Siyaset ve Yalan

27/02/2014

Yalanın siyasete ne kadar içkin olduğunu Fransızlar bir kelime oyunuyla anlatırlar: “Soru: Parlement (meclis) denince aklınıza ne gelir? Cevap: Parle (konuş) ve ment (yalan söyle).” Bu, siyaset hakkındaki genel geçer kanıyı gayet isabetli bir biçimde ifade eder: yalan yaşam alanlarımızın hepsinde vuku bulabilecek bir kandırma/kandırılma hali iken, siyasetle yalan arasında daha yakın bir bağ vardır.

Siyasetçilerin, önderlerin, bürokratların ve devlet erbabının sıklıkla yalana başvurduğu tarihte sayısız örnekle sabit olsa da, yalan türleri siyasal alanın yapısına göre farklılık gösterir. Doğrudan demokrasi ile yönetilen siyasalarda sözü ve edimi gizlemek daha az mümkündür, zira karar süreçlerine katılımcı sayısı ne kadar artarsa, görünürlük de o kadar artar. Bu tür siyasalarda başarılı bir şekilde yalan söylemek için epey hünerli olmak, retorik sanatını iyi icra etmek gerekir. Devletin işleyişini gözden ırak kılan yönetim biçimlerinde ise, tam tersine, en kıt akıllı yönetici bile halkı kandırmayı başarabilir. Devlet sırrı geleneğinin varlığı, kamusal alanın otoriter bir biçimde kısıtlanması, şeffaflık ve hesap verebilirliğin toplumca kanıksanmaması, siyasette can alıcı kararların kapalı kapılar ardında alınması, medyanın devletle girift ilişkiler içinde bulunması, hukukun işlevsel olmaması gibi birçok faktör yalan söylemeyi kolaylaştırır, yalanın ortaya çıkarılmasını da bir o kadar zorlaştırır.

Yalan türlerinin belli tarihsel eşiklerden sonra da farklılaştığını söylemek de mümkündür. Genel geçer siyaset algısına zemin oluşturan devlet yalanı pratiği, “geleneksel” yalan türüne girer. Buna göre yalan, gerçeği yok etmez, sadece gizler. Her tür kanıt yok edilse dahi olgusal boşluklardan, tutarsızlıklardan yola çıkarak gerçek ortaya çıkarılabilir. Oysa ideolojiler çağının başından beri “totaliter” veya “post-totaliter” adı verilebilecek bir yalan türü daha türemiştir. Tekil bir olguyu değil gerçeklik algısının kendini hedef alan bu totaliter yalan, çağımız siyasalarının yapısı da göz önünde bulundurulduğunda gerçek ile yalan arasındaki ayrımın giderek muğlaklaşmasına da yol açmıştır. Türkiye’de 17 Aralık operasyonlarından beri yaşadığımız gerçeküstü ortamı bir nebze anlamlandırabilmek için bunu açmanın yararına inanıyorum.

totaliter yalan

Totaliter rejimlerin tarih sahnesine çıkmasının siyasetle yalan ilişkisinde bir kırılma, bir eşik oluşturduğu birçok düşünür ve tarihçi tarafından iddia edilmiştir.[1] Total tahakkümü mümkün kılan yapıların ilk kez SSCB’de Stalin döneminde, veya Almanya’da Nazi döneminde, ve yahut her ikisinde neredeyse eşanlı olarak (yani 1930’larda) ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Ortodoks solun kuvvetli itirazlarına rağmen ideolojik açılardan taban tabana zıt duruşlara sahip olan iki önderin (Hitler ve Stalin’in) yalan pratiklerine bakıldığında totalitarizm adı verilen rejim türünün sağ-sol ayrımı gözetmediği apaçık bellidir aslında. Totalitarizm kabusunu tahayyül etmek için George Orwell’in 1984 isimli romanında tarif ettiği distopyayı hatırlamak faydalı olur.[2] Hem romanda, hem de bahsi geçen düşünür ve tarihçilerin çalışmalarında totaliter yalan, aleyhinde ortaya sürülebilecek olgulara rağmen, hatta bu olguları gizlemeye dahi gerek duymadan inandırıcılığa sahip olabilen bir yalan türüdür. Kanıt, bulgu veya bilimsel bilgi gibi ifşa yöntemleri totaliter yalanı sarsamaz. Bunun sebebi, sürekli tersine çevirme, tersyüz etme, beyaz olanı kara gösterme, kara olanı aklama, dün ittifak kurulan grup veya kişileri yarın rejim düşmanı olarak hedef gösterme ve müthiş bir ideolojik propaganda sayesinde gerçeğin ne olduğu hakkındaki algıların mutlak surette bulandırılmasıdır. Örneğin, Orwell’in 1984’te anlattığı fiktif rejim dün dost olduğu ülkeye savaş ilan eder, dün savaştığı ülkeyle bugün müttefik olur, ancak kitleler bunu yadırgamaz, dünkü dostu yuhalayıp yeni müttefiki alkışlarlar. Ama işin ürkütücü yanı, Stalin dönemi SSCB’sinde ve Nazi Almanya’sında buna benzer durumların gerçekten yaşanmış olmasıdır. Dünün gizli istihbarat şefi Yagoda’nin Moskova Duruşmaları’nda devrime ihanet suçuyla ölüme mahkum edilmesi veya dünün sadık öncü kuvveti olan SA’ların Almanya’da bir gecede likide edilmesi gibi sayısız tersyüz etme ilişkisi, halkla parti arasındaki bağı koparmak yerine pekiştirme işlevi görmüştür.

Bunun nedenlerinden biri, kitlelerin söylenilen sözün veya yapılan işin mahiyetine değil, öndere veya partiye inanmasıdır. Totalitarizm bir devlet rejimi olmaktan çok parti rejimidir. Parti ise bir önder partisidir. Claude Lefort totaliter önder için “egokrat” terimini kullanır.[3] Egokrat sadece partinin varlığının güvencesi değil, aynı zamanda “gerçek” ve “doğru” gibi normların da biricik ölçütüdür. Totaliter parti devletin tüm kurumlarının kontrolünü elinde tutar. Ancak diktatörlük ile totalitarizm arasında çok önemli bir fark vardır. Diktatörlük, halkı halka rağmen, yani iktidarda bulunan sivil veya askeri elitlerin zor kullanması yoluyla yönetmesidir. Totalitarizm ise toplumdaki her bireyi psikolojik olarak partiye bağlayan ve hatta partiye canı gönülden destek vermelerini sağlayan mekanizmalar icat edebilmiştir. Totalitarizm halk sayesinde ayakta durur. Kitleler önderle ve partiyle özdeşleşirler.

Totaliter yalanının bu denli inandırıcı olmasının ikinci nedeni, “yeni toplum” inşa etme projesiyle ilişkili olmasıdır. Yoğun çalkantılara ve ideolojik kamplaşmaya maruz kalmış toplumlarda iktidara gelen vizyoner siyasetçilerin toplum mühendisliği yoluyla büyük dönüşümler başlattığı dönemlerde eski doğrular yıkılır, sabit zeminler azalır, bunun yerine geçeceği vaadedilen yapılar ise henüz oluşmamıştır. Herşeyin hızla değiştiği böylesi dönemlerde tutunacak yegane dal iktidarın kendidir, zira toplumu şekillendirme, gidişatı belirleme, ve bir sonraki adımı öngörebilme gücü sadece ondadır. Bu, her geçiş döneminin totaliter olacağı anlamına gelmez. Alexandre Koyré’ye göre totalitarizmin özgül farklı gizli örgüt yapısının devlet yönetimi ilkesi haline getirilmesidir.[4] Devlet içinde başka bir devlet (yani Türkiye’deki tabiriyle “derin” veya “paralel” devlet) iktidarı elinde tutar. Her kurumun bir gölge kurumu vardır. Kurumlarda çalışanlar kimin hangi iç halkaya dahil olduğunu bilmezler. Totaliter devlet formu “soğan kabuğu”na benzer: her katmanın içinden başka bir katman çıkar. Bir katmana dahil olanlar, birbirlerine gizledikleri sırlar aracılığıyla bağlanırlar. Her katman kendini “içeride” bilir; ancak daima daha içeride olan bir katman daha vardır. Katmanlar arasında herkes birbirine yalan söyler, gerçek aidiyetini gizler. En dış çeperlerde yer alan sıradan vatandaşa kadar herkes partiyle ilişkisini daha fazla sırdaş olma üzerinden kurar. Totaliter toplumlarda komşunun komşuyu, hatta çocukların ebeveynleri gizli polise ihbar etmesinin ardındaki saiklerden biri de budur. Totaliter rejimlerde “yeni insan” böyle yaratılır.

1984’te de gayet çarpıcı bir biçimde anlatıldığı üzere totaliter toplumlara egemen olan temel duygu güvensizliktir. Egokrat dışında hiç bir kişi veya merciye güven duyulması imkansızlaşır. Kitlelerin desteğiyle var olmayı sürdüren totaliter rejimler, bunu insanları yalnızlaştırarak iktidara kenetleme suretiyle başarırlar. Total tahakkümün sürebilmesi için sürekli olarak yeni iç mihraklar üretilmelidir. Suçluyla suçsuzun ayırt edilememesi, ve hatta suçlu-suçsuz kavramlarının içinin tersyüz etmeler yüzünden boşaltılması gerekmektedir. Hannah Arendt, çalışmasında, suçsuzların cezalandırılmasının ne denli stratejik olduğunu yazar.[5] Almanya’da Yahudiler devlete karşı hiç bir muhalefette bulunmamalarına rağmen toplu halde imha edildiler; SSCB’de ise özellikle 1936-38’te binlerce bürokrat ve üst düzey yönetici, “devlete karşı komplo kurmak”, “dış mihraklarla işbirliği yapmak”, “ekonomiyi sabote etmek” gibi büyük kısmı gerçek dışı olan suçlamalarla yargılanıp idam edildi veya çalışma kamplarına yollandı. Suçlamaların fiktif olması totaliter tahakküm açısından önem taşır, zira toplumdaki her birey bir gün kendinin de gözaltına alınabileceği korkusunu daima yüreğinde taşımalıdır. Kendi suçsuzluğuna güvenen bireylerin varlığı totaliter rejimler açısından sakıncalıdır. Total tahakküm, bireyin kendi dahil kimseye güvenememesini gerektirir. Herkes rejim tarafından bir gün “harcanabileceğini” anlamalıdır. Başka bir deyişle, herhangi biri günün birinde “komplocu” veya “darbeci” olmakla suçlanabilir.

Totaliter rejimlerde bahsi geçen devlet terörü biçimlerinin; yıkım, katliam, baskı ve polis terörü gibi “geleneksel” yöntemlerden farklı olduğu aşikardır. Tüm bunların yoğun ideolojik propaganda eşliğinde uygulandığını da unutmamak gerekir. Totaliter propaganda iktidarı sadece abartılı bir şekilde övmekle kalmaz; birincil işlevi düşmanlık, nefret ve güvensizlik aşılamaktır. “Biz” ve “onlar” ayrımını mutlaklaştırır; “onlar”ı bizde olan tüm iyi özelliklerin tersine sahip olarak kurar. Her bireyi rejim bekçiliğine çağırır; vatan sevgisini parti sevgisiyle, parti sevgisini de önder sevgisiyle eşleştirir.

17 aralık türkiye’si

Anlatılanların Türkiye’de ne yazık ki birden çok izdüşümü olduğunu özellikle belirtmeye gerek yoktur sanırım. Tek parti döneminden darbe dönemlerine ve 1990’lardaki TSK vesayetine kadar totaliter rejimlerin farklı söylemsel öğelerinin sivil ve askeri yöneticiler tarafından kullanıldığı barizdir. Ancak kanımca hiç bir dönem, 17 Aralık’tan beri yaşadığımız ortam kadar gerçeküstü olmamıştır.

17 Aralık’ta iki kırılma yaşandı: birincisi, halkın bir kısmına malum olan su yüzüne çıkarak gerçeklik statüsü kazandı. İkincisi, bu gerçeklik kazanıldığı anda yitmeye başladı. Geçmişi yeniden anlamlandırmaya sebep veren bu kırılmalar kuşkularımızı doğrularken, bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında yepyeni şüpheler de doğurdu. Yolsuzluktan örtülü ödeneğe ve silah sevkiyatına kadar gayri-hukuki birçok pratiğin; Jitem’den Ergenekon’a, mafyadan cemaate kadar birçok paralel yapılanmaların var olduğunu öyle veya böyle seziyorduk. Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi toplu davalarda absürde varan düzmece “kanıt”lar kullanıldığı mutat kez dile getirilmişti. Ancak bunların gayet sansasyonel bir biçimde ortalara saçılması, zihinlerde netlik yerine bulanıklık yarattı. Öyle ki, görünür ve bilinir olanın “gerçekten” gerçek olup olmadığı tartışılır oldu.

Neden? Dershanelerin kapatılması meselesi, Gezi süreci, penguen medya, Kabataş ve camide içki iddiaları, durdurulan MİT kamyonları, 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları, paralel devletin tasfiye edilmesi adı altında binlerce memurun görevden alınması, telekulak skandalları, HSYK ve internet sansürü yasaları, MİT yasa taslağı, ve seçimler derken herşey çok hızlı bir değişim-dönüşüm çarkına girdi. Sarsılmayan hemen hemen hiç bir zemin, tutunacak hemen hemen hiç bir dal kalmadı. Bu gelişmelerin her biri, “bu kadar ileri gidemezler, bu kadarını da yapamazlar” cinsinden beklentileri yok ede ede vuku buldu. Yöneticilere ve yargıya güvenmeyenler sokakta adalet ararken “darbeci” olarak damgaladılar ama suçsuzluklarını kanıtlayacak mecra bulamadılar. Polis şiddetine maruz kalanlar “terörist” ilan edildi. Savcıların silah sevk eden kamyonları durdurması “suçüstü” sayılmak yerine “suç” sayıldı. Telefon dinleyenlerin kendilerinin dinlendiği ortaya çıktı. Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarında binlerce masum insanı cezaevlerinde çürümeye terk eden hakim ve savcılar, paralel devlet operasyonlarının “kurbanı” oluverdiler. Buna kasetler, tapeler, karşılıklı suçlamalar, twitler, yoğun yandaşlık, algı operasyonları ve manipülatif demeçler de eklenince, komplocular, İstiklal savaşı düşmanları, lobiciler gibi birtakım gölge grup ve katmanların gerçekten var olabileceğine dair kuşkular pekişti.

