Başımıza gelene yaraşır olmak

13.04.2014

Judith Butler bir metninde, öpüşen iki erkeğin fotoğrafının Hollanda’da yaşayan Müslümanların vatandaşlık başvurusunda medeniyet testi olarak kullanılmasını eleştiriyor ve soruyor: özgürlük hangi koşullar altında baskıcı hale gelir?[i] Toplum tarafından ezilen bir grup nasıl olur da yabancı düşmanlığının aracı olabilir? Butler’a göre bu paradoksu yaratan, özgürlüğün belirli kültürlere, dinlere, ırksal özelliklere ve aidiyet yapılarına içkin olduğu yanılgısıdır. Batılıların kendiliğinden “medeni” olduğu, eşcinsellerin kendiliğinden demokrat olduğu gibi kanılar, tersi yönde de işlemeye yatkın olurlar. Bu şekilde düşünenlerin Müslümanları kendiliğinden homofobik, Arapları kendiliğinden fanatik olarak kurgulaması hiç de şaşırtıcı değildir. Edime değil de kimliğe olumlu değer atfetmek, olumsuz değerlerin de yine edimde değil, öteki kimliklerde toplandığı algısını yaratır.

Kimliğin parti aidiyetine dönüşmesi işi karmaşıklaştırıyor. Türkiye’de bugün birçok siyasi partinin kimlik ekseninde siyaset yapması (örneğin AKP’nin Müslümanlar, CHP’nin Türk/laik/Kemalist elitler, MHP’nin etnik Türkler, BDP’nin de etnik Kürtlerle eşitlenegelmesi) siyasetteki bölünmelerin daha yoğunluklu olarak yaşanmasına yol açıyor. Siyasal olan parti aidiyeti ile sosyo-kültürel grup kimlikleri içiçe geçiyor. Partiye sadakat ile kimlik grubuna sadakat arasında doğrudan ilişki kuruluyor. Yine Türkiye gibi hısım ve yöre aidiyetlerinin önem taşıdığı toplumlarda parti-kimlik-hısım katmanlarının birbirini besleyerek güçlendiği söylenebilir. Partiler, organik bağların siyasal alana taşınmasına veya buradaki ilişkilerin organikleşmesine hizmet edebiliyorlar.

Bu giriftlik, partinin nasıl bir aidiyet yapısı olarak kurgulandığına göre değişebiliyor. Eğer parti “örgüt” niteliği taşıyorsa, yani devrimci veya silahlı bir mücadele veriyorsa, gizlilik düsturu, liderlerin iradesine uyma ve tek vücut olma hali elbette ki hayati bir önem taşır. Zira olağanüstü koşullar altında verilen ölüm-kalım mücadelesinin bir gereği, eylem ve düşünce modalitelerini önceden belirleyen, içerisi ve dışarısı arasındaki sınırları keskinlikle çizen bir “irade siyaseti” yapmaktır. Ama Türkiye’de siyasal partilerin normal koşullar altında bile “irade siyaseti” modelini yeniden ürettikleri görülüyor. “Milli irade” söyleminin baskın olduğu bir ülkede bu pek de şaşırtıcı değil.

Siyasal partiler hem seçmenin taleplerinin seslendirilmesi, hem de toplumsal mücadelelerinin kontrol altına alınmasını sağlayan aygıtlardır. Tıpkı diğer kurumlar gibi siyasal partiler de hem kolaylaştırıcı, hem de disiplin edici mekanizmalardır. Normallik ve anormallik arasındaki sınırı belirler; bedenler üzerinde kontrol uygularlar. Bu tahakküm anlamına gelmez. Disiplin, bedenleri belli normlara tabi tutarken aynı zamanda muktedir de kılar. Partiler ve belediyeler, Kürt hareketi örneğinde çok net olarak görüldüğü gibi, alan açma açısından son derece önemlidir. Ancak alternatif ve özgürleştirici olduğu iddiasıyla yola çıkanların bile ne yazık ki parti-kimlik-hısım modelinden ve irade siyasetinden arınamadıkları anlaşılıyor. 30 Mart seçimlerinin açığa çıkardığı gerçeklerden biri de bu. Melezleşerek kapsamak yerine homojenleştirerek dışlama refleksi gayet güçlü bir şekilde dışavurmuş durumda. Butler’ın bahsettiği sınama halinin bir benzeri seçim öncesi ve sonrasındaki demeç ve yazılara yansıdı. Kendi doğrularını gayet özcü bir yerden “iyi, doğru ve güzel”in ta kendisi olarak kuranlar, başkalarının örtük kimliklerini, gizli saklı soykütüklerini, asli aidiyetlerini ifşa eden turnosol kağıdı rolünü oynamaya talip oldular.

