviye ve ufuksuz olduğuydu. Konformist, araçsal mantıktan başka herhangi bir ussallığı olmayan, klişelerden oluşan totaliter dilin SSCB’de olduğu kadar ABD’de de eleştirelliği dışladığını, iktidarla yüzde yüz özdeşleşmeye yol açtığını göstermekti amaç. Orwell’in tabiriyle Big Brother’ın bakışını içselleştiren ve ‘Savaş barıştır’ derken kendiyle çeliştiğini anlamayacak kadar kimliksiz, çelişecek özgün bir ‘ben’i bile olmayan insanlar yığını, fonksiyonel-pragmatik bir dünyada günlük devinimlerinde ne denli isabetli ve derinlikliyse, AKP hükümeti ve medya akademisi de o denli isabetli ve derinlikli.

Siyaseti çıkar ve güç paradigmasına sıkışmaktan kurtaran farklı bir siyasal anlayış belirlersek eğer, kendimizle çelişmemenin yegâne yolunun genellenebilir ilkeler üzerinde siyasal tavır belirlemek olduğunu anlarız. Çıkar siyasetini Bush yönetimi dahil olmak üzere savunanlar, haklılığı göreceli kılıyor olduklarının farkında bile değiller. Eğer bugün Iraklıların ölümü, ABD’nin haklı bulduğu gerekçelerden dolayı meşru olursa, dün ikiz kulelerdeki Amerikalıların ölümü El Kaide’nin haklı bulduğu gerekçelerden dolayı meşru olur. Eğer meşruiyetin ilke ve kuralları genellenemezse, yani kişisel ve konjonktürel çıkarların ötesinde bir kıstas bulunamazsa, herkes kendi davranışını meşru sayacak ve meşruiyet tamamiyle görecelileştirilecek. Avrupa’yı Bosna’ya müdahale edemedi diye eleştirenler, Çeçenistan’da Müslüman ölümlerine karşı çıkanlar, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını kınayanla, kendileri farkında olmasalar bile, genellenebilir birtakım ilkeler üzerinden konuşuyorlar. Baskı ve zulmün istenebilir olmadığını (hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında), güçlü bir ordunun güçsüzleri ezmesinin doğru olmadığını (hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında), ulusal ve uluslararası sorunları çözmenin en iyi yolunun savaş değil, uzlaşma olduğunu (her zaman ve her koşul altında) ilke edindiğimiz için bunlara karşı çıkabiliyoruz.

Girdi-çıktı meşruiyeti

BM desteği olmadan; müfettişler henüz işlerini bitirmemişken, beklemeye vakit varken, Irak’tan ABD’ye yönelik hiçbir saldırı gelmemişken, dünya kamuoyu bu savaşa bu kadar karşıyken, üstelik ortada petrol rezervleri konusu varken, savaşın barış ve özgürlük adına yapıldığına kimse inanmadığına göre, ABD’nin savaşına, “en büyük müttefikimiz” olduğu ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta korunacak bir çıkarı olduğu için onay verenler tam olarak neyi onayladıklarının farkındalar mı acaba? Savaşa çeşitli nedenlerden dolayı karşı olunabilir, ancak bu nedenler genellenebilir olmadığı sürece, yani istisnalar mümkün olduğunca daraltılmadıkça, bir “girdi-çıktı meşruiyeti” yaratmaktan ileri gidilemez. “Çıktığından çok giriyorsa meşrudur” demek (Türkiye’ye girecek dolarlar örneğinde olduğu gibi), savaşı o günün koşullarında, kısa veya uzun vadeli tahmini çıkarları gözetmek üzere alınan bir karar haline getirir. Bunun en büyük sakıncası, o çıkarların hakikaten ülkenin çıkarları olup olmadığını asla garantili bir şekilde tespit edememek ve yanılgı durumunda yarar umarken zararla karşılaşmak değildir – ki bu ihtimal de asla unutulmamalı. “Girdi-çıktı meşruiyeti”nin asıl büyük sakıncası, bu kararı alan ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerinin zararına işleyecek bir kuralsızlık sürecine girilmesidir. “Girdi-çıktı meşruiyeti” haklı savaş/haksız savaş ayrımı yapılabilmesini olanaksız kılar. TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın da dediği gibi, “Haklı olduğum için güçlüyüm” ibaresi, “Güçlü olduğum için haklıyım” ibaresine dönüşür.