Ancak belki de en önemlisi, bu genel şüphe ortamında hükümetin şeffaflık ve güven tesis edecek yerde tek parti rejimi inşa edecek adımları sıklaştırması oldu. Gayet konjonktürel sebeplerle hazırlandığı apaçık belli olan yasa tasarılarının art arda meclise getirilmesi, gerçeklerin ortaya çıkarılmasını sağlayacak yegane araçların da halkın elinden alınacağının işaretiydi. Vekil çoğunluğu itibariyle meclisin, geçmişi itibariyle cumhurbaşkanının fiili olarak yürütmeye bağlı olduğu, medyanın bir telefonla hizaya getirildiği bir rejimde, hakim ve savcıların da kanun yoluyla (yani aleni bir şekilde) yürütmeye bağlanması; tarafgir olmayan hiç bir kurum ve kuruluş kalmadığı kanaatini kuvvetlendirdi.

Bu gidişattan ürken kesim, bunun bir rejim krizi olduğunu, ancak AKP’nin seçimleri kazanması halinde parti devletine doğru savrulacağımızı daha sık gündeme getirmeye başladı. Öte yandan kuşatılmışlık ve ihanet duyguları içinde olan AKP taraftarları komplo teorileri üretimine canhıraş bir biçimde hız verdiler. İki tarafta da, ayrı sebeplerden dolayı da olsa, panik yaşanmakta. Kamplaşma arttıkça ortak bir gerçeklik algısında buluşma ihtimali de azalıyor. Birinin kanıt dediğini diğeri kabul etmiyor; birinin yalanı diğerinin gerçeği haline geliyor.

Sular hemen şimdi durulsa belki bu gidişattan asgari yarayla kurtulmak mümkün olabilirdi. Ancak işaretler ne yazık ki o yönde değil. Peki bunun sonucunda ne olur? İster istemez Hitler’in Kavgam kitabında yalanla ilgili yazdığı satırlar akla geliyor. Hitler, “Yalan söyleyecekseniz büyük söyleyin; gerçek ortaya çıksa bile büyük yalanların izi baki kalır” diye yazar. Haklıdır da. Yalan, sadece “şimdi”yi değiştirecek bir etki yaratmaz; aynı zamanda geçmiş ve geleceği de ipotek altında alır.

Bunun en somut göstergesi, suçlamaların yalan olduğu ortaya çıkana kadar hapiste çürüyen bedenlerde oluşan zararı kimsenin telafi edemeyeceğidir. Bu ülkede yaşayan Kürtler, son 30 yıldır maruz bırakıldıkları işkence ve imha politikalarının üzerini örten yalan ve manipülasyon bulutunun kalkmaması yüzünden hala nefret ve linç nesnesi olabilmektedirler. Ermeni Soykırımı, Dersim Katliamı ve geçmişin daha nice karanlık dönemiyle yüzleşmemiş olan bir toplumda kültürel kodlara işlenen husumetler her daim yeniden hortlamayı bekler durur.

Post-totaliter yalanlar arasındaki en belirgin örneklerden birinin McCarthy dönemi ABD’sindeki cadı avı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’deki mevcut yalan furyası sürdükçe çok sayıda canın yanacağı kesindir.

http://baslangicdergi.org/siyaset-ve-yalan-zeynep-gambetti/

[1] Bunlar arasında en önemlileri Hannah Arendt, Anton Ciliga, Jean-Pierre Faye, Victor Klemperer, Alexandre Koyré, Claude Lefort, Czeslaw Milosz, Franz Neumann, Pierre Vidal-Naquet, ve Leszek Kolakowski’dir.

[2] Orwell’in öngörülerinin Stalin dönemi SSCB’si açısında ne derece isabetli olduğu Yuri Dombrovski’nin yarı otobiyografik romanlarından da anlaşılmaktadır. Özellikle bkz. The Faculty of Useless Knowledge, Londra, Harvill, 1996.

[3] Claude Lefort, l’Invention démocratique. Les limites de la domination totalitaire, Paris, Fayard, 1994, s. 167.

Bir beden siyaseti olarak Gezi

26.06.2013

Gezi direnişinin kanlı bir şekilde başladığı 31 Mayıs’tan bu yana yaşanan sürecin bir sinir harbi olduğu kadar, bir arkadaşın deyimiyle “antidepresan” etkisi yarattığı da bir gerçek. Normalliğin tamamıyla altüst olduğu, her günün yeni krizlere gebe olduğu bu süre içerisinde coşkunun doruklarıyla üzüntünün dibi yaşandı.

Böylesi gergin bir ortamda analiz yapabilmek mesafe almayı da gerektiriyor. Oysa yaşanmışlığın hala taptaze olan anısında, direnişin kendi kadar çok boyutlu fikir tınıları sistematize edilmeden kağıda dökülmeyi bekliyor. Zira İstanbul’da, Ankara’da, Antakya’da, Urfa’da, Denizli’de her sabah uykusuzluktan büzüşmüş gözlerini ovuşturarak uyananlar, sosyal medyadan son gelişmeleri öğrenip yeniden sokaklara çıkmaya devam ediyor. Bedenlerinin hala yürüyebildiğine, koşabildiğine, durabildiğine, parklarda geceleyenlere erzak taşıyabildiğine kendileri bile şaşıyorlar. Bitap düşmüş bedenler iktidarın savurduğu her yeni tehdit karşısında yeniden canlanıyor, uyduruk gaz maskelerini, yüzücü gözlüklerini, Rennie’li sularını, düdüklerini toparlayıp binlerle, onbinlerle Taksim’e, Kızılay’a, Kuğulu Park’a, Gündoğdu’ya, Abbasoğlu’na, Yeniköy parkına akmaya başlıyorlar.

Bu bedenleri kimse tek elden yönetmiyor, yönetemiyor. Kalabalıklar, devletin vatandaşlardan topladığı vergileri yandaş ceplere koymasıyla oluşturulmuyor. Kimse onlar için özel servis kaldırmıyor; ellerine bayrak ve sandviç tutuşturmuyor. Atacakları sloganları kimse onlar için önceden belirleyemiyor. Yalnız olmadıklarının bilincinden güç alan her beden, diğerleriyle kamusal veya virtüel mekanlarda buluşmaya giderken sayı hesabı yapmıyor. Binlercesinin sokağa çıkması için, bir duran adam yetebiliyor. “Bir” de bir sayıdır ne de olsa…

Direnen, duran, durarak direnen, direnerek duran bedenlerin her gün yeniden bir araya gelmesine sebep olan iktidar, bu beden siyasetinin gücünü sezmemiş olamaz. Bedenlerin bir, hatta birkaç, hatta uyumlu uyumsuz dilleri var elbet, ama bu bir beden siyaseti. 31 Mayıs’tan beri kısacık tıvitler ve duvar yazılarında ifade bulan farklı öfke ve hayaller, bedenlerin fiziksel varlığıyla, görünürlüğüyle, direnciyle somut gerçeklik kazanabiliyor, belleklerde yer ediyor, çoğalıyor. Bir tarih yazılıyorsa eğer, bu tarihi yazan özne bedendir.

Bu bedenlerden dört tanesi devletin topluma açtığı savaşta cansız düştü. Binlerce beden hırpalandı: bazıları gözlerinden oldu, bazıları hayat boyu düzelemeyecek yaralar aldı. Azami zarar verebilmek için “ilaçlanan” tazyikli su derileri yaktı; biber gazıyla dolan ciğerler tıkandı. Darp edilen kol, bacak ve kafalar ezildi, kırıldı. Bedenler üzerine boca edilen tonlarca kimyasalın uzun dönemli etkileri hala bilinmiyor. Ama kimyasalların yüzlerce kedi, köpek ve kuşu öldürdüğü; sayılamayacak kadar küçük canlıya, böceğe, kelebeğe zarar verdiği şimdiden biliniyor.

Beden siyasetine karşılık veren devlet aygıtları ve ölüm makinaları, yaşamsal enerjiyi gasp edemedikçe kötü imitasyonlarını üretmeyi denediler. Parkları ve meydanları dolduran – ve istisnasız herkesi şaşırtan – kalabalıkların benzerini, senaryosu günler önceden hazırlanmış mitinglerde toplamaktan medet umdular.

Kafa sayısı yarışına girdiler; temsil oranı hesapları yaptılar. Tutmayınca kasklı ve çelik yelekli bedenlerden daha fazlasını oradan buraya, buradan oraya taşıdılar. Etten dalganın karşısına et ve çelikten setler ördüler. O da işe yaramayınca buluşan, temas eden, afiş veya tıvitlerle fiziksel ve virtüel mekanlarda birbirine değen bedenlere, pazarlık koşulları büyük ölçüde belli olan bir diyalog mizanseni önerdiler. Bu mizansenin sonucunu almayı beklemek bile zor geldi: alternatif bir toplumsallık kuran bedenleri parktan – yani fiziksel direnişi bir yaşam tarzına dönüştürebilecekleri mekanlardan – çıkarmak için iki uyarı ve bir komutla hücum ettiler.

Kamusal alanı kamudan kurtardılar. Afişleri, resimleri, renkleri belleklerden silebilmek için teker teker topladılar. Her biri devlet şiddetinin kurbanlarına adanmış ağaçları soydular; her biri maddi ve manevi işkenceye uğramış onlarca insanın ismini taşıyan barikatları paramparça ettiler. Roboski kurbanı olan Fikret Encü’nün, gözaltında işkenceyle öldürülen Metin Göktepe’nin, bu toplumdaki acılara dayanamayan Dicle Koğacıoğlu’nun, Türk ırkçılığının yok ettiği Surp Hagop Ermeni mezarlığının belleğini yaşatma çabasının üzerinden dümdüz geçtiler.

Geriye sadece beden siyaseti kaldı – ama bu siyaseti yapan bedenler, Giorgio Agamben’in betimlediği “yalın bedenler”den çok farklı. İktidarın keyfi iradesinin toplumdan yalıtabildiği; merasimsiz bir şekilde ezebildiği; sembolik dünyanın dışına itebildiği salt bedenler değil bunlar. Daha ziyade, Ernst Bloch’un bahsettiği “dik duran insanın ortopedisi”ni çağrıştırıyorlar; yani kollektif Prometeus’ları. Bloch şöyle yazar: “Baştan başlamak kadar güce güç katan bir şey yoktur. Başlangıç, sürebildiği sürece körpedir; genç ve yükselen sınıf onundur. Gelmiş geçmiş tüm kötülükler karşısında masumdur, zira gerçekten suçlu olma fırsatı henüz eline geçmemiştir. Böyle olduğunda adalet, gündoğumu etkisi yaratır; ona miras bırakılan ebedi hastalığa baş kaldırır. Yeniden başlamak tepeden tırnağa tazeliktir; tamamıyla tarihsiz göründüğünde ve tarihin başına döndüğünde bir ilktir… Pastoral ruhun; çobanın; yalın ve dik duran insanın imgesini taşır; karanlıkta bile oyun oynamaya müsaittir.”[1]

Bu mücadele, gayri-nizami bedenlerin, yani bedeninden başka düzeneği olmayanların, ölüm makineleri karşısındaki direncinin mücadelesidir. Makineler nizami, komutla işleyen, devinim alanlarını zorla ve şiddetle açan oluşumlar ise, karşılarındaki güç yaşamın kendisinin direncidir. Yaşam, betonu çatlatıp günışığına çıkan otlar gibi en olmadık yerlerde ve anlarda yeşerir. Zira varlıktır, çokluktur, diyalektiktir. Hiç bir devlet aygıtı yaşamı mutlak surette tahakkümü altına alamaz.

Devlet düzen ister; ancak düzene sokabildiğini denetim altında tutabilir. “Özgürlük” gibi bir taleple baş edemez; kimin özgürlüğü, ne için özgürlük, hangi koşullarda özgürlük gibi sorular sormak ve kutucuklara sığdırmak zorundadır. Düzen sınır çizer, kimlik tespit eder, tanımlar. Hiyerarşi kurmaya çalışır. Ebeveynlere parktan çocuklarını toplama çağrısı yaparak hem direnen bedenleri “çocuk” olarak damgalar, hem de devlet aygıtının çekirdeği olan aileyi devreye sokmak ister. Güvenlik söylemini sayesinde kendi yarattığı riskleri bedenlere mal eder. Korumak yerine devirdiği bedenlerin üzerine kendi bayrağını ve afişini asar. İtaat etmeyeni cezalandırır; cezayı misilleme olarak kullanır. Sansür, tehdit ve propagandayla iş görür.

Oysa yaşam sürekli devinimdir. Sınırları zorlar, aşar. İnşaat sebebiyle kapalı olan alanları dolaşıma açar; yıkmak için geliştirilmiş dozerleri pembeye boyar; merdivenlerden tribün yapar; demir parçalarını dilek ağacına, kesilmesi planlanan ağacı ise anıta dönüştürür. Yayaya yasak olan otobanlarda, köprülerde yürür. Boş ve steril olandan hoşlanmaz; üzerine afiş asar, slogan yazar, çadır kurar. Her satıhta iz bırakır. Sessizliği kah tencere-tava sesiyle, kah piyano melodisiyle bozar. Kimlik ve tanımlarla oynar; onları muğlaklaştırır, birbirinin içine geçirir. Mizah gücü sayesinde hem kendiyle, hem de düzenle dalga geçebilir. Değiştirdiği bir harfle en ağır sembolizmi bile gülünçleştirir. Devlet aygıtı peşine TOMA’yı taktığında gazı yer, soluklanır, bıraktığı yerden direnmeye devam eder. Bir bedenin direnci azaldığında yerini bir başka beden alır. Devlet aygıtı peşine propaganda makinelerini taktığında, tıvit atan, fotoğraf çeken onbinlerce parmak oluverir. Tekerlekli sandalyesiyle biber gazından kaçarken yere düşen bayrağı almak için durur. Kaçarken ezdiği ayak olursa özür diler; panikleyenleri sakinleştirir.