30 Mart göstermiştir ki, başta AKP ve CHP olmak üzere tüm partilerin kendilerini ötekilerden kalın çizgilerle ayıran söylemleri, kimlikler arası geçişkenliğe, örtüşme ve arafta olma hallerine mahal bırakmamaktadır. “Ya bizdensin, ya da onlardan” zihniyetinin çeşitli türevleri peydah olmuştur. Arafların reddi demek, herhangi bir söz ve edimi, hiç bir gri alan ve nüans nüvesi bırakmaksızın aşırı kutuplardan birine eklemlemek demektir. Kişinin ne ifade etmeye çalıştığına bakılmaksızın anahtar kelimeler aracılığıyla varılacak hükümler cepte hazır bekletilir. Kişi “x” diyorsa filan partiyi destekliyordur; “y” diyorsa falanca partiye tümüyle ihanet etmiştir; “z” diyorsa fabrika ayarlarına geri dönmüştür. Tüm Türkiye’yi kucaklayacak yepyeni bir siyaset öneren partilerin bile bu dışlayıcı dili yeniden üretiyor oluşları, sistemi ayakta tutan ilişki ve eylem biçimlerinin ne kadar yaygın olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sistem içi mücadeleye soyunup da kapsayıcı olabilmek mümkün müdür sorusunu sormak bu yüzden fevkalade önemli. Oy toplama yarışı esnasındaki propagandanın içeriğinin “demokratik” olması, biçimsel veya somut anlamda alternatif bir siyaset üretiliyor olması anlamına gelmez. Lider retoriğinin veya sembolizmin ağır bastığı kongre ve kampanyaların, diğer parti seçmenlerinin düşmanlaştırıldığı veya aşağılandığı atışmaların siyaset yapma tarzı açısından bir “alternatif” teşkil edemeyeceği açıktır. Kendinden olmayanı ötekileştiren veya kategorik olarak dışlayan, farklı sesleri hınçla bastıran, bunları dile getirenleri tarihsizleştirerek itibarsızlaştıran, kime oy vereceği üzerinden insanları damgalayan bir seçim yarışına kapılıp da kirlenmemek mümkün değildir. Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi ve muhafazakar partiler statükoculuğu nasıl yeniden üretiyorlarsa, statüko karşıtı gruplar da alternatif siyaset yolları ararken varolan antagonizmaları, ahlakçılığı, bipolar karşıtlıkları, linç kültürünü, içerisi/dışarısı arasındaki sınırları yeniden üretme refleksinden muaf değiller.

Siyasal parti araç mıdır, yoksa amaç mı sorusunu bir kenara bırakırsak (ki bence sadece bir araçtır), “alternatif” yaşamı bir siyasi parti etrafında örme arayışının epey “sistem içi” ve hatta “stratejik” önkabullere dayandığını kabul etmek gerekir. Siyasi partilerin halkların kendi kaderini tayin etme, özyönetim veya yerinden yönetimi sağlayacak alanı inşa etme açısından elzem olabileceği şüphe götürmez. Ancak doğrudan demokrasi ile parti demokrasisi arasında önemli bir fark olduğunun da altını çizmek gerekir. Siyasal parti kişi ile kamusal alan arasında bir ara bölgedir. Partinin kamusala açık yüzü ile adeta özel alan gibi inşa edilen “içerisi” arasında geçişkenlik sınırlıdır. Parti en nihayetinde bir kurumdur. Burada Kant’ın kamusal aidiyet ile kurumsal aidiyet arasında gördüğü ikilem akla gelir.[ii] Kurumların belirgin özelliği merkezi bir yönetim mekanizmasına sahip olmalarıdır. Kant’a göre bu mekanizma, kamusal hedeflere ulaşmayı sağlarken “suni” bir birlik yaratmak zorundadır. Bazı koşullarda farklılığa ve tartışmaya izin verilemez. Kurumsal aidiyeti olan kişiler, kurumun zarar görmesine yol açan beyanlarda bulunmamalıdırlar. Ancak Kant’a göre kişinin hem kuruma, hem de insanlığa karşı sorumluluğu vardır, yani hiç bir kuruma körü körüne bağlı olması da beklenemez.

Hal böyle olunca, kurumsal ve kamusal aidiyetler arasında etik ikilemlerin yaşanması kaçınılmazdır. “Parti gibi olmayan bir parti” kurulamadıkça da bundan kurtulmak pek mümkün olmayacak gibi gözüküyor. Örneğin, bir yandan farklı renk ve düşüncelerin birleşme zeminini yaratma iddiası taşırken, diğer yandan bu zeminin henüz içine girmemiş olan herkesi tektipleştirmek çelişki doğurur. Keza, bir yandan partiyle birlikte davranmak uğruna stratejik oy önerilerine karşı çıkılırken, öte yandan “faşist” olarak nitelendirilen bir partiyle ittifak arayışına girilir. Eğer ittifak yapılabilmiş olsa, “katillere oy vermemizi isteyenler ve devletin partisini adres gösterenler acaba utanacakları mı?” sorusu sorulamaz olacaktır örneğin. Kabul etmek gerekir ki bu tür stratejik hamleler parti siyasetinin doğasında vardır, her zaman da olacaktır. Ancak şu da açıktır ki, parti etiğinin ihlali büsbütün etiksiz olmak anlamına gelmeyeceği gibi, parti etiğine bağlılık da başka türden etiklerin ihlali olabilir.