Göreceli olmayan, zaman içinde değişmeyen, tüm ulusların ve kültürlerin üzerinde hemfikir olduğu bir meşruiyet zemini bulma çabası işte bu yüzden anlamlı ve hatta zorunlu. Böylesi bir zeminin kurulabileceği tek yer (Dünya Sosyal Forumu’nda oluşan alternatif konsensüsün farklı bir dünyanın ilkesel zeminini kurma yolundaki adımları somutlaşıncaya kadar) BM’dir. BM’de hazırlanan uluslararası hukuk kuralları, istisnasız her ülkenin uyması gereken, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip bükemeyeceği kurallardır. BM olmazsa ya da itibarı zedelenirse, Antik Yunan’dan beri varolan realist-çıkarcı görüşün buyurduğu gibi, güçlü olan çıkarını korurken, güçsüz olan kimliğini ve siyasetini başkalarının “kucağında” oluşturmak ve kaderine razı olmak zorunda kalır. Kaderci olanlar, kaderciliğin kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğunu anlamalılar.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve özellikle internet sayesinde küresel bir kamu alanı yaratılmasıyla bundan böyle kaba çıkarcılık üzerine kurulu politikalara dünya kamuoyunun izin vermesi için hiçbir gerekçe kalmadı. Uluslararası ilişkilerin ortak ilkeler ve dayanışma eksenine oturması için gerekli zemin hazırlandı. Bu zemini yıkmaya çalışan, nefs-i müdafa ilkesinin yerine savaş gerekçesi olarak tehdit unsuru oluşturma potansiyeli taşımayı yeterli sayan devlet, insanlık tarihinde nükleer gücünü kullanmaktan çekinmemiş olan yegane devlettir ABD. O halde istisnasız her ülke için güvenli bir dünya yaratmanın yolu, Bush yönetimi kadar haysiyetsiz, güvenilmez ve saldırgan bir “müttefik”in dilini hiç sorgulamadan kullanmak değil, ilkeli siyaset örneklerini çoğaltarak ve barışçıl bir baskı gücü yaratarak, hiç yoktan çıkarılmak istenen yeni dünya savaşlarını engellemektir.

Ama eğer bu yazılanları illa da çıkarlar dilinden ifade etmek gerekirse (ki birçoğuna hitap etmenin başka çaresi yok), ilkeli bir siyaset gütmekle ABD’yi “kaybetmenin” Türkiye’ye zarardan çok yarar getireceği bilinmeli. Bırakalım ilkeli bir siyasal irade sergilediğimiz için “müttefiklerimiz” bizi kaybetmekten çekinsinler, Meclis’te aldığımız demokratik kararları değiştirmek için antidemokratik baskılar uygulayamasınlar, ekonomik güçsüzlüğümüzden her fırsatta faydalanmasınlar.

Üstelik böylesi bir dönüşümü başarabilirsek, boş laf üreten bir toplum olmaktan çıkıp gerçekten tartışan bir toplum da olabiliriz – ki bu küçümsenecek bir kazanım değil.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2112

11 Eylül’ü anlamak

25.10.2001

Bir buçuk aydır sabah akşam yaptığımız bu. Ne oldu, neden oldu, bundan sonra ne olacak ? Ve hatta, olan kime oldu ? 11 Eylül’ün aktörleri kimlerdi, bundan sonra sahnede hangi aktörler olacak ?