Öyle görülüyor ki, faşizmin askerleştirmek istediği bu bedenler, hiç bir ideolojik kalıba da sığamayacak. İçki içmediklerinde muhafazakarlıkla, TOMA’nın altına yattıklarında yaşamın en değerli “mülk” olduğunu savunan liberalizmle dalga geçerler. Ortodoks Marksizm, çapulcu bedenleri hangi sınıf mücadelesi içinde örgütleyeceğini şaşırır. Birbirleriyle temas ettikleri sürece; kollektif Prometeus olmaya devam ettikleri sürece; dayanışmayı sürdürdükleri – veya sürdürmek zorunda kaldıkları sürece – birbirlerinin renklerini, dillerini, cinsiyetlerini kanıksarlar. İdeolojilerin ve kurumların beklediği davranış kurallarını bozarlar. Anneye içkin olduğu düşünülen doğal veya ahlaki koruma dürtüsü, çocuklarıyla birlikte eyleme katılan kadın bedenleri yüzünden sarsıntı geçirir. Gazla dolu lobilerde ulusalcıyla Kürt birbirlerine sütlü Rennie uzatır. Kolejli öğrenci, Anonymous maskeli gencin hangi mahalleden olduğunu sormaksızın suyunu paylaşır. Futbol taraftarları birbirlerine basacakları küfürü polise basarlar.

Tüm bundan kaos değil, güven doğar. Bedenlerin gaz sıkıldıkça çoğalması; mekanların polis tarafından işgal edildikçe artması; propagandanın dozu şiddetlendikçe temasın kalitesinin yükselmesi de bundandır. Gezi’de doğan bedenlerin ördüğü yaşam, iktidarın korktuğu kadar dirençli hakikaten. Judith Butler’ın tasavvur ettiğinin tersine, kırılganlığı değil, direnci ortaklaştırabilmelerinin sırrını makro söylemlerde değil, bu beden siyasetinin uzantılarının giriftliğinde aramak gerekir. (ZG/HK)

* Zeynep Gambetti, Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi

[1] Ernst Bloch, Natural Right and Human Dignity, MIT Press, 1987, s. 61.

http://bianet.org/bianet/siyaset/147949-bir-beden-siyaseti-olarak-gezi

Artı değer olarak Gezi

25.06.2013

Üç-beş ağaç mıydı, Türk baharı mıydı, ulusalcı refleks miydi derken Gezi’de üretilmiş olan artı değere el koyma ve isim verme girişimleri gösteriyor ki, orada ortaya çıkan enerji yoğunluğunun halihazırda varolan algı kategorileri altına yedirilmesi çok güç olacak. Artı değer terimini tercih etmemin nedeni yeni bir kategorizasyon önermek değil; tam tersine, bir “patlama” veya “taşma” olarak zihinlerde yer eden Gezi direnişinin neden temellük edilemeyeceğine dair birkaç fikir öne sürmek, en azından bunu denemek.

Artı değer Marx’ın analizlerinde, emeğin kendi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak olan asgariyi üretmesinin ardından ortaya çıkan fazladır. Toplumların yaşamsal döngüsü bu fazla sayesinde sürdürülebilir. Artı değer salt bireysel ihtiyaçları değil, bunlardan farklı olan toplumsal ihtiyaçları da karşılar, zira bireylerin olanak ve tercihlerini aşan ve/veya kapsayan ihtiyaçların karşılanması toplumsal yaşamın olmazsa olmaz şartıdır. Kamu hizmeti türünden altyapı, sağlık, eğitim gibi prensipte herkesin faydalanabileceği mal ve hizmetlerin üretimi, bu fazlayı devletin temellük ederek kamusallaştırmasıyla mümkündür. Ancak kapitalist üretim koşullarının hakim olduğu toplumlarda üretim araçlarının paylaşımındaki eşitsizlik, artı değerin tam olarak müşterekleştirilmesini engeller. Bu fazlaya burjuva sınıfı el koyar, zira sermaye büyük ölçüde onun denetimindedir. Artı değeri proletarya üretmiştir; ancak bununla toplumun tüm kesimlerini besler, tüm ihtiyaçların karşılanmasını sağlar. Neoliberalizm safhasına geçmiş olan kapitalist toplumlarda ise kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte artı değer neredeyse tamamıyla özel ellerde toplanmaktadır. Üretime daha önceleri sadece hammadde olarak girebilen metalaştırılmamış doğal kaynakların (örneğin nehirlerin, tohumun, bitki çeşitliliğinin) bile devlet eliyle özel sermayeye devredilmesi, müştereklerin iyice kısıtlanmasına yol açar. Toplumsal artı değerin paylaşımda daha da eşitsiz ve adaletsiz bir durum ortaya çıkar.

Bu analizin Gezi direnişiyle ne ilgisi var diye sorulacak olursa, ekonomik indirgemeciliğe kaçmayan yanıt denemem özetle şöyle olurdu: “Gezi” adını verdiğimiz artı değer, onu oluşturan ve üreten bireyleri aşan bir kamusallık, bir anlam ve pratik fazlalığı yarattı. Nasıl ki toplumsal artı değer müşterekleştirildikçe onu “kimse” üretmez, zira “herkes” üretir; Gezi direnişi de benzer bir şekilde hiç bir zümrenin, ideolojinin, kategorinin altına sığamıyor, zira onu “kimse” üretmedi ve dolayısıyla “herkes” temellük edebiliyor. Gezi’nin çoğalan ve çeşitlenen bir enerji kaynağı olmasının sebebi kanımca bu.

Misal olarak: bir aydır Gezi’dekilerin “kim” oldukları soruluyor. Soru, “kimse”ye bir “kim-lik” atfederek onu tanınır, bilinir ve dolayısıyla kontrol edilebilir kılma arzusunu da ele veriyor. Başbakan başta olmak üzere, Gezi muhteviyatının “gençler” olduğuna dair bir kanı hakim. “Marjinaller” ve “illegal örgütler” ayıklandıktan sonra ortaya çıkan “gençler” kategorisi, 90’lar kuşağı hakkında geliştirilen tahlillerle “özne” haline getirilmeye çalışılıyor. Bazı gözlemciler “Y kuşağı”ndan bahsediyor. Bu kuşak bireyci, apolitik, teknoloji müptelası öğrencilerden oluşuyor. Kötü niyetli yandaş medya ve siyasetçiler, bu “kim”lerin “özne”liğini inkar etmek için özel bir çaba harcıyor ve ideolojik-politik emellerin manipüle ettiği duygusal bir züppe gençlik portresi çiziyor. Daha derinlikli tahliller, Gezi’nin örgütlü ve örgütsüz bileşenlerini çeper veya cephedeki devrimcilerden veya futbol taraftarlarından ayırmayı tercih ediyor. Cephedekiler polisle çatışma deneyimine sahip oldukları için Gezi’ye çevreci tepkiyle gelen “saf” gençliğin direnci bunların varlığına borçlu. “Kim”ler böylece çeşitleniyor, takribi kimliklere kavuşuyor. Ama tabii, İstanbul’un diğer semtlerinde, Tuzla’da, Gazi’de, Cadde’de, veya Türkiye’nin hemen hemen her ilinde saikleri pek de bilinmeyen, yerine ve günün saatlerine göre kimliği değişen, tencere çalmaktan polisle çatışmaya varan yüzbinlerce “kimse” var.

Polis zulmünün ve hiddet nidalarının yanı sıra yaklaşık bir aydır hız kesmeden devam eden sembolik savaş, Gezi’den türeyen sembolik artı değere isimlendirme ve kategorizasyon aracılığıyla el koyma arzusunun bir diğer tezahürü. Hükümete yakın çevrelerin verdiği her demeç, bir parktan yayılan fazla enerjiyi kontrol altına alma ve iktidarın çıkarlarına tabi kılma hırsını apaçık belli ediyor. Gezi direnişinin ürettiği sembolizmin bir “fazlalık”, bir “aşırılık” olduğunu iktidarın tam olarak kavrayamasa da, sezebildiğini düşünüyorum. Daha ilk günden Gezi’yi “üç-beş ağaca” sıkıştırma çabaları ile eşanlı olarak dolaşıma giren uluslararası komplo senaryoları arasındaki tezat da zaten buna işaret ediyor. Ağaç sevgisinden Erdoğan nefretine, oradan 28 Şubat uğrağına ve Türkiye’nin ekonomik başarısını kıskanan dış güçlere varan patolojik tamlamalar iktidar cephesinin bilinçaltını gayet güzel ele veriyor. Bu bilinçaltının sezdiği halde bastırmaya çalıştığı – daha doğrusu, sezdiği için şiddetle bastırmaya çalıştığı – korku, direnişten fışkıran fazlalığın hiç bir surette kontrol altına alınamama olasılığından kaynaklanıyor. Semboller savaşına girilmesi, afiş ve pankartlara bile diş bilenmesi, karanfillerin polis postalı altında ezilmesi, bir meydanın fetişleştirilmesi buna delalet. İktidar çevreleri; sembolleri örtmek, yok etmek, çarpıtmak, ve kirletmekle savaşın kazanılabileceği gibi fantastik bir umuda canhıraş tutunmaya çalışıyor.

Ancak sembolik artı değerin temellük edilmesi yarışında hükümet yalnız değil. Gezi direnişinin bileşenleri arasında sol gelenekten gelmiş olanlar için bu artı değer “devrimi” müjdeliyor – veya en azından oraya yönlendirilmesi gereken bir öfke ve enerjiye tekabül ediyor. Taksim Dayanışması’nın sosyal demokratları veya meslek örgütleri, bu artı değerde makul toplumsal taleplerin meşruiyetini arıyorlar. Ulusalcılar, sembolik fazlayı “gericiliğe” karşı mevzi kazanımı olarak yormak istiyorlar. Birçok destekçi Gezi’deki “patlama” sayesinde vatanı koruyor, milli sermayemizi yabancılara satılmaktan kurtarıyor, Mustafa Kemal’in kendilerine yüklediği misyona sahip çıkıyor. Feministler erkek egemen dili gayet görünür bir şekilde duvarlarda, sloganlarda, afişlerde düzeltme imkanını buluyor. LGBTT bireyler futbol taraftarlarının gözü önünde bayrak sallayıp “velev ki ibneyiz; alışın, her yerdeyiz” diye bağırmanın hazzını tadabiliyor. Direniş bazılarını görünür kılıyor, bazılarınıysa geleceğin “kim”leri olarak özneleştiriyor.

Yarışa katılmayan yegane grup sanırım Kürtler. Sembolik artı değeri ne reddediyor, ne de temellük etmeye çabalıyor; bunun yerine arafta durmayı tercih ediyorlar. Tıpkı Gezi Parkı’nın ne içinde, ne dışında, merdivenlerinin hemen üstünde, ama ağaçlıklı kısmın kenarında konuşlanmayı tercih etmiş oldukları gibi…

Oysa Gezi salt sembolik bir artı değer üretmedi. Parkı polis işgal edene dek orada yaşayan, oraya her gün giden, günlük hayatın kotarılmasında aktif veya ikincil roller üstlenen herkesin bildiği bir müştereklik de üretti. Gezi’ye gezmeye veya meydanda bayrak sallamaya gelenlerin belki de tam olarak algılayamadığı, ama parkı yaşam alanı haline getirmiş olanların orada kalmaya devam etmesinde çok önemli payı olan bu müştereklik, bileşenlerin hiç birinin tek başına ürettiği, yönlendirdiği, kontrol ettiği bir değer değildi. Gezi direnişinin “duran insanlar” ve karanfillerle farklı yönlere evirildiği şu günlerde geriye dönüp bakmak için soluklandığımızda bu deneyimin sembolik olmakla kalmadığını görmek mümkün. Gezi; başka bir toplumsallığın, alternatif bir ekonominin, farklı bir etik ve iletişim bilincinin örülmesinin mümkün olduğuna işaret eden somut bir deneyim alanıydı aynı zamanda.

Gezi’de paranın ortadan kalkması; günlük hayatın kotarılmasını sağlayan gönüllü emeğin piyasada olduğu gibi karşılık desturu üzerinden değil, dayanışma arzusu üzerinden örgütlenmesini sağlamıştı. Belki de nedensellik farklı yönde işledi: dayanışma arzu ve zorunluluğu, paranın ortadan kalkmasını ve gönüllü emek üzerinden artı değer üretilmesini sağladı. Sonuç her iki durumda da aynıydı. Ağır pet şişe paketlerini insan zinciri kurarak elden ele geçirme ve erzak deposuna ulaştırma gibi zaruretler; yemek pişirme, ihtiyaç belirleme, yerleri süpürme gibi günlük rutin işler gibi pek çok emek türü arasındaki iş bölümü belli bir organizasyon içerse de, daha çok spontane bir dönüşüm içeriyordu. Bu müşterek yaşam pratiği; Gezi’ye “turistik” amaçlarla gelenlerde bile arzu yaratıyor olsa gerek ki, eline bir çöp torbası alıp bir de eldiven geçiren, parktaki farklı mıntıkaları dolaşıp “çöpünüz var mı?” diye sorabiliyordu. Keza, elinde bir kutu, “sigarası olan bıraksın, sigarası olmayan alsın” diyerek parktakilerin nikotin ihtiyacının karşılanmasını sağlayan gönüllüler de bol sayıdaydı. Konser veya açık ders gibi sanatsal ve entelektüel faaliyetler arzu eden herkes tarafından karşılık beklemeksizin gerçekleştiriliyordu. Revirdekilere yardım edenler, parktaki hayvanları beslemeyi kendine görev edinenler, organik bostan oluşturanlar, elbirliğiyle afiş boyayanlar, ses ve ışık düzeni kuranlar, semaverle çay pişirip civar çadırlara dağıtanların saymakla bitmeyecek birçok somut pratiği; üst kurumsal yapılar, kanunlar, idareciler ve şirket yöneticileri olmadan yapılabiliyordu. Parktaki herkes ya bilfiil emekçiydi ya da potansiyel emekçi. Ve yine herkes üretilen artı değeri ya bilfiil temellük ediyordu veya potansiyel olarak edebilirdi. Emek de, artı değer de herkesindi; dolayısıyla kimsenindi. Veya tersten bakacak olursak: emek de, artı değer de kimsenindi, dolayısıyla herkesindi.