Kaldı ki, ilkeli siyaset yapmanın ve sisteme alternatif yaşam biçimleri örmenin yegane aracı siyasal parti değildir. Keza, alternatifleri görünür kılmanın yegane fırsatı da seçimler değildir. 21. yüzyılda parti siyasetinin artık sönümleniyor olduğunu Wallerstein dahil pek çok düşünür ve eylemci dile getirdi ve getirmekte. Bu görüşlere göre, parti yapısı küresel ve/veya postmodern çağın geçişken ilişkileri ve melez kimlikleriyle uyuşmazlık içinde. İçinde yaşadığımız çağ, partiden ziyade toplumsal hareketlerin, yatay örgütlenmelerin, çoğulcu platformların, veya Gezi’de olduğu gibi işgallerin ve sokak siyasetinin çağı. İlki 2001’de Porto Alegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu’na siyasal partilerin alınmaması işte bu yüzdendi. Siyasal partilerin yatay olanı dikey olarak örgütlemeye kalkışacakları, kendi gündemlerini dayatacakları, taban hareketlerini oy kaygılarıyla zehirleyeceklerinden korkulmaktaydı. Buna rağmen alternatif örgütlenmelerin siyasal partilerle ilişki kurmama inadı da sorunsuz değil. 2000’de Zapatistalar Meksika seçimlerine katılmama ve muhalefet partisini desteklememe kararı aldıklarında bunu ilkeleri adına yaptılar. Zapatistalar açısından seçimlere katılmak, gerçek demokrasi ve özerklik projesinden ödün vermekti. Ancak 2000 seçim sonuçlarının oluşturduğu özgürlük alanı, Zapatistalar’ın da kullanabileceği bir fırsat doğurdu. Yıllarca savaştıkları Kurumsal Devrimci Parti (PRI) hükümetinin düşmesiyle Zapatistalar beğenmedikleri Milliyetçi Hareket Partisi’nin (PAN) açtığı imkanı kullandılar ve parlamentoda demeç vermek suretiyle davalarını Meksika halkını anlatabildiler.

20. yüzyıla damgasını vuran parti siyasetinin 21. yüzyılın toplumsal mücadelelerini yönlendirmekte yetersiz kaldığı fikri, hem çatışma eksenlerinde, hem de toplumsal kimliklerde bir farklılaşma olduğu savına da dayanıyor. Sınıf, etnisite, ve ideoloji üzerinden yaşanan ayrışmaların hepsini masseden neoliberalizm, sadece belirli kesimlere değil, herkese her an uygulanabilecek yeni şiddet ve sömürü biçimleri ortaya çıkardı. Ezilme ve şiddete maruz kalma olasılığı açısından bir nebze de olsa eşitlenmekte olan toplumsal grupların çoğulcu ama birleşik platformlarda mücadele verme potansiyeli arttı. Toplumsal hegemonyalar yüzünden kategorik olarak dışlanan gruplar ile bunlara kıyasla daha avantajlı konumda olan gruplar arasında acıların ve direniş arzularının ortaklaşabilmesinin imkanı doğdu. Kimlik veya ideoloji üzerinden tektipleştirici Farklı sebeplerden dolayı sistemin dışına itilmiş olanlar küreselleşme karşıtı hareketlerde, yerel emek mücadelelerinde veya kollektiflerde, işgal hareketlerinde buluşuyor, birbirlerinin mücadelesini destekler hale geliyor veya gelebilme olasılığı artıyor.

Yatay örgütlenmeler ve girift karşılaşmalar çağındaysak eğer, ilkeli siyasetin ölçütünü “özgürlüğe ve eşitliğe alan açma” kapasitesi olarak tanımlayabiliriz. Nasıl bir alan açılacağı, dönüşümün hangi aşamalardan geçeceği önceden belirlenemez; salt niyet ve iradeye de bağlı değildir. Zapatista örneğinde olduğu gibi, varolan kollektif hareketlerin ve toplumsal yapıların sunduğu fırsatları değerlendirmeyi gerektirir. Niyet ve irade kadar, konjonktür ve olumsallıklar da alan açıcı çatlakların yaratılmasında belirleyicidir. Dahası, birşeye karşı olmak demek, pozitif anlamda hiç birşey kuramayacağız anlamına gelmez. Tepki üzerinden geliştirilen bir birlikteliğin salt savunmada kalmayacağını Haziran direnişi yeterince göstermiştir zira. “Gezi ruhu” adını verdiğimiz birliktelik, hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmamış mıydı? Parktaki dayanışma dışlayıcı değil, içerici olmakla, yan yana gelme ve değme hallerinin artmasıyla, eylemsel ve söylemsel çoğulculukla, birlikte öğrenme ve dönüşmeye açık olmayla kurulmamış mıydı? Fırat’ın batısı son dönemde faşizan politikalara karşı birlikte mücadele etmeyi bununla öğrendi. Daha da öğrenecek. Sistemin dışına doğru bir kapı aralandı: buradan kırmızı kitapçıklarımız olmadan, biraz el yordamı, biraz deneysel bir biçimde yürüyeceğiz. Dün beden bedene dayanışma içerisinde olduklarımızı seçim gerginliğine feda etmeden, onları farklı yaşam kurma ihtiyacı içinde olan bedenler – salt bedenler – olarak tahayyül etmek suretiyle gücümüze güç katacağız. Zira yalnızlaştıran ve tecrit eden egemen refleksin tersine, çokluğun gücü etkilenime ve duygulanıma açık olması sayesinde kollektifleşir.