Washington’un akademik-askeri-ekonomik beyin takımının yanıtları malum. Pozitivist siyaset biliminin ezici ağırlığının hakim olduğu bakış açısına göre, 11 Eylül bir « anomali »dir. Terörist saldırının nedeni, kültürel veya toplumsal (hatta bireysel) patolojilerdir. Saldırı, Washington’daki uzmanların stratejik birtakım hatalar yaptıklarını, örneğin biyolojik silahlar üzerinde kafa yorarken havaalanı güvenliği gibi önlemleri düşünemediklerini gösterir. ABD’nin özgürlüğün ta kendisi olduğu kuşku götürmez (sistemsel-fonksyonel kuramlar bunu kanıtlamıştır). O halde, ABD meşru müdafa hakkını kullanır ve uzmanların gözetimi altında hem çıkarlarını korur, hem de terörü yener. Uluslararası alan da stratejik dengeler alanı olduğuna göre, ABD yeni dengeler kurar ve kendini yeniden güvence altına alır. Bu dengelerin nasıl kurulacağı konusundaysa, uluslararası ilişkiler uzmanlarına başvurulur, onların geleceğe dair bilimsel tahminleri üzerinden hareket edilir. Dengeler nedir, hangi stratejik adımlar atılabilir, başarının fizibilitesi nedir cinsinden sorulara yanıt aranır.

Peki eleştirel söylem ne yapar ? 11 Eylül’ü anlama konusunda farklı yaklaşımları oldu. Bunları realist, marksist, yapısalcı ve normatif başlıkları altında toplayabiliriz. Normatif yaklaşım, aklı başında herkesin paylaştığı haklı sitemlerden oluşmakla birlikte, « olan »ın analizini yapmaktansa, « olması gerekeni » anlatmaya çalıştığı için akademik anlamda analiz sayılmaz. Farklılıklarına rağmen, « olanı » inceleyen diğer üç yaklaşımın ortak paydası ise – şaşırtıcı olan da bu zaten – bir çeşit determinizm. 11 Eylül’ün şokunu atlattıktan hemen sonra, yani ertesi günden bu güne dek yapılan analizlerin hepsi aynı şeye işaret ediyordu : dünya değişecekse bile realist çizgi ekseninde değişecek. Çok daha kültürel veya yorumsal (hermeneutic) araştırmalar yapanlar bile uluslararası ilişkiler sözkonu olduğunda realist oluverirler. Uluslararası ilişkilerde hala Soğuk Savaş dili ve kuramları hakim, yeni bir yöntem ya da kuramsal çerçeve gelişemedi. İşte ABD’nin çıkarları, işte tehdit unsurları, işte yapısal ya da konjonktürel sınırlamalar. Bir takım kutuplar ekseninde düşünce üretilir, kutup terminolojisi sorgulanmaz. Devletler, uluslararası alanın baş aktörleridir ve bir takım stratejilere ve şartlara göre devinirler. İç ve dış dinamikler mekanik bir evren anlayışıyla incelenir. Determinizm olarak adlandırılan duruşun söyleminin hiç de azımsanmayacak ampirik ve teorik dayanakları vardır. Dolayısıyla kaderciliğe ya da basit bir altyapı/üstyapı sorunsalına indirgenemez.

Ama sorun, determinist bir dünyada 11 Eylül’ü anlamanın ne işe yarayacağıdır. Anlamanın bir amacı, dünyayı ve toplumsal ilişkileri anlamlandırmak olabilir. Anlama kavramsal ve algısal berraklık sağlar, bir takım ilüzyonları dağıtır, bireysel ve toplumsal hayatın kurgusunun daha sağlam temellere oturmasına aracılık eder. Ancak dünyanın iyileşeceği yolunda bir işaret olmadan dünyayı anlamanın, onu anlamlandırmayacağı, tam tersine anlamsızlaştıracağı da bariz. Öyleyse dünyayı anlamak, dünyanın gidişatını bilmek, bu gidişata karşı iradevi hiçbir şey yapılamayacaksa ne işe yarar ? Determinist analizler, 11 Eylül’ü anlasak da anlamasak da başımıza gelecek olanlara karşı kendimizi daha iyi korumamızı mı sağlar ? Şahinlerin güçleneceğini, eskisinden niteliksel anlamda hiç de farklı olmayan yeni bir dünya düzeni kuralacağını, bir takım farklı kutupların oluşacağını bilmek kimin ne işine yarar ? Eğer bunlar gerçekten kaçınılmazsa, neden siyaseti anlamakla vakit kaybetmek yerine daha yapıcı işlerle uğraşmıyoruz?