Gezi Parkı’ndaki yaşam alanının iktidar tarafından yerle bir edilmesi bu yüzden şarttı. Zira Gezi’deki artı değer; siyasal anlamda merkezi, ideolojik anlamda muhafazakar, ekonomik anlamda neoliberal AKP iktidarına alternatif olabilecek bir güç, bir muktedirlik içeriyordu. İktidarı aşırı ürküten, tüm hesaplarını ve ezberini bozan olgu, bu somut müşterekliğin devlet aygıtı tarafından temellük edilmeye karşı direnciydi. İktidarın el koyma stratejileri arasında semboller savaşının dışında polis ve savcı gücüyle kuşatma, asılsız iddialarla din sömürüsüne alet etme, penguen medyada bilfiil görünmez kılma, ortalığa saldığı sopalılar tarafından dövdürme çabalarının bulunması da bu yüzden.

İktidar, somut olarak karşısına dikilen “kimse”lerin yaşam direncini, aynı derecede somut ölüm aygıtlarıyla söndürmeye çalışıyor. Ama beher bireyin olanak ve tercihlerini aşan ve/veya kapsayan bir toplumsallıktan alınan güç sayesinde görünür olan, özneleşen, muktedir kılınan “herkes”, her gün yeniden iktidarın karşısına çıkmaya devam ediyor. (ZG/HK)

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/147909-arti-deger-olarak-gezi

Zapatistalar: Başka bir siyaset mümkün!

31.07.2011

2011 yılının Ocak ayında Zapatista hareketi olarak bilinen ve dünyada pek çok insanın hayranlığını uyandıran başkaldırı 17’nci yılına, başkaldırıya önderlik eden Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) ise 27’nci yaşına girdi. Demokratik özerklik tartışmalarının alevlendiği günümüzde, EZLN’nin mücadelesini bu denli kalıcı kılan nedir sorusu önem kazanmaktadır. Kanımca bu sorunun yanıtı, Zapatistaların eril siyaset, çatışma ve restleşme stratejileri, tabandan kopan önder çıkarları ve oy kaygısının çok ötesinde, yeni ve ilkeli bir siyaset biçimi geliştirmeye olan bağlılıklarıdır. Meksika ordusunun bölgedeki yoğun paramiliter faaliyetine, Zapatistalar ile siyasi partiler arasındaki gerginliğe, bölgenin aşırı yoksul ve yoksun olmasına rağmen sönümlenmeyen direnişin sürebilmesi, geliştirilen özerklik modeli ile ilintilidir.

Özerklik deneyimi, siyasi-askeri bir oluşum olan EZLN ile taban demokrasisinin sorunsuzca birarada bulunamayacağının kabul görmesiyle başlamıştır. Zira ordu, sivil halkın aldığı kararlara karışmaktan kendini alıkoyamıyordu; ya halktan emir alacak şekilde dönüştürülecekti ya da tasfiye edilecekti. Her iki durumda da, karar verme mekanizmalarının halka devri gerekiyordu. Özeleştiri veren EZLN, 2003’ten beri tüm idari görevleri Zapatista topluluklarına devretmeye başladı. Böylelikle, dönüşümlü olarak idari görevler üstlenen köylülerin, gerçek anlamda bir özyönetim mekanizması inşa etmelerinin önü açıldı. Zapatistalar bugün kolektif tarım, yeni bir adalet anlayışı, alternatif sağlık, devrimci eğitim, otonom yönetimsellik gibi birbirinden farklı alanlarda takdir edilesi bir deneysellik ve yaratıcılık sergilemektedir.

Somut olarak anlatmak gerekirse, Zapatista yönetimindeki Chiapas bölgesi, 5 koordinasyon merkezi etrafında örgütlenen 38 otonom belediyeden oluşur. Ancak temel ve nihai karar verme merci köydür. Birbirine yakın olduğu için temas içinde bulunan 12-22 köy bir coğrafi bölge oluşturur; 3-4 bölge ise Devrimci Zapatista Otonom Belediyesi (MAREZ) adı verilen ikinci karar mercii altında birleşir. MAREZ üyeleri kendilerine bağlı köy nüfusunu biraraya getiren Halk Meclisleri  tarafından 3 yıllığına seçilen delegelerden oluşur; 15 yaşından büyük herkes (kadın ve erkek) delege seçilme hakkına sahiptir. Koordinasyon görevini yürüten İyi Yönetim Cuntası (JBG) ise birkaç MAREZ’i birleştiren üst birimdir.
Sistemi kısaca tasvir etmek gerekirse, JBG’nin 8 üyesinin yarısı bir hafta, diğer yarısı öteki hafta hizmet verir. Bunun nedeni her üyenin köydeki sorumluluklarını yerine getirmesi gereğidir. JBG’ye veya MAREZ’e seçilmek bir avantaj değil, tam tersine angaryadır. Bu görevi icra ederken hiçbir maaş alınmadığı gibi, yönetimdekiler köydeki ortak işlerden azat edilmezler. Bir kez seçilen bir daha seçilmez ve böylece rotasyon sağlanmış olur. JBG’nin faaliyetlerini denetleme görevi ise, yine köyler tarafından seçilen ve rotasyona tabi tutulan Gözetim Komisyonları’na verilmiştir. JBG’nin görevi, belediyeler ve bunların hizmet verdiği köyler arasında koordinasyon sağlamak, köy veya belediye temsilcilerinin taleplerini dinlemek, topluluğu ilgilendiren projelere kaynak tahsis etmek, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kesintisiz gerçekleşmesini sağlamak ve ortak toprak ve kaynakları gözetmektir. JBG bir karar aldığında, bu kararın hem ilgili belediye, hem de ilgili köyler tarafından onaylanması gerekir. JBG sadece koordine eder, yani kimse adına konuşamaz, karar alamaz, yalnızca tavsiyelerde bulunabilir. Zapatista birimlerinin hepsinde kararlar kolektif olarak alınır. Katılan herkesin bir kez konuşma hakkı vardır. Herkes sırasını kullandıktan sonra eğer tartışma tatmin edici olmadıysa veya söylenmemiş bir şeyler kalmışsa bir kez daha söz alınabilir. Özellikle halk meclisi toplantıları 2-3 gün sürebilmektedir. Kararlar çoğunluk oyu ile alınsa bile, oylamanın sonucunun herkes tarafından kabul edilmesi gerekir, yani herkesin sonuca razı olması kıstası aranır.

Özerkliği sürdürebilmenin maddi temelini Zapatistalar, alternatif ekonomik örgütlenme kurarak sağlamışlardır. Tarımda, ticaret ve geçim kaynaklarında son derece titiz etik kurallar belirlenmiştir. Güven ve katılımcılık, dayanışma ve işbirliği geliştirilmesine çalışılmaktadır. Benimsedikleri 10 devrimci kanundan biri olan Tarım Kanunu, „toprak işleyenindir“ ilkesi üzerine kurulur. Buna göre, kötü nitelikte olan 100 hektar, iyi kalitede olan 50 hektar topraktan daha büyük tüm tarım arazileri, başta topraksız köylüler ve sezonluk tarım işçileri olmak üzere halka dağıtılmıştır. Bunlardan elde edilen ürünün tüketilmeyen kısmı kooperatif, çiftçi işletmeleri veya kolektif üretim üniteleri üzerinden değerlendirilir. Gençlerin aileden bağımsızlaşmasını sağlamak için onlara 15 yaşında küçük bir parça toprak tahsis edilir. Eğer bir bölgede bir ürün yetiştirilemiyorsa, o ürünün yetiştiği bölge ile adalet ve eşitlik temelinde değiş-tokuş gerçekleştirilir. Meta fetişizmini mümkün kılan soyut emeğe karşı ürettikleri çözüm, kooperatiflerde üretilen eşyaların üzerine fiyatla birlikte üretenin ismini ve harcanan emek süresini yazmaktır. Keza, kapitalizmin verimlilik ve zaman arasında kurduğu bağlantı da Zapatistaların mücadele ettikleri tahayyüllerden biridir. Kurdukları katılımcı ekonominin gereklerine göre üretilen ürünler, dünyada varolan alternatif ticaret ağları aracılığıyla satışa sunulur. Örneğin Zapatistalar piyasa değeri yüksek olan kahveyi, Via Campesina gibi devrimci çiftçi ağlarına veya adil ticaret yapan perakende satış birimlerine göndermeyi tercih ederler. Dünyada böylesi ağların sayısı gittikçe arttığı için, ürünlerini pazarlarken tüccar ve arabulucuların pençesine düşmemeyi büyük ölçüde başarırlar. Başka deyişle, kapitalist piyasaya alternatif bir pazar yaratabilmişlerdir.

Eğitim, Zapatistaların en ilerlediği alanlardan biridir. Milli eğitim müfredatını, okullarını ve diplomasını reddeden Zapatistaların, kendi okulları vardır ve müfredatı da kendileri belirlerler. Hangi derslerin öğretileceği eğitimciler, aileler ve çocukların kendilerinin katıldığı toplantılar sonucunda belirlenir. Resmi tarih yerine Meksika yerlilerinin tarihi, fizik yerine politika, biyoloji yerine (veya yanında) tarım ve hayvancılık, resmi dil olan İspanyolca’nın yanında yerlilerin kendi dilleri öğretilir. Asgari veya azami eğitim süresi yoktur; çocuklar kendi kapasitelerine ve kendi hızlarına göre ilerlerler. Kimse okuldan atılmadığı gibi, not sistemi de yoktur. Öğrencilerin başarılarını aileler değerlendirir. İhtiyaca göre çocuklar 1 ay okulda kalır, sonra 1 ay veya 15 gün ailenin yanına dönüp tarlada veya köydeki görevlerini yerine getirirler.

Çocuklar kolektif sorumluluk almaya (yani işbölümünde bir yer kazanmaya) 15 yaşından itibaren başlarlar (okumak isteyenler bundan muaf tutulurlar). 15 yaşındaki her çocuk komisyonlarda çeşitli görevler üstlenir. Tüm komisyonlarda bulunduktan sonra, 17 yaşına geldiğinde çocuğa toplulukta kalıp kalmayacağı soruluyor. Eğer kalırsa, ona da diğer tüm Zapatistalara hak tanınan büyüklükte bir toprak parçası verilir. (Bunlar genelde Zapatistaların büyük toprak ağalarının atıl arazilerini işgal etmekle ele geçirdikleri topraklar.) Böylelikle miras derdi, aileye bağımlılık, ailenin çıkarlarını topluluğunkinden üstün tutma gibi faktörler de ortadan kalkmış olur. Yani her birey 17 yaşında tam anlamda otonom kılınır: özyönetim anlamında da, ekonomik bağımsızlık anlamında da. Kızların da hakları erkek çocuklarıyla aynıdır.

Ayrıca ihtilaf veya hak ihlali durumlarında JBG’ler adli merci görevini görür. Zapatistaların adalet anlayışına göre cezalar „kapatma“ olarak değil, ihlali telafi etme olarak veriliyor. JGB’ler diyalog ve sorun çözme mercii olarak işler, bir ceza önerebilir ama emredemezler. Zapatistalıktan atılmayı gerektiren bazı suçlar vardır elbette: bir erkeğin eşine veya başka bir kadına şiddet uygulaması, alkol veya uyuşturucu kullanmak, kaçakçılık yapmak, hükümetten yardım veya rüşvet almak veya hükümetle işbirliği yapmak gibi. Alkol hem savurganlık, hem de saldırganlık yüzünden yasaklanmış. Kadınların erkek egemen anlayışa karşı verdikleri mücadele, alkol kullanımının ve – bununla ilişkili olsun veya olmasın – aile içi şiddetin Zapatistalıktan çıkarılma sebebi olmasını sağlamış, temel bir ilke haline gelmiştir.
Son sözü EZLN’nin 6’ncı Lacandon Ormanı Deklarasyonu’ndan aktarmak gerekirse: „Bizi zorunluluk bir araya getirdi ve artık yeter diyoruz. Başkalarının gelip bizim sorunlarımızı çözmesini beklemek için ne zamanımız, ne de sabrımız kaldı.“ Daha önceleri „Silahımız sözümüzdür“ diyen Zapatistalar artık „En esaslı silahımız kurduğumuz düzendir. Biz kendi otonomimizi örgütlüyoruz“ diyorlar.

* Zapatistalar üzerine Türkçe’ye çevrilen en „içeriden“ ve en kapsamlı kaynak kuşkusuz yıllarını topluluklarla birlikte yaşayarak geçirmiş Gloria Muñoz Ramirez’in Ateş ve Söz. 20. ve 10. Yılında EZLN kitabıdır (Ayrıntı Yayınları, 2003).

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=477

Orwell’in Katalonyası

19.06.2011

George Orwell’in İspanya İç Savaşı deneyimini son derece arı bir dille aktardığı tarihsel bir belge olan Katalonya’ya Selam, bir düş kırıklığının öyküsü. Zira faşizmin zaferinden daha çok yaralayan bir tarihsel sürecin – solun sola kırdırılışının – en hazin dönemeçlerinden biri. Demokratik özerklik tartışmalarının sürdüğü şu günlerde Orwell’in eserinin Türkçe’ye kazandırılmış olması, özyönetimin fiili olarak gerçekleşmiş bir siyasal model olduğunun yeniden hatırlanması açısından son derece önemli bir boşluğu dolduruyor.

Orwell’in daha sonradan Hayvan Çiftiği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te ele alacağı temalardan çoğu bu tarihsel sürecin gerçek rotasını tayin etmiştir ne yazık ki: yoldaşı yoldaşa katlettiren propaganda ve iftira kampanyaları, edim ile suç arasındaki bağın koparılması, “gerçeğin” bir değer olmaktan çıkması, totaliter iktidarların en belirgin niteliği haline gelen ters çevirmeler. Bugün düşman olan yarın dost, bugün gerçek olan yarın yalan olabilir. İspanya’da olanlara dair “Bir hikayeyi rolleri tersine çevirerek anlatmak gibisi yoktur” diye yazan Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te bunu “çiftdüşün” ve “yenikonuş” terimleriyle ifade edecektir.