Kimse kimseye darılmasın, hınç beslemesin, ahlaki üstünlük taslamasın. 30 Mart seçimleri hepimizi çirkinleştirdi. “Etiğin ya hiç bir anlamı yoktur,” diye yazar Gilles Deleuze, “ya da anlamı şudur ve söyleyeceği başka bir şey yoktur: başımıza gelene yaraşır olmak. Başımıza gelen herhangi bir şeyin haksız veya temelsiz olduğunu düşünmek (yani onu başkasının suçu olarak görmek) bunun tam tersi olurdu, ki bu yaralarımızı tiksindirici kılardı – zira bu gerçek bir hınç, beklenmedik olaylara karşı duyulan hınç… Oysa beklenmedik olayın görkemi ve büyüklüğü anlamdır. Beklenmedik olay, cereyan eden bir şey (bir kaza) değildir; cereyan edenin içindedir, en saf haliyle ifade edilendir. Bizi işaret eder ve çağırır… ‘Kötü talihine sahip çık; bundaki mükemmelliğin ve aydınlığın kendinde vücut bulmasını sağla.’ Bundan daha fazlası söylenemez, ve bundan daha fazlası bugüne kadar söylenmedi: başımıza gelene yaraşır olmak; beklenmedik olayı istemek ve onu özgür bırakmak; kendi başına gelenin ürünü olmak, ve böylelikle yeniden doğmak; bir kez daha doğmuş olmak, etten doğumumuzla ilişkiyi koparmak…”[iii]

[i] Judith Butler, “Sexual Politics, torture, and secular time”, British Journal of Sociology, Vol. 59 (1), 2008.

[ii] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?” Felsefe Yazıları, 1984.

[iii] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, Londra, The Athlone Press, 1990, s. 149-150.

Kemalist irtica

02.05.2007

Ankara ve İstanbul Cumhuriyet mitinglerinden sonra bir kez daha ve gayet çarpıcı biçimde belli olmuştur ki, Kemalizm adeta bir dine dönüşmektedir. İronik ve hatta trajikomik olan da budur. Din ve şeriat karşıtlığının sembolü olagelen ve mitingdekilerin mutat kez tekrarladığı üzere laik, çağdaş Türkiye’nin temel ilkelerini belirlemiş olan Kemalizm, akılcı bir politik tavır olmaktan bugün çok ama çok uzaktadır. Bir inanç sisteminin tüm öğeleri mitinglerde ifade bulan Kemalizm’de mevcuttur.

İnanç sistemleri, doğaları gereği, dünya ve ahirete dair sorgulanmadan kabullenilmesi beklenilen birtakım önermelerden oluşurlar. Doğrular hemen burada, dünyevi koşullar içinde tesbit edilebilecek savlar olmayıp, aşkın bir referans noktasıyla teminat altına alınmışlardır. İnsan aklının ermediği noktalarda, veyahut insan aklını karıştıran çelişkilerle karşılaşıldığında başvurulan nihai merci bu aşkın bilinçtir. Bunu dünyevi bağlama tercüme eden bir peygamberin varlığına, özellikle tek tanrılı dinlerde ihtiyaç duyulmuştur. Bu özelliğinden dolayı inanç sistemleri, sorgulamanın sona ermesi gereken sınırlarla donatılmışlardır. Ve yine bunlar, eleştirelliği özendirmek yerine sorgulama şevkini söndürme işlevi görürler. Bir dine mensup bir kişinin yapması gereken, o dinin temel varsayımlarını olduğu gibi içselleştirmek ve dinin gereği olan ritüelleri tekrarlamaktır. Ritüeller, inancın devamlılığı açısından gerekli ve hatta elzemdir. En nihayetinde inanç, kişinin ussal süzgeçlerden geçirerek kendininleştirdiği ilkelerden değil; bir dış kaynak tarafından ibraz edilen kurallar bütününden oluşmuştur. Din, otonomi yerine heteronomi temelli bir sistemdir. Latince’de otonomi, “auto” yani “kendi” ve “nomos” yani “yasa” kavramlarının birleşimidir. Otonom olmak demek, kendi uyacağı yasaları kendi koymak demektir. Din, bunun tersine heteronomdur. Yasa koyucu, insanın dışındaki bir aşkınlıktır. Dinler bu yüzden ritüellere ve kutsal sembollere ihtiyaç duyarlar. Bunlar, insanın kendi aklıyla benimsemediği kuralların, sürekli tekrarlanan ritüeller aracılığıyla bilinç altında içselleştirilmesini sağlayan refleksleri yaratmak açısından gereklidir.

Cumhuriyet mitinglerinin sunduğu görüntü aynen bu yöndedir. Gerek düzenleyiciler, gerekse katılan güruh arasından gazetecilerin sorularına cevap verenlerin hiç istisnasız tekrarladıkları bir cümle, oraya “Atatürk’ün çocukları” oldukları için gelmiş olmalarıdır. “Biz Atatürkçüyüz, bunun için buradayız, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri korumak için buradayız, onun kurduğu cumhuriyeti tehlikeden kurtarmak için buradayız” cinsinden önermeler, laikliğin ve cumhuriyetin ussal olarak benimsenen ve toplumsal yaşam açısından fayda ve önemi anlaşılmış ilkeler olduklarını anlatmaktan çok uzaktır. Aksine, mitingde neredeyse bir peygamber payesine yükseltilmiş olan Atatürk bunları istedi diye savunuluyor gibi bir hava esmekteydi.