Soruyu şu şekilde sormak da mümkün : ABD’nin kurallarını kabul etmeyenlerin determinist analizi kime çıkar sağlar ? Yanıt basittir : statükodan ve statükonun gelecekteki halinden yarar sağlayacak olanlara.

Çeşitli yaklaşımların içeriğini açarak bunu daha iyi gösterebiliriz. Sanırım Amerikalılar dışında herkes 11 Eylül’ün çarpık bir globalleşme sürecinin, ABD’nin sağlıksız ve ben-merkezci dış politikalarının, bu çarpıklıklardan beslenen radikal İslam’ın taraftar kazanma stratejisinin acı meyvesi olduğu konusunda hemfikir. 11 Eylül bir dönüm noktası mıydı değil miydi ? Olmadığı iddialarının dayanak noktaları farklı. Bir kez, ABD dış politikasının ne olduğu gayet açık. Latin Amerika politikasından tutun, Irak’a uygulatmakta direndiği ambargoya kadar dünyada estirdiği « terör » malum. Afganistan bombalanmasında değişen bir durum söz konusu değil. ABD, Birleşmiş Milletler gibi demokratik olabilecek bir kuruma dünyada söz sahibi olma hakkını zaten tanımamıştı, bundan sonra da tanıması için hiçbir sebep yok. Ya da ancak çıkarlarına uyduğu ölçüde tanır. Realist açıdan bakıldığında çizilecek tablo, « ütopist » olarak adlandırılabilecek birçok insanın bugüne dek verdiği mücadele sonucu edinilen kazanımın sıfırlanacağı. Uluslararası alanda idealizm savunucuları, « sil baştan » gibisinden gayet moral bozucu bir durumla karşı karşıya kalacaklar. Ve hatta bugün onlara, « Biz size dememişmiydik ? » demenin de tam sırası. Marksist açıdan bakılacak olursa, kapitalizmin beşiği Amerika, sistemi pazarsızlığın verdiği bunalımdan kurtarmak için ya savaş açacaktı, ya da yeni bir ekonomik düzen kurmaya çalışacaktı. Şimdi savaş açmayı uygun gördü, yarın birtakım ekonomik düzenlemelere de gidebilir. Kapitalizm dönüşüme uğrayacak, düzenin temeli olan yayılmacılığa yeni kisveler bulanacak. (Tabii, burada bir sorun var, Marksist analiz kapitalizmin kendi yarattığı krizleri aşma kapasitesinin Marx’ın sandığından daha yüksek olduğunu teslim etmiş ve devrimi başka bir bahara ertelemiş gibi gözüküyor. Fukuyama şimdilik haklı sanki.) Yapısalcı açıdan ise, ABD’yi yönetenler kendilerini sorgulamayacaklar, sorgulasalar bile gidişat değişmez çünkü yapılar bilinçli olarak değiştirilemez. Dünyanın en güçlü devleti ABD bile, ekonomik-siyasi konjonktürün piyonudur. Değişimi yapılar dayatır, insanlar değil.