Katalonya’ya Selam aslında bir umutla başlar ve hatırlanmaya değer olan da budur. Barselona’ya ilk geldiği günlerde Orwell’in edindiği izlenim, insanların “kapitalist makinenin dişli çarkları gibi değil, insan gibi davramaya” başladıklarıdır. “Bir anlamda sosyalizmin gelecekteki mutluluğu şimdiden tadılıyordu.” Herkesin işçi kıyafeti giydiği şehirde işsizlik kalmamış, bahşiş ve fuhuş ortadan kalkmış, sınıfsal imge ve sınırlar yokolmuş, müthiş bir eşitlik ve paylaşma duygusu yayılmıştır. Orwell’in katılacağı milis güçleri, burjuva ordularından çok farklı olarak gönüllülük esasına dayanır; hiçbir rütbe ve hiyerarşi kalmadığı gibi, emirlerin yerini devrimci anlayış ve ikna yöntemleri almıştır. Katalonya, Aragon ve Zaragoza’da ağaların toprakları köylülerce ele geçirilmiş, endüstri ve ulaşım kolektifleştirilmiş, polis yerine işçi devriyeleri oluşturulmuştur.

Ancak Orwell umudun nasıl sönümlendiğinin işaretini de en baştan verir: “Aslında İspanya’da olan şey, yalnızca bir iç savaş değil, bir devrim başlangıcıydı. İşte, İspanya dışındaki anti-faşist basın, özellikle bu durumu örtbas etmeyi kendine iş edinmişti… Özellikle arkasında Sovyet Rusya olmak üzere, Komünist Partisi, tüm ağırlığıyla devrime karşı koymuştu.” Zira Stalin, devrimin henüz mümkün olmayacağına karar kılmış ve işçi egemenliği yerine liberal ve cumhuriyetçi öğelerle ittifakı içeren Halk Cephesi stratejisini dayatmaya başlamıştır. Buna karşı çıkmanın ne anlama geldiğini Orwell, gayet sade bir dille anlatır: “Komünistlerin ve liberallerin, devrimin ilerlemesine karşı direndiklerini kavramıştım, ama devrimi tersine çevirmeye yetenekli olabileceklerini kavrayamamıştım.” Dünya emekçi hareketinde “tehlikeli bir çatlamanın başlangıcı” olarak nitelendirdiği bu durum, faşizmle “dürüstlük uğruna” dövüşmek için İspanya İç Savaşı’na katılan Orwell’in gözlerinin de yavaş yavaş açılmasına yol açar: “Bu savaşın benim üstümdeki en müthiş etkilerinden biri, baştan aşağı sol basının da sağ basın kadar sahteci ve dürüstlükten uzak olduğunu öğrenmek oldu.”

3. Enternasyonal, Zinoviev’in izinden giderek sosyal demokratları “sosyal faşist” olarak damgalanmıştı. Aynı lakap sonradan Stalin’in çizgisinde olmayan tüm sosyalist ve işçi partilerine de verilmeye başlandı. Troçkizm tüm bunları simgeleyen bir “boş gösteren” haline geldi. İspanya’da da durum böyleydi. Daha kötüsü damgalama harekatının, iftira ve propagandalar sayesinde bilfiil tasfiye edimine dönüşmesiydi. Orwell, İspanya’da Birleşik Marksist İşçi Partisi (POUM) milisleriyle birlikte çarpışıyordu. POUM’un liderleri başlangıçta Troçkist olsalar da, Troçki’nin iradesine karşı çıkarak İşçi ve Köylü Bloğu ile ittifaka gitmişlerdi. Orwell, asılsız iddia ve iftiralarla dolu komünist basının – Pravda’dan Enternasyonal’in gazetesi Inprecor’a, İngiliz Komünist Partisi’nin yayın organı Daily Worker’dan Valensiya komünist gazetesi Frente Rojo’ya kadar – partiyi yok etmek için nasıl ağız birliği yaptığını aktarır. Basına göre POUM, Troçkist bir örgüt olmakla kalmayıp, Franco’nun “Beşinci Kolu”ydu.

Devrimin tersine çevrilmesi, tarihteki en önemli anarşist deneyiminin kazanımlarının da yıkılması anlamına geldi. İspanya’daki en büyük işçi hareketi olan 1.8 milyon üyeli Ulusal İşçi Konfederasyonu (CNT), anarşist bir oluşumdu. POUM ve Komintern’e bağlı PSUC ile birlikte milis savaşı veriyordu. Hükümette görev almayı bile kabul etmişti. Aynı zamanda anarşistler, komünal tarım ve üretimi örgütlemeyi başarmışlar ve burjuva iddialarının aksine, ne bürokrasi ne de rekabet olmaksızın, komünlerden verim almaya da başlamışlardı. Bazı yerlerde para bile dolaşımdan kalkmıştı. Toplumsal cinsiyeti de içine alan özgürlükçü bir ortam yaratılmıştı.

Ancak SSCB’den gelen maddi desteği kaybetmemek uğruna anarşistlerin bertaraf edilmesi gerekiyordu. Silahların tek elde toplanması, milislerin yerine merkezi bir ordunun kurulması, devrim ile savaşın aynı şeyler olduğu bahanesiyle sendikaların Halk Cephesi’nin denetimi altına alınması ile başlayan gidişat, 1937’de Barselona’da sokak çatışmalarının patlamasına dek sürdü. POUM yasadışı ilan edildi. Anarşistler de “faşist” oldukları yönünde iftira kampanyasından kendi paylarına düşeni aldılar. “Bu cinsten iftiraların, basın kampanyalarının ve işaret ettiği kafa yapısının, anti-faşizm davasına en öldürücü zararı verdiği kanısındayım” diye yazar Orwell.

Anarşist özyönetim deneyiminin bugün “ütopik” olarak damgalanmasında, bu son derece planlı ve kasti yıkım harekatının rolü büyüktür. Belki de bize düşen, İspanyol İç Savaşı’nda yaşanan toplumsal devrimi ve özyönetim deneylerini daha yakından incelemek olacaktır. Böylece hem fazlasıyla çarpıtılmış bir tarihi başka bir gözle okuyabilir hem de “demokratik özerlik” tartışmalarına daha anlamlı katkılar yapabiliriz. Zira Orwell’in şu sözü bakîdir: “(Yaşadıklarımın) üstümdeki etkisi, sosyalizmin şimdiye kadar olduğundan çok daha elle tutulabilir bir biçimde kurulduğunu görmeyi istemek oldu.”

http://www.radikal.com.tr/radikal2/orwellin_katalonyasi-1053471

Çözümsüzlüğe katkı

22/05/2011

Bu hafta Güneydoğu’dan çatışma haberlerinin gelmesi, dikkatlerin yeniden bölgeye ve Kürt hareketine dönmesini sağladı. Kaset hikayelerini ve seçim didişmelerini “gündem” sanan medya, bu ülkede daha önemli bir meselenin olduğunu hatırladı. Ama hafızası olağanüstü kısa olduğu için muhtemelen yine unutacak. Biraz daha uzun bir belleğe sahip olduğunu sandığımız pek çok demokrat köşe yazarımız da Kürt sorununu az daha unutmak üzere olsa gerek ki, YSK olayında tek ağızdan BDP’nin yanında iken, geçtiğimiz 50 günde 2500 kişinin siyasi gerekçelerle gözaltına alınması karşısında kıllarını bile kıpırdatmadılar. Kastamonu’daki suikast girişimi ve 12 PKK’lının öldürülmesiyle, Kürt sorununun henüz çözülmemiş olduğu bir kez daha akıllarına düştü.

Hasan Cemal, 2003’te Neşe Düzel’le yaptığı bir söyleşide şunları söylemişti: “Türkiye’de basın, gazeteciler, Kürt ya da Güneydoğu sorunu konusunda görevini yapmadı. Görevini yapanlar sınırlı sayıda kaldı. Ben itiraf ettim. Siyaset bilim okumuş biri olarak ben Kürt sorunu nedir bilmiyordum. 1980’lerin başında PKK’nın sahneye çıkışıyla bu sorunu öğrenmeye başladım” (Radikal, 26.05.2003). Tarih tekerrürden ibaretmiş demek: Çatışma olmasa kimsenin Fırat’ın doğusuna bakacağı yok. Daha başka bir anlamda da tarih tekerrür ediyor ne yazık ki: Kürt hareketinin radikalleşmesi, 1971 ve 1980 darbecilerinin cezaevi koşullarında gerçekleşmişti. Dolayısıyla bugün, binlerce Kürt genci ve temsilcisi gözaltındayken, Kürt hareketinin sivilleşeceğini ummak ya hayalperestliktir ya da sinisizm.

Hukuksuzluk

Kürt sorununun çözümünde artık militarist yaklaşımın fayda etmeyeceği konusunda bir görüş birliği var. Ancak askerlerin yerini savcılar ve polis alınca, olağanüstü hal ilan etmeye gerek kalmıyor, olağanüstü hal olağan hale dönüşüveriyor. Güvenlik, terörle veya çetelerle mücadele gibi çeşitli kılıflara bürünebilen keyfi soruşturma ve gözaltıların sayısındaki çarpıcı artış, hak söyleminin altını boşaltıyor. Haklar kağıt üstünde duradursun, bunları askıya almaya gerek kalmadan normalleştirilen bir hukuksuzluk düzlemi yaratılıyor. “İleri demokrasi” ilüzyonunu yutmamış olan köşe yazarlarımız bile oyuna geliyor ve bölgedeki seçim çalışmalarını, sivil örgütlenmeyi, belediye hizmetlerini sekteye uğratan bu gidişat karşısında duyarsız kalıyorlar. Hasan Cemal gibi onlar da “keşke” demeyi mi bekliyorlar?

Demokratik özerklik

Öyle olsa gerek ki, Kürt sorununu “PKK sorununa” indirgememe konusunda görevlerini ısrarla yapmıyorlar. Devlet erbabı BDP’ye parmak sallayarak “samimi iseniz silahsızlanın” diyor. Devlet gibi düşünen demokratlarımız da bu söylemle aralarına Kürt hareketi içindeki farklı yapıların hakkını verebilecek şekilde mesafe koyamıyorlar. Onlar da BDP veya DTK ne yaparsa yapsın, arkasında Kandil veya İmralı’nın gölgesi olduğuna son derece eminler. 
Bunun en acı göstergesi, demokratik özerklik tartışmalarına kamuoyunda gereken önemin atfedilememiş olması. Kürt hareketinin sivilleşme hamlesinin 2000’li yıllardan önce başladığı, son on yılda katedilen mesafenin demokratik özerklik dönemeciyle ivme kazandığı görülemedi. Anaakım siyaset modellerinin dar kalıplarını aşamayan kavramsal bagajlar yüzünden, varolan sivilleşme potansiyeli doğru okunmadı. Dünyadaki alternatif örgütlenmeler ve siyaset biçimlerinden bihaber olan aydınlarımızın akıllarına demokratik özerklik denince mahalle baskısı, totalitarizm, hukuğun çöküşü geldi. Solun kendi içinde 1. Enternasyonal’den beri tartışılan anarşizm, otonomi ve taban örgütlenmesi kavramlarını bile tozlu hafızalarından bulup çıkartamadılar. Kürt denklemini salt kamusal aktörler üzerinden değerlendiren, bölgede ezilen halk ulusalcılığından veya lider siyasetinden başka bir şey göremeyen aydınlarımız, kendi gazete köşelerinde Kürt sivilleşmesini baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bir kadın için, bir genç için, yerinden edilmiş bir göçmen için mahalle meclislerinin, öz örgütlenme çabalarının, alternatif siyaset arayışlarının ne anlama gelebileceğiyle ilgilenmediler.

Kaçan fırsat

Daha da kötüsü, demokratik özerklik projesinin Kürt hareketini yönlendirenler açısından ne denli riskli bir girişim olduğunun farkına varamadılar. İnsiyatifi halka devretmek için yıllardır gayet somut adımlar atmış olan bir hareketin eninde sonunda çoğulculaşacağını, bunu göze almadan halk ve mahalle meclisleri kurmanın bindiği dalı kesmek olacağını göremediler. Samimiyet ise, sivilleşme iradesinin en samimi göstergesi demokratik özerklik projesiydi. İşte kaçan bu fırsattı ve kaçması Kürt hareketi açısından da, Türkiye açısından da tarihe malolacak bir hata oldu. 
Bunu aydınlardan çok önce gören devlet derhal kolları sıvadı oysa ki. KCK adı altında gerçekleştirilen operasyonlarda sivilleşmenin en önemli ayaklarından biri olan belediyeler çökertilmeye başlandı. Ardından gençlik, kadın, eğitim, araştırma, iletişim gibi alanlarda tabanı örgütleyenler içeri alındı. Son dalgalarla birlikte binlerce sivil hareket üyesi etkisizleştirildi. Basın ve aydınlarımız bu gayet bilinçli stratejiyi bile algılamadılar. Onlar için PKK=KCK=BDP=Kürt hareketi olduğu için, ince eleyip sık dokumaya gerek yoktu. Devlet gibi düşünmelerine rağmen, devletin fark ettiğini fark edemediler: Kürt hareketi sivilleşiyordu! Sivilleşmesi ise birilerinin işine hiç ama hiç yaramayacaktı. Yeniden radikalleşmesini sağlamak için son günlerde hummalı bir çalışma başladı. Bir taşla iki kuş vuruldu: Hem hareketin sivilleşmesinin önüne set çekildi hem de bölgedeki seçim çalışmaları zayıflatıldı. Sandık başında denetim yapabilecek kimse kalmadı. Aydınlarımız ise mahkemelerde Kürtçe konuşma meselesi dışında neler olup bittiğini anlamanın ne denli elzem olduğuna kani olamadılar.

Bunun en acı sonucu, bugün Kürt siyasetinin yeniden çıkışsızlığa girmiş olmasıdır. Hareketin sivil temsilcilerinin yaptığı her şeyi, attığı her adımı, ağızlarından çıkan her sözü PKK’nın emri olarak gören demokrat aydınlarımız, KCK adı altında yürüyen hukuksuz, kanıtsız, yargısız infazlar karşısında ses çıkarmaktan özenle imtina ettiler. Bugün çatışmaların yeniden başlamasına neden hayıflandıklarını anlamak mümkün değil. Bu çorbada onların da tuzu yok mu?

http://www.radikal.com.tr/radikal2/cozumsuzluge_katki-1050287

Alternatif bir sol proje: Demokratik özerklik

27.12.2010

Anlaşılan o ki, ne Türkiye solu, ne de liberaller, dünyada bir kuşaktır süren mücadeleler ve kavramsallaştırmalardan pek haberdar değiller. Demokratik özerklik söylemi karşısında verilen tepki, egemen ulus reflekslerinin ne denli içselleştirmiş olduğunu da gösteriyor. Küçümsemekten azarlamaya, ütopik bulmaktan ders vermeye kalkışmaya kadar giden bu refleksler yüzünden Kürt hareketinin içinde bulunduğumuz an ve mekana dair konumu yeterince değerlendirilemiyor, ilerici birtakım çıkışların hakkı verilemiyor.