Laikliğin ne olduğunun gerek demeç verenler, gerekse güruh tarafından tam olarak anlaşılmamış olduğunu, içinde bulunulan kavram karmaşasından kolayca çıkartmak mümkündür. Bir kere, laikliği ve cumhuriyet savunmak üzere koskoca alanları (ve her bir bedeni) bayrak ile donatmanın ne denli anlamsız olduğunu kimse farketmemişe benzer. Bayrak, cumhuriyetin sembolü olduğu kadar, uluslararası arenada egemen bir coğrafi ve yönetimsel birim olduğu kabul gören bir ülkenin de sembolüdür. Yani, cumhuriyet rejimine sahip olmayan ülkelerin de bayrakları olduğu gibi (örneğin, İngiltere ve İspanya), İran Cumhuriyeti’nin de bir bayrağı vardır. Ayrıca ironik olan, İran’ın bir cumhuriyet olmasının tamamen unutulmuş olmasıdır! Kaldı ki, AKP taraftarları bir miting düzenlese, onlar da aynı bayrağı kullanacaklardır.

Bu kafa karışıklığından anlaşıldığı üzere, mitingler sadece laiklik ve cumhuriyeti değil, başka “doğru”ları da savunmak niyetindeydi. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sloganının mutat kez atılmış olması da bunun göstergesidir. Zaten Kemalist çevrelerde son dönemde hakim olan kanaat, “Türk’üm” demenin bir kabahat olmaya başlamış olmasıdır. Bunun sebebi de elbette, son 5-6 senedir “Türkiyelilik”, çokkültürlülük, kültürel haklar, insan hakları, anadilde eğitim gibi Kemalistlerce kabul görmeyen birtakım değerlerin dillendirilmesidir. Bardağı taşıran son damla, Hrant Dink’in cenazesinde onbinlerce haykırılan “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıydı. Bir kez olsun kendi etnik kimliğinin altında yatan ırkçılıkla yüzleşmemiş olan orta sınıflar için bu, sindirilmesi gayet güç olan bir durumdu. Etnik kimliğinden dolayı bu ülke topraklarında asla aşağılanmamış, “Kürdüm” veya “Ermeniyim” demenin ne denli zor olduğunu asla deneyimlememiş, “Ermeni dölü” tarzı hakaretlere asla uğramamış, “Ne biçim adın var?” gibi bir soruyla günaşırı karşılaşan bir gayrimüslimin her defasında yaşadığı yabancılaşmayı hiç anlamamış, ismini Türkleştirmek suretiyle kendini gizlemek zorunda kalmamış olan bu egemen orta sınıf, belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez, ama ilk kez, bir azınlık olduğu izlenimine (yanlış da olsa) kapılmıştı. Bunun yarattığı ruh hali, empati değil panik, özeleştiri değil tepkici agresiflik olmuştur maalesef. Mitingde ifade bulan da budur. Etnik kimliğin laiklik ile hiç alakası olmadığının unutulmuş olması, laikliğin ne demek olduğunun anlaşılamadığının bir diğer göstergesidir.

Cumhuriyeti tam bağımsızlık ile eşdeğer tutan mitingciler, İran’ın da tam bağımsız (ve hatta ABD’ye kafa tuttuğu için Türkiye’den daha bağımsız) olduğunu unutmaktaydılar. Dolayısıyla, cumhuriyetin bile nasıl bir rejim olduğu, neden arzulanması gerektiğinin anlaşılmadığı da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Ankara ve İstanbul mitinglerine kıpkırmızıya donanarak katılanlardan kaçı, Türkiye ile İran Cumhuriyeti arasındaki farkı kendiyle çelişmeden açıklayabilirdi acaba? Kaç kişi aradaki temel ayrımın hukuğun belirleniş ilkelerinde olduğunu söyleyebilirdi? İran’da hukuk, esas itibariyle, Kuran’a dayanmaktadır. Kuran heteromdur ve mutlaktır, yani insanların kendi kanaatlerinden bağımsız olarak, aşkın bir şekilde verilen ve sorgulanmayacak olan bir dayanaktır. Oysa Türkiye gibi dünyevi cumhuriyetlerde hukuk, esas itibariyle insanlar tarafından, insanların kendi “doğru”ları temelinde yapılır ve gerektiğinde değiştirilebilir. Tam da bu nokta, demokrasinin dünyevi cumhuriyetler açısından ne derece elzem olduğunun hatırlanmasını gerektirir. Batı cumhuriyetlerinde anayasalar, halkın seçtiği temsilciler tarafından, gerektiğinde halkla diyalog içerisinde, o siyasal kültürün savunageldiği ilkeleri dikkate alarak yapılır. Veya İngiltere’deki gibi, hiç yapılmaz; hukuk, içtihat ve sağduyu zemininde temellenir. Türkiye Cumhuriyeti’nde anayasaların askerler tarafından yazılması geleneği hakim olduğu içindir ki, demokrasiyle cumhuriyet arasındaki organik ilişki Kemalistlerin gözünden sürekli kaçmaktadır.