Bütün bu görüşlerin, gerçeği doğru tasvir etme gibi bir iddiası var, ama aralarında tam da anlaşamamaları, kimsenin öbürünü tam da ikna edememesi, en iyimser deyişle, her birinin “gerçeğin” sadece bir bölümünü aydınlatabildiğini gösterir. Birleştikleri nokta ise, pratiklerin söylemlerle beslendiğini, pratiğin tek başına belirleyici olmadığını, iradeye bağlı olsun ya da olmasın, söylemin de belirleyici olduğunu unutmaları. Uluslararası ilişkilerde zaten bunu dikkate alan bir kuram da geliştirilemedi. Normatif olmayan analizler, varolan pratikleri destekleyici söylemler haline gelme riskinden kendilerini koruyamazlar. Sorun, medyasından akademisine herkesin, bilerek ya da bilmeyerek ama cümleten, ABD’ye ya da dünyayı paylaşmak isteyen diğer ülkelere “kapitalizmi dönüştürün, altyapısını da kurun,, realist çıkarlarınız şunlardır, bölgesel dengeler şunlardır, ona göre davranın ha !” cinsinden akıl vermekte olduğu da değil aslında. Sorun, determinist analizlerin birer “self-fulfilling prophecy” (kendi gerçekliğini yaratan kehanet) haline dönüşme potansiyeli içerdiği. Müdahale amacı gütmeyi normatif olduğu için dışlayan bir duruş, pratikleri ve söylemleri besleyerek dönüşümü engeller. Eleştirel ama realist olacağım derken dozunu ayarlayamaz ve statükoyu onaylar. Bu, statükodan çıkarı olanların yararına işler, çünkü gelişmeler konusunda bir fikir oluşturmak için uzman görüşüne başvuran bir dolu insana da “gerçekliğe” müdahalenin fayda etmeyeceği mesajını verir. Dolayısıyla “gerçeklik” tırnak içinden çıkabilir ve uzmanların öngördüğü biçimi aynen alabilir.

Fanatik çevreler salt normatif söylemleriyle taraftarlarının dünya görüşünü nasıl belirliyorlarsa, akademik ve eleştirel çevreler de bilimsel kuram olduğuna inandıkları söylemlerle kendilerini dinleyenlerin dünya görüşünü belirlerler. Bilim ve uzmanlık kendi ideolojisini ve pratiğini yaratır. Gerçeğin tam olarak ne menem birşey olduğu konusunda insanlık aklı kesin bilgi üretmekte pek de başarılı değil aslında – ki bu salt sosyal bilimler alanında değil, doğal bilimlerdeki paradigma tartışmalarında da belirir. Hangi yaklaşımın daha haklı olduğunun, geleceği doğru tahmin etme kapasitesinden anlaşılacağı umulur. Şöylesi bir kaygı da pek duyulmaz: bir şeyin “gerçekten” öyle olduğunu bin kez tekrarlarsanız, o şey gerçekleşir – siz de ne güzel tahmin etmişim diye kendi kendinizi aldatırsınız.

Öte yandan, normatif söylem de eleştirilebilir. Bilimsel olmadığı; diğer söylemlerde gizlenen siyasal tercihlerin apaçık ortaya konmasının analizi sulandırdığı; yüzyıllardır realist eksende devinen tarih üzerindeki etkisinin çok cılız olduğu; globalizm karşıtı gösterilerde olduğu gibi realizmi güçlendirdiği ve hatta birtakım güç odaklarının baskılarını arttırmaları için bir bahane oluşturduğu. Dünyada iktidar tarafından kendi çıkarı için kullanılamayacak hiçbir duruş yoktur şüphesi de yabana atılamaz. Ayrıca günümüz dünyasına yaklaşık 150 yıldır hakim olan söylemlere karşı sesini çıkaracak idealistlerin sayısı moral bozucu derecede azdır.

Yine de dünyayı bir şekilde “iyileştirme” gibi bir kaygı meşruysa, bunun hep bir ağızdan statükoyu besleyecek analizler yapmakla olamayacağı belli. Analiz iradenin etkili olabileceği alanları belirlemeli, ideoloji eleştirisi yapmalı, dönüşüm olasılığını pratiklerden çıkartmaya çalışmalı. Savaşı durduramasa bile hiç değilse ilkesiz pratiklerin meşruluğunu kösteklemiş olur. En azından ilkesizliği desteklememiş olur, ki bu da bir başarıdır. 11 Eylül’ü bir dönüm noktası haline getirmek için belli bir bilimsellik anlayışından sıyrılmak gerekir belki de.