Demokratik özerklik tartışmasını açan Kürt Hareketinin emelinin altını dolduracak sözler kamusal alana intikal edemiyor, zira Kürtlerin ya takiye yaptığı düşünülüyor (“aslında amaçları ayrı devlet ilan etmek”), ya da sözler anında eski kalıplardan birinin içine yerleştirilmek suretiyle lağvediliyor (“olsa olsa Jakoben bir halkçılık yapıyorlardır”). Geçmişte solun kendi örgütlenme aracı olan halk meclislerinin özerklik doğrultusunda gündeme gelmiş olması başka bir şey ifade etmiyor mu oysa ki? Temsili demokrasinin ne denli burjuva, ne denli yanlı olduğu unutuldu mu? Parti siyasetine hapsolmanın, sistemin içinde kalmayı yeğlemek ve sistemi yeniden üretmek olduğu aşikar değil mi?

Halk meclisleri, Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı bölgede yeni bir deneyim sayılmaz. 1999′dan itibaren belediye başkanlığı kazanmış olan Kürt partileri, mahalle ve ilçeler bazında kısmen de olsa çeşitli özyönetim yapıları oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu çalışmaların hızlanması resmi mercileri korkutmuş olsa gerek ki, KCK operasyonları adı altında bir nebze sekteye uğratıldı. Buna rağmen mahalle örgütlenmeleri, daha çok gençlerin enerjisi sayesinde devam edebildi. Kadınların çocuklarıyla katıldığı, mahallelinin kendi ihtiyaçlarına yönelik siyaset üretilmesi için biraraya geldiği bu meclislerin daha geniş formel yapılara kavuşturulması, özerklik tartışmalarının ana eksenini oluşturuyor. Ayrıca Demokratik Toplum Kongresi, Aralık 2009′da alternatif anti-kapitalist bir ekonominin temellerini tartışmak üzere bölgeden ve ülkenin dört bir yanından katılımcıları Diyarbakır’a çağırmıştı. Burada kooperatifçilik ve komünal üretimden, kapitalizme yenik düşmeyen bir bölgesel kalkınma perspektifine kadar birçok konu gündeme geldi. Bunlar çok ufak adımlarla da olsa birkaç beldede fiilen denenmeye başlandı bile.

Kısaca, 19 Aralık’ta Diyarbakır’da okunan demokratik özerklik metninin lafzı ne olursa olsun, ruhu Latin Amerika’daki ilerici grupların mücadelelerinden pek de uzağa düşmüyor. Bu, Kürt hareketinin son 30 yıllık süreçte çok değişmiş olduğunun, el yordamıyla da olsa kendini zorlu koşullara adapte edebildiğinin, ve alternatif arayışlar içerisinde olan en kitlesel hareket olduğunun göstergesidir.

Halihazırda Latin Amerika’dakilere benzer mücadele verebilecek yegane kitle Kürtlerdir. İşçi sınıfının gerek 1980 darbesi, gerekse neoliberal ekonomi yüzünden dağılmış olan kitlesinin yokluğunda dar çevre siyasetine, sendikacılık ve yayıncılığa mahkum olmuş olan soldan bu açıdan farklıdır. Kürtlerin örgütlü bir kitlesi ve çok sağlam bir iradesi olduğu gibi, alternatif projeleri hayata geçirebilecek bölgesel bir mekanları da vardır. Bu mekana kapitalizmin henüz girmemiş olması kalkınma açısından gayet olumsuz sonuçlara yol açmışsa da, alternatif bir ekonomi deneyimi açısından tam aksine elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

“Ulusalcılık” anahtar kelimesine takılan ve Kürtlere ulusal kimlikleri ile sınıf arasında bir seçim yapmaları gerektiğini dayatan solun bu potansiyeli görmemiş olması, birtakım dogmatik kalıpların kırılmasının ne denli zor olduğunu gösterir. 1980 öncesinde kadınlara da böylesi bir dayatma yapılmış, kadın mücadelesi ile sınıf arasında bir seçim yapmaları istenmişti. Türkiye’de feminist hareketin ancak 1980 sonrasında yeşerebilmesinin sebebi de ne yazık ki budur. Fikrî olarak bu tür dayatmaların ne denli yanlış olduğunu bir kenara bırakalım. Bugün dünyanın bulunduğu konjonktür itibariyle “ya o, ya o” gibi seçeneklerin mücadelelerin başarısı açısından intihar etmekle bir olduğu bir türlü anlaşılamamaktadır. Oysa Türkiye solunun heyecanla izlediği Latin Amerika deneyimlerinde yerli halkların kimlik talepleriyle sol hareketlerin ittifakı, ekolojistlerle gıda egemenliği mücadelesi veren çiftçilerin biraradalığı söz konusudur. Kapitalist üretim tarzında köklü bir değişikliğe yol açan neoliberal sermaye birikimi sürecinin girmediği yaşam alanı kalmamıştır. Tohum savaşlarında ve HES’ler konusunda olduğu gibi en temel kaynaklar bile metalaştırılarak, bunlar sayesinde geçimini sağlayan yerel halklar piyasaya güdümlü hale getirilmektedir. Bu denli genişleyen bir piyasa ekonomisine karşı verilecek mücadelenin, farklı duruş ve kaygılara sahip hareketler arasında ittifak kurulmadan gerçekleştirilmesi imkansız değilse bile çok zordur. Demokratik özerklik projesini “romantik” veya “ütopik” olarak değerlendirmek yerine, ittifak kurmadan ve kitleye sahip olmadan mücadele vermenin ne denli “gerçekçi” olduğunu bir gözden geçirmek gerekmez mi o halde?

Kürt hareketinin Meksika’daki Zapatista ayaklanmasının sloganını benimsemiş olması (“Edi Bes’e”, yani “Yeter Artık”), devletin ve egemen ulus partilerinin bir türlü uzatmadığı ele bugün ihtiyaç duyulmadığını ifade ediyor. Fırat’ın Batı yakasından bakılınca bir türlü görülemeyen budur. Gelinen noktada geç kalınmış mıdır? Kanımca hayır. Seçenekler dayatmak ve ortaya konan iradeyi bir öğretmen edasıyla sorgulamak yerine, bölgedeki deneylere solun kendi birikim ve kuramlarını taşıması, her iki tarafı da güçlendirebilir. Yeter ki 70′lerin söylemleriyle bugünün kavranamayacağı, zira kapitalizmin şekil değiştirmiş olduğu anlaşılsın. “Edi Bes’e” de, demokratik özerklik projesi de, talep ve tepki siyasetiyle bir yere varılamayacağının Kürt hareketinin önderleri tarafından bilindiğine işaret ediyor. Taleplerin muhattabı olan bir devlet yok zira artık. Neoliberal yüzünü muhafazakar AKP hükümeti aracılığıyla daha da kolay gösterebilen bir devlet vardır. Batı ülkelerinde neoliberalizmin muhafazakar hükümetler (Thatcher, Reagan, baba ve oğul Bush) aracılığıyla empoze edildiğini unutmamak gerekir. İslam dünyasında sözü geçen güçlü bir Türkiye yaratma kisvesi altında hayatın her alanının ranta açılması çok daha kolay olmuştur. AKP’nin asıl amacının ne dindarlığı yaymak, ne de yeni anayasa hazırlamak olmadığı; yegane Kâbe’sinin sermaye olduğu açıktır. Dünyadaki gidişat da zaten bu yöndedir. Küresel piyasanın çarkına mükemmel bir biçimde oturmuş olan bu hükümetten, bu devletten birşey talep etmekle ne sol, ne de Kürtler kayda değer bir kazanç elde edebilirler.

Oysa iktidardan bir adım önde gitmek suretiyle, yani talep etmek yerine, talep edileni hemen şimdi ve burada hayata geçirerek, de jure (resmi) olmasa bile, de facto (fiili) bir durum yaratılabilir. Talep, iktidarı yeniden üretir – talebi karşılayacak güce sahip olanın iktidar olduğunu zımni olarak teslim eder. Fiili örgütlenme ise iktidara köstek olabilecek bir gücün var olduğunun iktidara dayatılmasıdır. Bunu sol, kendi örgütlülük tarihi içinden bilir aslında – tereciye tere satmanın da bir anlamı yok. Mesele, kitlesinin dağıtılmış olduğu bir konjonktürde böylesi bir örgütlülüğe ittifaklara girmeden nasıl ulaşacağıdır.

19 Aralık’ta Diyarbakır’da Kürt hareketinin, muhafazakar veya burjuva çevreler açısından son derece “sol kokan” bir siyasal ve ekonomik projeyle ortaya çıktığını görmek gerekir. Geçmişin anahtar kelimeleri ve ideolojik tartışmalar

http://www.sendika.org/2010/12/alternatif-bir-sol-proje-demokratik-ozerklik-zeynep-gambetti-birgun/

Halkımızın “gerçek” değerleri

26.10.2010

Laikçilere karşı yürütülen mücadelenin en önemli ayaklarından biri doğal sayılagelen ifadeleri ve pratikleri sorgulamaktır. Böylesi bir yolda yürüdükçe ve dünyayı laik/müslüman olarak ikiye ayıran iktidarın kendi çelişki ve çıkmazlarını gördükçe, geneli tanımlama arzusunun ne denli sorunlu olduğu da ortaya çıkar. “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” gibi bir iddianın kimleri nasıl dışladığını, kimler üzerinde nasıl bir baskı kurduğu açıktır zira. İddia edilenin aslında bir “gerçekliğe” tekabül etmediği, kendi tarihinin izlerini silmeye çalışan bir egemenlik söylemi olduğu barizdir.

Ancak bunun aksi yönünde bir iddia daha var ki, o da kendi iktidar refleksini sorgulamaktan epey aciz: bu toprakların müslüman topraklar, bu halkın da aslında müslüman değerlere sahip bir halk olduğu iddiası. Başörtüsü tartışmalarında müslüman aydınlar tarafından sık sık dile getirilen bu iddia, laik/müslüman karşıtlığını yeniden kurmakla kalmayıp, bir tanesini gerçek, diğerini ise yapay olarak kodlamaktadır. Geneli tanımlama açısından bunun, Kemalist iddialardan aşağı kalır bir yanı yoktur. “Halk müslümandır” ifadesi, “buraya” ve “bize” ait olan ile olmayan arasında da hiç masum olmayan sınırlar çizmektedir. Laikliğin dışarıdan “ithal” bir ideoloji olduğu, buranın veya bizim kültürümüz açısından tutmayan bir maya olduğu söylemi bir iktidar kurma biçimidir zira. Ötekileştirmenin çehrelerinden biridir ve görünmez kıldığı tarih hiç de sorunsuz değildir. “Türkiye Türklerindir” sloganı türkleştirme tarihinin kıyım ve baskı ile yoğrulmuş tarihinin izlerini nasıl siliyorsa, “Türkiye Müslümandır” ifadesi de benzeri bir suça ortaktır, zira kendi olabilirlik koşulunu gizler. Türkleştirmenin tarihi ne denli siyasi çıkarlar doğrultusunda geliştiyse, bu toplumun müslümanlaştırılması da o denli siyasi olmuştur.

Eğer kendimizi ancak buraya ait olan ve olmayan üzerinden anlayacaksak (ki ben buna katılmıyorum haliyle), dün de İslam’ın ithal edildiğini kabul etmemiz gerekmez mi? Zira İslam, Türk denilen kavmin “kılıç zoruyla” kabul ettiği, Anadolu halklarına iktidarlar aracılığıyla dayatılan, girdiği yerdeki farklı dinleri hegemonyası altına alan “ithal” bir inançtır. Bunu unutmak, Türk kavimlerinin istilasına uğrayana kadar bu toprakların hristiyan veya çoktanrılı olduğunu yadsımak demektir. Hatta gayri-müslüman kültürlere ait sayısız simge ve pratiğin bugün hala yaşatılmakta olduğunu yadsımak zorunda kalırsınız. En nihayetinde Hititler, Helenik uygarlıklar, Romalılar ve koskoca Bizans uçucu madde değildi ki hiç iz bırakmadan yokolup gitmiş olsunlar. “Mozaik” lafı slogan olmaktan çıkar bir anda; velev ki “halkımızın kültürü” püripak müslüman değil, mozaik öğeler ve inançlardan oluşmuş olsun?

20. yüzyılın başında Anadolu’nun yüzde 99’u müslüman olan bir topluma sahip olduğunu iddia ettiğinizde düpedüz yalan söylemiş olurdunuz, zira müslüman olmayanların, yani ermeni, rum ortodoks, musevi, süryani, keldani ve yezidilerin nüfus içinde hatırı sayılır bir ağırlığı vardı. Ezici çoğunluğumuzun müslüman olabilmesi için önce bu gayri-müslim nüfusun soykırım, tehcir, mübadele, linç, yağma, baskı ve zulüm ile bu topraklardan “temizlenmesi” gerekti. Müslümanlaştırmanın tarihini nereden başlatırsanız başlatın, son kalan süryanilerin de kitlesel olarak bu topraklardan sürüldüğü 1980’li yıllara gelene dek “kendiliğinden ve zaten hep buraya ait” olan bir müslümanlıktan bahsetmenize imkan yoktur. Keza sunni mezhebinin hegemonyası tarafından, “çoğunluğu namaz kılan toplum” ifadesi doğru olabilsin diye, yüzyıllar boyunca alevi ve bektaşi kanının nasıl akıtılmış olduğunu hatırlayın.