Bir kefeye cumhuriyeti (yani kendilerini), diğer kefeye demokrasiyi (AKP’yi) koyan mitingdeki Kemalistlerin demokrasiyi de hiç anlamamış oldukları böylece ortaya çıkar. Demokrasi sözleri, usul gereği edilmiş olsa da, demokrasinin bittiği an olan darbeyi çağırmakla ve hatta Nur Serter örneğinde olduğu gibi, ordunun demokratik olduğunu iddia etmekle, mitingdekiler aslında İran’a benzeme arzularını ifade etmiş olduklarının farkında bile değillerdir. Hukuğun tepeden belirleneceği; sorgulanmadan, müzakere edilmeden, kollektif aklın süzgecinden geçirilmeden empoze edileceği bir sistem özlemi içindedirler. Bunun nedenlerinden biri, seçimlere katılan seçmenin yüzde otuzdan fazla oyuna sahip olan AKP’nin “halkı” temsil etmediğine olan inançlarıdır. Ankara ve İstanbul’da birer milyon gösterici toplanması, onlarda “halk” adına konuşma güveni yaratmıştır. Unuttukları bir husus şudur: AKP böylesi bir miting düzenleyecek olsaydı, çok daha fazla sayıda insanı alanlara doldurması işten bile değildir. Halkı kendileriyle, kendilerini de orduyla eşitlemiş olan mitingciler açısından demokrasi, kendi değerlerine uyan bir düzenin korunmasından ibaretti. Kaldı ki, bu değerler arasında örneğin bir laikliğin, neden demokrasinin olmazsa olmaz şartı olduğunu akılcı terimlerle ifade edebilecek durumda değildiler. Oysa Aydınlanma’nın ve liberalizmin tarihine birazcık bakmış olsalardı, yüzyıllardır dine karşı geliştirilmiş olan sağlam akılcı argümanların neler olduğu hemen ortaya çıkardı. Bu argümanlarla donanmış olsalar, bir demokrasinin gereğinin orduyu çağırmak olamayacağını; mücadelelerin tam da kendilerinin Ankara ve İstanbul’da yaptığı gibi, mitingler düzenleyerek, sivil toplum faaliyetlerine angaje olarak, baskı grupları oluştururak, kamuoyunu akla çağırmaya çalışarak ve diyalog ve müzakere alanları açarak verildiğini (yani bu ülkedeki tüm gerçek ezilenlerin yıllardır biliyor olduklarını) nihayet öğrenmiş olacaklardı.

Bunun yerine mitingdeki Kemalistler, daha evvel ordu ve CHP’nin de (herhalde farkında olmadan) benimsediği din tınılı bir söylem üretmekten öteye geçemediler ne yazık ki. Vatan ve bayrak sevgisi, “kutsallık” terimleriyle ifade buldu. Topraklarımız şehit kanıyla bezenmiş olduğu için kutsaldı, bayrağımız kutsaldı. Neredeyse kılık kıyafetimiz bile kutsal ilan edilecekti. Zaten kılık kıyafet takıntısı, günümüzde Kemalizmin ne denli sembolik, ne denli biçimsel olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı müslümanlıkta kadınların saçlarını gizlemesi, erkeklerin yakasız gömlek giymesi gibi, Kemalizm de “vitrine” takılmış kalmış durumdadır.

Türbanın bu denli mesele edilmesi, Atatürk’ün değil şaka konusu edilmesi, eleştirilmesinden bile duyulan aşırı rahatsızlık, balkonları ve arabaları süsleyen bayraklar, Atatürk’ün birtakım vecizelerinin neredeyse Kuran suresi gibi sürekli olarak tekrarlanması, Çankaya gibi kamusal alanların neredeyse kutsallık payesine yükseltilmesi ve bazı pratiklerin haram sayılması, bedenlerde ve sokaklarda Atatürk’ün rozet, fotoğraf ve heykeller aracılığıyla neredeyse putlaştırılmış olması, Kemalizm artık karşı çıktığını sandığı din ile aynı inanç yapısına sahip olduğunun şüphe götürmez kanıtıdır. Belki de bu kadar zıtlaşmaları bundandır; belki de son dönemdeki ayyuka çıkan didişme hali, hangi dinin Türkiye’ye hakim olacağı kavgasından başka birşey değildir.

 

11 Eylül’ü anlamak

25.10.2001

Bir buçuk aydır sabah akşam yaptığımız bu. Ne oldu, neden oldu, bundan sonra ne olacak ? Ve hatta, olan kime oldu ? 11 Eylül’ün aktörleri kimlerdi, bundan sonra sahnede hangi aktörler olacak ?

Washington’un akademik-askeri-ekonomik beyin takımının yanıtları malum. Pozitivist siyaset biliminin ezici ağırlığının hakim olduğu bakış açısına göre, 11 Eylül bir « anomali »dir. Terörist saldırının nedeni, kültürel veya toplumsal (hatta bireysel) patolojilerdir. Saldırı, Washington’daki uzmanların stratejik birtakım hatalar yaptıklarını, örneğin biyolojik silahlar üzerinde kafa yorarken havaalanı güvenliği gibi önlemleri düşünemediklerini gösterir. ABD’nin özgürlüğün ta kendisi olduğu kuşku götürmez (sistemsel-fonksyonel kuramlar bunu kanıtlamıştır). O halde, ABD meşru müdafa hakkını kullanır ve uzmanların gözetimi altında hem çıkarlarını korur, hem de terörü yener. Uluslararası alan da stratejik dengeler alanı olduğuna göre, ABD yeni dengeler kurar ve kendini yeniden güvence altına alır. Bu dengelerin nasıl kurulacağı konusundaysa, uluslararası ilişkiler uzmanlarına başvurulur, onların geleceğe dair bilimsel tahminleri üzerinden hareket edilir. Dengeler nedir, hangi stratejik adımlar atılabilir, başarının fizibilitesi nedir cinsinden sorulara yanıt aranır.