Bu toplumun İslam’la sorunsuz bir bağı olduğunu iddia edenler, İslam’ın egemenliğinin hangi süreçlerden geçerek kurulduğunu da gözardı etmek zorundadırlar. Onlara göre Doğu’dan gelen dayatma değildir; Batı’dan gelen ise ilelebet yabancı kalmaya mahkumdur. Oysa doğulu olmamız da siyasi çıkarlardan bağımsız değildir. Antik Yunan’da bu coğrafyanın adı “güneşin doğduğu yer” olan anatolike idi. Daha sonra, Doğu Roma Devleti altında toplanan hristiyanlık “doğulu” oldu. Bu topraklarda müslüman devletleri kurulunca, Batı ile Doğu arasındaki zihinsel sınır, dinsel fark aracılığıyla sabitlendi. Doğu ile Batı arasındaki sınır böylesi bir gel-git içerisinde çizilmiş, farklı iktidarların çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. Ancak “rumi” ifadesinin çıkışı itibariyle Ortodoks Rumları ifade etmediği, Osmanlı elitinin kendini halktan ve şarktan ayırmak için benimsediği bir coğrafi terim olduğu sürekli gözden kaçar. Osmanlı eliti, Balkanlar’ın Anadolu’ya (bugünkü ifadesiyle Batı’nın Doğu’ya) nazaran “üstün” olduğu tahayyülünü cumhuriyetten çok önce geliştirmişti.

Oysa İslam’ı kendine kimlik edinmiş aydınlara göre “halktan ve halkın değerlerinden” uzaklaşmanın miladı cumhuriyettir. Batılılaşmayı onlar da cumhuriyetin kendine biçtiği tarihsel rol üzerinden okurlar, yani tıpkı cumhuriyet gibi konuşurlar. Osmanlı döneminde İslamiyet yüzünden geri kalmış olduğumuz ama Atatürk sayesinde laik, modern, çağdaş, batı medeniyetleri seviyesine geldiğimize dair resmî fantaziyi hayret verici bir doğallıkla benimsemiş olan müslüman aydınlar, aynı cümleleri, ters mantıkla tekrarlarlar: “Eskiden ileriydik, çünkü İslamiyet hakimdi. Atatürk yüzünden özümüzden uzaklaştık, Batı’nın kopyası olduk.” Resmî anlatıyı olduğu gibi koruyan ve yalnızca onun içindeki “iyi” ve “kötü” vurgularını değiştirmekle yetinen müslümanlar, indirgemeciliğin karşısına karmaşık bir gerçeklik çıkarmak yerine, bir fantaziyi alıp başka bir fantaziyle değiştirmektedirler sadece. Kemalistlerin kendi tarihlerine biçtiği miladı onlar da hiç bozmadan korurlar: herşeyin başı cumhuriyettir!

Bu tersyüz etme işleminin en ironik yanı, Kemalistlerin kurtardıklarını sandıkları “halk” ile müslümanların gerçek değerleri temsil ettiklerine inandıkları “halk”ın aynı olmasıdır. Cumhuriyet gerçek değerleri halka atfedip, Osmanlı’nın değerlerini elitist olarak damgalamıştı. Din yerine milliyetçiliği ön plana çıkardı, zira kendi iktidarının inşası için gereksinim duyduğu anahtar öğeler dil ve ırk idi. Müslüman aydınlar ise içeriği farklılaştırarak bu işlemin bir benzerini tekrarlıyorlar. Onlara göre gerçek değerler yine “halk”tadır, ama bu defa vurgulanan değer müslümanlıktır. Cumhuriyetçilerin Osmanlı’nın pençesinden kurtardığı halk değerlerini müslümanlar bu defa cumhuriyetin pençesinden kurtaracaklardır. Modernizm, laiklik, cumhuriyet gibi “ithal” değer ve oluşumlardan kurtarılacak olan “halk” kendi özüne dönecektir.

Kemalizmin yüzünden çile çekmiş olan bir kesimin kendi mağduriyetini ifade ederken egemen dili bu denli yeniden üretmesi çok düşündürücüdür tabii. Buradaki sorun, bir yere veya topluma ait olduğunu varsaymak istediğimiz “özsel” özellikleri tarihin hangi noktasından bulup çıkartacağımız değildir. Milliyetçiler “ırkımızı” Orta Asya’ya dayandırır, ama hepimizin çekik gözlü olmadığı gibi oyun bozan detayları görmezden geliverirler. Kemalizm, Osmanlı ile Cumhuriyet arasına kalın çizgiler çeker ve demokrasi mücadelesinin ve hatta laiklik düşüncesinin kendinden önceki dönemlerin mirası olduğunu inkar eder. Her ideoloji kendine bir milat icat etme zorunluluğu içindedir. Buradaki esas sorun, kanımca, bu zorunluluğun altında yatan itkidir. Bütünü homojenleştirme, çoğulluğu ve farklılığı yadsıma, melezliği gizleme arzusu, bir “öz” aramaya itmektedir. Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu görmemek için insanın başını kuma gömüyor olması gerekir. Bugün Anadolu’da İslam kadar seküler reflekslerin de hakim olduğunu, çünkü en az iki yüz yıllık bir “modernleşme” tarihinin “halkı” ister istemez etkilemiş olduğunu, bunlardan “kurtulmak” için halkın yeniden cendereye sokulması gerektiği unutulmaktadır zira.

Gerçek İslam, gerçek halk, gerçek laiklik gibi fantazilerin varolduğunu kanıtlamaya çalışmanın, adalet ve barışı inşa etmeyeceğini kabullenmek bir aydın sorumluluğu değil midir oysa ki? Halkı homojenleştiren söylemleri artık bir kenara bırakmak, ve başörtüsü kadar bu topraklarda sekülerizmin, gayri-müslimliğin, aleviliğin, yezidiliğin, şamanist öğeler taşıyan müslümanlığın (hani yeri gelince “halk İslamı” diye damgalanan ve “gerçek İslam” olmadığı iddia edilen pratiklerin) ve hatta inançsızlığın ve ateizmin de bir yeri ve kültürü olduğunu teslim etmek gerekmiyor mu?

http://www.taraf.com.tr/haber-halkimizin-gercek-degerleri-59532/

Eşcinsellik, içki ve benzeri günahlar

25.05.2010

Yazının başlığındaki 7 yanlışı bulun desem, aklınıza “resimdeki 7 yanlışı bulunuz” tarzından bilmeceler gelir miydi acaba? İş artık gelip oraya dayandı zira.

Eşcinsellik genetik veya biyolojik sapkınlık olmadığı zaman tedavi edilmesi gereken bir hastalık oluyor, hastalık olmadığı zaman ise bir günah. Bu şekilde anlamlandırıldığında, pek kaypak olan “zulüm” kategorisine girmediği sürece eşcinsellere toplumda uygulanan her tür ayrımcılığa göz yumma hakkımız doğuyor; kamusal alanda varolma taleplerini desteklemekten vicdanımız rahat bir biçimde kurtulmuş oluyoruz. Eşcinselliğin hastalık değil de günah sayılması ise bir “ilerleme” olarak kayda geçebiliyor. Yani eşcinselleri tedavi etmeye çalışmak, hormon aşılayarak düzeltmek yerine günahtır diyeceğiz; içki içmeye, evlilik dışı cinsel ilişkiye, başı açık gezmeye tavrımız ne ise, eşcinsel olmaya karşı da benzeri bir tavır takınacağız. Kendi kurduğumuz cümledeki tuhaflığı bile farketmeyeceğiz: içki içmek, eşcinsel olmak

Şahsen “müslüman demokratlığın” kırmızı çizgisinin bu olduğuna inanmıyorum. Eşcinsellerle ilişkilerini çok sağlam ve incelikli yerlerden, çok farklı biçimlerde temellendiren dindar arkadaşlarım olmasa belki öyle olduğuna inanırdım, ama şükür ki bunun müslümanların takınabileceği en demokrat tavır olmadığını biliyorum. Din bile tektipleştirilemiyor allahtan (!). Yine de bu savı tartışmadan bırakmaya vicdanım elvermiyor, dolayısıyla biraz açmak gereği hissediyorum.

Resimdeki birinci yanlış, eşcinselliğin tıpkı içki içmek ve diğer günahlar gibi bir tercihten ibaret olduğu fikridir. Eğer öyle ise, iradevi bir hamleyle değiştirilebilecektir çünkü. Bazı dindar arkadaşlar buna var güçleriyle inanmaya çalışıyorlar, zira eğer hemcinsini arzulamak değiştirilebilecek bir yönelim olursa, dindarlar iki açıdan rahatlayacaklar: (1) eşcinseller yaptıklarından sorumlu tutulabilecek; (2) yaptıklarını yapmamaları konusunda müdahaleye açık olabilecekler. Müdahale akılcı da olabilir, dini duygular telkin edilerek manevi de olabilir. Eminim demokrat dindarların henüz tercih etmeyecekleri bir yöntemdir ama, en nihayetinde, eşcinsellik yasaklanmak suretiyle de engellenebilir. Yasakların insanlarda davranış değişikliği yarattığını Türkiyeli olarak çok iyi biliyoruz ne de olsa.

Ancak bu iddiadaki yanlış, eşcinselliği iradevi bir “tercih” olarak görmenin kendisinden, yani varoluşsal bir yönelim olduğunu kavra(ya)mamaktan kaynaklanmaktadır. Halbuki değiştirilmesi için yasaklar bile yetmeyebilir. Her tür “zulme” rağmen inadına varolmaya devam eden bir “tercih”tir zira. İnanmayanlar Hitler’e sorabilirler. Gaz odası eşiğinde bile eşcinsel eşcinselliğinden vazgeçmiyorsa, tercih meselesini biraz daha düşünmekte fayda var demektir, öyle değil mi?

Resimdeki ikinci yanlış, eşcinselliğin içki içmek ve serbestçe yaşanan cinsellik ayarında bir günah olduğu fikridir. Oysa içki içmek veya içmemek bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. “İçki içici” türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Ben içkiyi hayatıma dahil edebilirim, ama benim hayatımı anlamlı kılan, merkezine oturan, arzularımı yönlendiren bir faaliyet değildir. Alkolik olmadığım sürece içkiden mahrum kalmayı bir benlik yarılması olarak yaşamam. İçkinin yasaklandığı bir rejimde inadına içme arzusu duyabilirim, bunu bir direniş olarak bile görebilir, içmeyeceğim varsa bile içmeye başlayabilirim. Ama içkinin serbest olması, sürekli içeceğim anlamına gelmez, beni vareden bir faaliyet değildir zira. Arada sırada keyif verir, o kadar.

Hiç eşcinsel tanıdığınız olmasa bile, eşcinselliğin hayatı renkli kılan bir “keyif faktörü” olarak yaşanamayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Kamusal alanda verilen mücadeleler açısından bir kimlik kategorisi olması boşuna değildir. Eşcinsellik sadece özel hayata, yatak odasına indirgenebilecek bir “günah” olarak tahayyül edilemez. Hayatın tümüne damgasını vuran, ilk gençlik heyecanını, korku ve arzuları, hayatı kiminle paylaşacağınızı, kiminle aynı yastıkta kocamak istediğinizi belirleyen, benliğinizin ve bedeninizin en merkezi konumunda olan bir “günah”tır. Türkiye kadar homofobik bir toplumun içine doğma şanssızlığına sahip isek, ebeveynlerimizle, arkadaşlarımızla, meslektaşlarımızla, sokaktaki yabancıyla, bakkalla, medyayla, futbol seyircisiyle, yağız milliyetçi delikanlıyla, askeri otoriteyle, en genel anlamda kamuyla, ve hatta bize kazara aşık olan karşı cinsten insanla kuracağımız (daha doğrusu kuramayacağımız) tüm ilişkilerde belirleyici olan bir “günah”tır.

O halde benlikle ve benliğin kurulmasıyla birebir ilişkili olduğunu teslim etmek gerekir. Hitler Almanya’sından günümüz Türkiye’sine, Mısır’ına ve daha nice ülkesine dek, ölümü bile göze alacak kadar vazgeçilemez bir “günah” olduğunu mutat kez deneyimlediğimiz eşcinselliği, içki içmekle eşdeğer görmek dumur hali değilse nedir? İçki içmekten vazgeçebilirim, ama eşcinsel olmaktan vazgeçmem istenirse, belleğimi silmem, bedenimi reddetmem, kendimi hiçleyip yoketmem gerekmez mi? Varlıkları ve benlikleriyle topyekün “günahkar” varsayılan eşcinsellerden beklenen bu mudur? Buysa açıkça söyleyelim; bir Aliye Kavaf kadar cesur olmaktan çekinmeyelim, öyle değil mi?

Resimdeki üçüncü yanlış, günah olan birşeyin yanında durmamanın “müslüman demokratlık”la olan ilişkisinin kurulma biçimindedir. İçkiyi günah sayanlar, içilmesine karşı çıkmasalar bile, içme hakkını savunmak gibi özel bir çaba harcamayabilirler. Hatta içkiyi özendirmemek adına birtakım önlemler alınmasını zımni olarak (açıkça değilse bile için için) destekleyebilirler. Demokratlıklarına halel gelmez, zira belli yaşam biçimlerinin kamusal alandan dışlanması karşısında sessiz kalmalarını meşru kılacak bir “günah” kategorisi vardır muhakkak. Bu, eşcinsellere “zulüm uygulayanların” (fiziksel şiddet kastediliyor olsa gerek) karşısında demokrat tavır takınmalarını engellemez elbet. Ama örneğin eşcinselliğin kamusal alanda yaşanabilmesi gibi bir hakkı, cinsiyet değiştirme hakkını, eşcinsellerin bir yastıkta kocayabilecekleri evi seçme hakkını, ve hatta evlenme ve çocuk edinme hakkını savunmasalar da olur. Hatta savunmasalar iyi olur, sevap olur. Zira böylesi haklar, fıtrata aykırı oldukları gibi, özendirici bir etki yaratma riskini barındırırlar. Mantık budur.

Çok tuhaftır ki, başörtüsünü üniversiteden veya öğretmenlik mesleğinden dışlayan zihniyet de benzeri bir mantık zinciri üzerinden temellenmektedir. Başörtüsü karşıtları arasında bunun özel yaşamda kalmasında hiç bir sakınca görmeyenler çoğunluktadır. Laik demokratlar da her tür “zulme” karşı demokrat tavır takınabilir, ama örneğin başörtülü bir öğretmen yetişmesini, genç dimağlar üzerinde özendirici bir etki yaratacağı gerekçesiyle istemezler. Bazıları ise başörtüsü yasağına karşı oldukları halde, kendi laik ilkelerini gerekçe göstererek, başörtülü kadınların üniversiteye girmesi uğruna mücadele vermeyi reddederler. Durum odur ki, tıpkı “müslüman demokratlar” gibi laiklerin de demokratlığı, kendi inançlarının filtresinden geçenlerin yanındadır sadece. Her iki kesim de demokrasi mücadelesi verdiğine yüzde yüz inanır oysa ki.