Peki eleştirel söylem ne yapar ? 11 Eylül’ü anlama konusunda farklı yaklaşımları oldu. Bunları realist, marksist, yapısalcı ve normatif başlıkları altında toplayabiliriz. Normatif yaklaşım, aklı başında herkesin paylaştığı haklı sitemlerden oluşmakla birlikte, « olan »ın analizini yapmaktansa, « olması gerekeni » anlatmaya çalıştığı için akademik anlamda analiz sayılmaz. Farklılıklarına rağmen, « olanı » inceleyen diğer üç yaklaşımın ortak paydası ise – şaşırtıcı olan da bu zaten – bir çeşit determinizm. 11 Eylül’ün şokunu atlattıktan hemen sonra, yani ertesi günden bu güne dek yapılan analizlerin hepsi aynı şeye işaret ediyordu : dünya değişecekse bile realist çizgi ekseninde değişecek. Çok daha kültürel veya yorumsal (hermeneutic) araştırmalar yapanlar bile uluslararası ilişkiler sözkonu olduğunda realist oluverirler. Uluslararası ilişkilerde hala Soğuk Savaş dili ve kuramları hakim, yeni bir yöntem ya da kuramsal çerçeve gelişemedi. İşte ABD’nin çıkarları, işte tehdit unsurları, işte yapısal ya da konjonktürel sınırlamalar. Bir takım kutuplar ekseninde düşünce üretilir, kutup terminolojisi sorgulanmaz. Devletler, uluslararası alanın baş aktörleridir ve bir takım stratejilere ve şartlara göre devinirler. İç ve dış dinamikler mekanik bir evren anlayışıyla incelenir. Determinizm olarak adlandırılan duruşun söyleminin hiç de azımsanmayacak ampirik ve teorik dayanakları vardır. Dolayısıyla kaderciliğe ya da basit bir altyapı/üstyapı sorunsalına indirgenemez.

Ama sorun, determinist bir dünyada 11 Eylül’ü anlamanın ne işe yarayacağıdır. Anlamanın bir amacı, dünyayı ve toplumsal ilişkileri anlamlandırmak olabilir. Anlama kavramsal ve algısal berraklık sağlar, bir takım ilüzyonları dağıtır, bireysel ve toplumsal hayatın kurgusunun daha sağlam temellere oturmasına aracılık eder. Ancak dünyanın iyileşeceği yolunda bir işaret olmadan dünyayı anlamanın, onu anlamlandırmayacağı, tam tersine anlamsızlaştıracağı da bariz. Öyleyse dünyayı anlamak, dünyanın gidişatını bilmek, bu gidişata karşı iradevi hiçbir şey yapılamayacaksa ne işe yarar ? Determinist analizler, 11 Eylül’ü anlasak da anlamasak da başımıza gelecek olanlara karşı kendimizi daha iyi korumamızı mı sağlar ? Şahinlerin güçleneceğini, eskisinden niteliksel anlamda hiç de farklı olmayan yeni bir dünya düzeni kuralacağını, bir takım farklı kutupların oluşacağını bilmek kimin ne işine yarar ? Eğer bunlar gerçekten kaçınılmazsa, neden siyaseti anlamakla vakit kaybetmek yerine daha yapıcı işlerle uğraşmıyoruz?

Soruyu şu şekilde sormak da mümkün : ABD’nin kurallarını kabul etmeyenlerin determinist analizi kime çıkar sağlar ? Yanıt basittir : statükodan ve statükonun gelecekteki halinden yarar sağlayacak olanlara.

Çeşitli yaklaşımların içeriğini açarak bunu daha iyi gösterebiliriz. Sanırım Amerikalılar dışında herkes 11 Eylül’ün çarpık bir globalleşme sürecinin, ABD’nin sağlıksız ve ben-merkezci dış politikalarının, bu çarpıklıklardan beslenen radikal İslam’ın taraftar kazanma stratejisinin acı meyvesi olduğu konusunda hemfikir. 11 Eylül bir dönüm noktası mıydı değil miydi ? Olmadığı iddialarının dayanak noktaları farklı. Bir kez, ABD dış politikasının ne olduğu gayet açık. Latin Amerika politikasından tutun, Irak’a uygulatmakta direndiği ambargoya kadar dünyada estirdiği « terör » malum. Afganistan bombalanmasında değişen bir durum söz konusu değil. ABD, Birleşmiş Milletler gibi demokratik olabilecek bir kuruma dünyada söz sahibi olma hakkını zaten tanımamıştı, bundan sonra da tanıması için hiçbir sebep yok. Ya da ancak çıkarlarına uyduğu ölçüde tanır. Realist açıdan bakıldığında çizilecek tablo, « ütopist » olarak adlandırılabilecek birçok insanın bugüne dek verdiği mücadele sonucu edinilen kazanımın sıfırlanacağı. Uluslararası alanda idealizm savunucuları, « sil baştan » gibisinden gayet moral bozucu bir durumla karşı karşıya kalacaklar. Ve hatta bugün onlara, « Biz size dememişmiydik ? » demenin de tam sırası. Marksist açıdan bakılacak olursa, kapitalizmin beşiği Amerika, sistemi pazarsızlığın verdiği bunalımdan kurtarmak için ya savaş açacaktı, ya da yeni bir ekonomik düzen kurmaya çalışacaktı. Şimdi savaş açmayı uygun gördü, yarın birtakım ekonomik düzenlemelere de gidebilir. Kapitalizm dönüşüme uğrayacak, düzenin temeli olan yayılmacılığa yeni kisveler bulanacak. (Tabii, burada bir sorun var, Marksist analiz kapitalizmin kendi yarattığı krizleri aşma kapasitesinin Marx’ın sandığından daha yüksek olduğunu teslim etmiş ve devrimi başka bir bahara ertelemiş gibi gözüküyor. Fukuyama şimdilik haklı sanki.) Yapısalcı açıdan ise, ABD’yi yönetenler kendilerini sorgulamayacaklar, sorgulasalar bile gidişat değişmez çünkü yapılar bilinçli olarak değiştirilemez. Dünyanın en güçlü devleti ABD bile, ekonomik-siyasi konjonktürün piyonudur. Değişimi yapılar dayatır, insanlar değil.

Bütün bu görüşlerin, gerçeği doğru tasvir etme gibi bir iddiası var, ama aralarında tam da anlaşamamaları, kimsenin öbürünü tam da ikna edememesi, en iyimser deyişle, her birinin “gerçeğin” sadece bir bölümünü aydınlatabildiğini gösterir. Birleştikleri nokta ise, pratiklerin söylemlerle beslendiğini, pratiğin tek başına belirleyici olmadığını, iradeye bağlı olsun ya da olmasın, söylemin de belirleyici olduğunu unutmaları. Uluslararası ilişkilerde zaten bunu dikkate alan bir kuram da geliştirilemedi. Normatif olmayan analizler, varolan pratikleri destekleyici söylemler haline gelme riskinden kendilerini koruyamazlar. Sorun, medyasından akademisine herkesin, bilerek ya da bilmeyerek ama cümleten, ABD’ye ya da dünyayı paylaşmak isteyen diğer ülkelere “kapitalizmi dönüştürün, altyapısını da kurun,, realist çıkarlarınız şunlardır, bölgesel dengeler şunlardır, ona göre davranın ha !” cinsinden akıl vermekte olduğu da değil aslında. Sorun, determinist analizlerin birer “self-fulfilling prophecy” (kendi gerçekliğini yaratan kehanet) haline dönüşme potansiyeli içerdiği. Müdahale amacı gütmeyi normatif olduğu için dışlayan bir duruş, pratikleri ve söylemleri besleyerek dönüşümü engeller. Eleştirel ama realist olacağım derken dozunu ayarlayamaz ve statükoyu onaylar. Bu, statükodan çıkarı olanların yararına işler, çünkü gelişmeler konusunda bir fikir oluşturmak için uzman görüşüne başvuran bir dolu insana da “gerçekliğe” müdahalenin fayda etmeyeceği mesajını verir. Dolayısıyla “gerçeklik” tırnak içinden çıkabilir ve uzmanların öngördüğü biçimi aynen alabilir.

Fanatik çevreler salt normatif söylemleriyle taraftarlarının dünya görüşünü nasıl belirliyorlarsa, akademik ve eleştirel çevreler de bilimsel kuram olduğuna inandıkları söylemlerle kendilerini dinleyenlerin dünya görüşünü belirlerler. Bilim ve uzmanlık kendi ideolojisini ve pratiğini yaratır. Gerçeğin tam olarak ne menem birşey olduğu konusunda insanlık aklı kesin bilgi üretmekte pek de başarılı değil aslında – ki bu salt sosyal bilimler alanında değil, doğal bilimlerdeki paradigma tartışmalarında da belirir. Hangi yaklaşımın daha haklı olduğunun, geleceği doğru tahmin etme kapasitesinden anlaşılacağı umulur. Şöylesi bir kaygı da pek duyulmaz: bir şeyin “gerçekten” öyle olduğunu bin kez tekrarlarsanız, o şey gerçekleşir – siz de ne güzel tahmin etmişim diye kendi kendinizi aldatırsınız.

Öte yandan, normatif söylem de eleştirilebilir. Bilimsel olmadığı; diğer söylemlerde gizlenen siyasal tercihlerin apaçık ortaya konmasının analizi sulandırdığı; yüzyıllardır realist eksende devinen tarih üzerindeki etkisinin çok cılız olduğu; globalizm karşıtı gösterilerde olduğu gibi realizmi güçlendirdiği ve hatta birtakım güç odaklarının baskılarını arttırmaları için bir bahane oluşturduğu. Dünyada iktidar tarafından kendi çıkarı için kullanılamayacak hiçbir duruş yoktur şüphesi de yabana atılamaz. Ayrıca günümüz dünyasına yaklaşık 150 yıldır hakim olan söylemlere karşı sesini çıkaracak idealistlerin sayısı moral bozucu derecede azdır.

Yine de dünyayı bir şekilde “iyileştirme” gibi bir kaygı meşruysa, bunun hep bir ağızdan statükoyu besleyecek analizler yapmakla olamayacağı belli. Analiz iradenin etkili olabileceği alanları belirlemeli, ideoloji eleştirisi yapmalı, dönüşüm olasılığını pratiklerden çıkartmaya çalışmalı. Savaşı durduramasa bile hiç değilse ilkesiz pratiklerin meşruluğunu kösteklemiş olur. En azından ilkesizliği desteklememiş olur, ki bu da bir başarıdır. 11 Eylül’ü bir dönüm noktası haline getirmek için belli bir bilimsellik anlayışından sıyrılmak gerekir belki de.