Tam da bu noktada, Papa Benediktus’un hem islamofob, hem de homofob olmasının altını çizmek anlamlı olacaktır. Eşcinsellerin ve müslümanların kamusal alandan men etme mücadelesi, hristiyan heteroseksüellerle aynı haklara sahip olmalarını engellemekten geçmektedir. Avrupa’da cami minaresi görmek ve ezan sesi duymak ne denli ürkütücü ise, eşcinsellik de katolikler açısından o denli tehlikelidir, zira ikisi de bulaşıcı ve yayılmacıdır. Her ikisi de özendirici olmaktan çıkarılmalıdır. Müslümanlıkla eşcinselliğin mağdur edilme biçiminin kesişmesi bize çok şey anlatabilirdi dolayısıyla, dinlemeye açık olsaydık eğer.

Buna rağmen belirtmek gerekir ki, eşcinselliğin İslam’a karşı bir “demokratlık testi” olarak kullanılmasına karşı çıkanlar arasında eşcinseller de yer alabilmektedir. Geçen hafta sonu Ankara’ya 5. Homofobi Karşıtı Buluşma’ya gelen bir Judith Butler, örneğin, Batı’da homofobi ve islamofobinin kaynağının aynı zihniyet olduğunu iddia eden çıkışlar yapmış, makaleler yayınlamıştır. Görünen o ki, demokratlığının sınırlarını “günah testi” aracılığıyla belirleyen dindar müslümanların haklarını savunabilecek “günahkarlar” çıkabilmektedir. Radikal farklılıklarla yaşamayı öğrenme konusunda bu “günahkarlar”ın tavrından bir ders çıkarmak nasıl olurdu diye mütevazi bir soru sorsak, günahkar mı olurduk, totaliter mi diye bir düşünce alıyor insanı ister istemez.

Bu soruyu yine de (içerdiği korkunç risklere rağmen) sormak ve hatta cevaplamak istiyorum. Farklılıklara saygı duyma sınavının, hepimizin hemfikir olacağı bir “zulme karşı durma” noktasında verilmeyeceği bence aşikar. Farklılık inancımı sarsmıyorsa, “farklılık” olur muydu ki? Zevk ve renk meselelerinden bahsetmiyorsak, radikal farklılıklarla birlikte yaşamaksa sözkonusu olan, benim benliğime büsbütün ters olandır fark, bana teğet geçen değil.

Kaldı ki, Türkiye kadar homofobik bir toplumda kimsenin eşcinselliği zaten özendirmediği, tam tersine, mümkün olan her fırsatta men ettiği, hatta fiilen yok ettiği herkesin malumudur. Ama “zulüm” burada başlayıp burada bitmez. Eşcinsellere karşı uygulanan ayrımcılık ve aşağılama günlük hayatın kanıksanan bir parçası olagelmiştir. Bu tür ayrımcı pratikler; heteroseksüellere tanınan yasal veya toplumsal haklardan eşcinsellerin mahrum bırakılması yüzünden meşru olmaya devam etmektedir. Ailede, sokakta, işte, okulda ve birçok başka yerde eşcinsellerin karşısına engeller, duvarlar dikilmektedir. Fiziksel şiddet içermeyen bu dışlama pratiklerini “zulümden” saymayacak mıyız? Ama eğer zulmü şiddete indirgeyeceksek, başörtülü bir kadına şiddet uygulamak dışında tüm sıradan ayrımcılık mekanizmalarını da zulüm kategorisinin dışında bırakmamız gerekmeyecek mi, en azından tutarlılık adına? Varsınlar başörtülüler üniversite kapısında bekleşsinler, yeter ki görevliler fiziksel olarak şiddet uygulamasın dememiz gerekmez mi örneğin? Böyle desek neye benzerdik? Bize söylenecek bir çift lafı olmaz mı birilerinin? Bunu sormak da mı totaliterliktir acaba diye içim ürperdi ama sordum yine de… iflah olamıyorum bir türlü anlaşılan.

Eşcinsellerin eşit hak talebini desteklememekle; militarizm, iktidar arzusu, tektipçilik ve ötekileştirme refleksini nasıl da meşru kıldığımız meselesine hiç girmeyeyim isterseniz. Yazı uzayıp gider, Der’lerin ne Ak’ı kalır, ne Mazlum’u….

Bunun yerine, bu yazıyı şöyle sonuçlandırmakla yetineyim: başkaları üzerinde baskı ve şiddet uygulamayan bir yaşam ve benlik biçiminin kamusal alanda varolma mücadelesinde yanında durmayacaksak “birlikte yaşam kurmak” gibi bir ifadeyi de sarfetmiyelim bir zahmet. Kendimizi ve başkalarını oyalamamış oluruz boşuna. Zira birlikte yaşam alanımız sadece “”günah testi”nden geçenlere açık olsaydı eğer, içerisi çok ama çok tenha olurdu gerçekten.

http://www.taraf.com.tr/haber-escinsellik-icki-ve-diger-benzeri-gunahlar-50532/

İktidar dilinden demokratlık çıkmaz

28.08.2008

Siyaset sahnesinin arap saçına döndüğü son dönemde güncel ve teorik tartışmaların hızlanmış olması hayli umutlandırıcı. Ancak üslubun ara ara içerdiği şiddet karşısında irkilmemek de imkansız. Bu şiddeti incelemeden, dildeki ve zihinlerdeki bu şiddetle yüzleşmeden, AKP, Ergenekon, liberalizm, neoliberalizm ve sol hakkında akıtılan mürekkebin, bir tartışma zemini oluşturduğunu söylemek kanımca mümkün değil. Mutat hastalığımız olan garezlenme, kişiselleştirme, etiketleme ve didişmeye yeniden kapılıp –ki bunun bedelini Türkiye solu da, aydınları da, kimlik hareketleri de yıllarca ödediler, ödemeye devam ediyorlar- binbir parçaya bölünmezden önce bir durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Farklılıkları çekememenin yükünü tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecek kuşakların sırtına boca edecek raddeye gelmeden, birlikte yürüyebileceğimiz bir avuç insanı ilelebet kaybetmeden, bir durup ‘bize ne oluyor?’ diye sormak gerekmiyor mu? Bu ne egemenlik sevdası, bu ne erillik, bu ne iktidar güdüsü diye sormamak elde mi?

Kategorizasyon hastalığımız

Sanki küreselleşen dünya olsun, yapıları çözülmekte olan Türkiye olsun, çok aktörlü, çok değişkenli, çok bilinmezli bir siyasal ortama doğru savrulmamışız da, herkes herşeyi çoktan çözmüş, en ufak bir kuşku esamesine yer yok. Daha da tuhafı, Kemalist-İslamcı gibi kalın çizgili karşıtlıkları aşmaya çalışırken başka birtakım kategorizasyonlar üretmenin ne denli çelişkili olduğu bazılarının aklının ucundan geçmiyor bir türlü. Bir yanda ‘sol’ etiketli bir sepet örülüverdi, diğer yanda ‘liberal’ etiketli bir sepet; isteyen isteyeni bunlardan birinin içine atıveriyor. Sorulacak onlarca soru varken, henüz tam olarak kavrayamadığımız değişimleri irdelemek gibi bir aydın sorumluluğuyla karşı karşıyayken, “soru ikameleriyle” uğraşıyor olmamızın bedeli ağır olmayacak mı? En demokrat kimdir? Bunlar solcu mudur, yoksa liberal mi? Gerçek feminist kimdir, nasıl olmalıdır? Şunlar ılımlı İslamcı mıdır, özgürlükçü mü? Laikçi midir, ulusalcı mı? Anti-militarist midir, Kürtçü mü? Konuşanı yaftalama sanatı fikrî tartışmanın yerini alınca böyle yaratıcı ifadeler de türetiliyor haliyle. Sahi, siz Ergenekonculaştıramadıklarımızdan mısınız?

Bu çamur savaşı içinde ortaya çıkıp laf etmek elbette çamur yemeyi göze almaktır. Hele er meydanında laf etme cüreti gösteren bir kadınsanız. Malum egemen dil erildir, soru ve tereddütlere tahammülü yoktur. Biz kadınlar lafa ‘bence’ veya ‘sanırım’ ile başladığımız için er meydanınında lafımız hiç söylenmemişcesine yok sayılır, cevap vermeye kimse tenezzül bile etmez. Ama ben burada bir savım var diyorum ve bu savın tartışılmasının cümlemiz için son derece hayırlı olacağını iddia ediyorum. O da şu: zihnimizdeki ve dilimizdeki egemenlik sevdasını sorgulamadıkça, ister Ergenekon operasyonunu destekleyelim, ister filler tepişiyor diyelim, hiç birimizden ne demokrat olur, ne de özgürlük savaşçısı.

Şiddetin sadece iktidarın tekelinde olduğu inancı; hakim ideoloji, etnik grup, toplumsal cinsiyet, din ve dilin dışında kalanlara bir tür ‘kendiliğinden demokratlık’ bahşediyor hissi uyandırıyor. Ancak bunun bir yanılgı olduğunu ve Taha Parla’nın bir ifadesiyle ‘muhalefetin iktidarı’ cinsinden bir olgunun Türkiye’de her daim karşımıza bir duvar gibi dikildiğini görmek gerekir. Muhalefetin iktidarı, iktidarın aynasıdır, zıddı değil. Eleştirdiği ve karşısında durduğunu sandığı şiddeti yeniden üretir. İktidar kadar dışlayıcıdır; sınır çizer, kendi dünya görüşünü paylaşmayanları damgalar, meşruiyetlerini ellerinden alır. Egemen gibi o da bir kanun yapıcı, yasak koyucudur. Üstelik kendi içini ve dışını belirlerken bir değil, iki dışlama mekanizmasını birden harekete geçirir. Bir yandan iktidar olarak belirlediği güç odağıyla mücadele ederken, diğer yandan kendi gibi muhalefette onlarla da mücadeleye kalkışır. İktidarı yapısal anlamda yeniden üretmekle kalmaz, kendi dışındaki muhalefeti zayıflattığı için fiili olarak iktidarın ekmeğine yağ sürer. ‘Böl ve yönet’ oyununda iktidarın karşısında yeraldığını sandığı noktada aslında yanındadır. En masum, en mağdur, en demokrat, en ilericiyi oynarken yarattığı fiili etki tam tersidir. Kendi dışındaki muhalefeti yerden yere vurarak egosunu sivriltirken nasıl bir ilişkilenme modeli ürettiğinin farkına varamaz. Demokrasiyi savunayım derken bilfiil ezer, parmak sallar, başöğretmenliğe soyunur, laf keser, dinlemez. Birlikte yaşamı savunayım derken bilfiil imkansız kılar.

Egemen refleksin muhalefette de görülebiliyor olması şöylesi bir sorgulamayı elzem kılmaz mı oysa ki: herhangi bir normatif duruşun yol açtığı öngörülemeyen iktidar etkileri nelerdir? Örneğin, Kemalizmin temel düşünsel zaaflarından arınmış olmak için Kemalist olmadığını söylemek yeterli midir? Eğer ki ‘ya hep, ya hiç’ cinsinden bir toplumsal vizyonla hareket ediyorsanız (örneğin, AKP ne olursa olsun desteklenmelidir gibi) veya kendi tarafınızda olmayanları bir cins ‘ihanet’ ile suçluyor iseniz (örneğin, demokrasinin önünü kapamak gibi), biçimsel olarak TSK’dan ne farkınız vardır? Savunduğunuz toplumsal vizyon içeriksel anlamda daha demokratik olabilir, ama siz fiili anlamda demokratik bir ilişkilenme biçimine sahip değilsinizdir. Keza, toplumda varolan inanç ve yapıları dışlayan, toplumsal koşullardan soyutlanmış bir mantık yoluyla hedef belirliyorsanız (örneğin mutlak öncellik sınıf mücadelesidir gibi), etnik veya dini kimlikleri azımsamak suretiyle yine Kemalizmle aynı biçimsel çizgiye oturmuş olmaz mısınız? Buradaki sorun kiminle mitinge katıldığınız veya savunduğunuz idealin içeriği değildir; nasıl bir iş görme biçimini benimsediğiniz, kendiniz gibi düşünmeyenlere nasıl davrandığınızdır. Kendi vizyonunuzun ahlaki üstünlüğünden şüphe duymuyorsanız, pratiklerinizi sorgulama yoluna da gitmezsiniz. Oysa kendini yüzde yüz haklı görmek, her tür farklılığa ve eleştiriye karşı derhal savunma mekanizmalarını harekete geçirmek iktidara has bir güdüdür; başkalarından önce kendini sorgulama refleksi geliştirmek ise egemen refleksten kurtulmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Üçüncü yola gerek yok

Savunduğum bu görüşü temellendirmek için liberalizme sarılmaya gerek yoktur. Bunun Marx’taki izdüşümü konjonktürel olanla yapısal olanı son derece özenli bir analizle ayırdetmenin, toplumsal sorunların teşhisi açısından elzem olduğu savıdır. Görünen ilişkilerin (örneğin serbest piyasa, adil ücret, devletin özerkliği, parlementer demokrasi ve hatta birey hakları) yapısal analize tabi tutulduğunda hiç de masumane ve kendiliğinden ve akılcı olmadıklarını bize Marx öğretmemiş miydi? Aydınlanma’nın açtığı eleştirellik ve sorgulama geleneğinin sınırlarını gösteren, bu geleneği düşünselden toplumsala taşıyan Marx değil miydi? Niyetin sonucu garantilemeyeceğini, kişileri ve tarihsel dönemleri kendi hakkında söyledikleriyle değerlendirmenin yanıltıcı olduğunu Marx iddia etmemiş miydi? Diyalektik, iyinin kötüyü doğurabileceğini anlamak açısından son derece eleştirel bir yöntem değil midir? Kaldı ki, Kant’ın bile gayet çarpıcı bir biçimde ifade ettiği üzere, her devrim hakim düşünce tarzında gerçek bir dönüşüme yol açacak diye bir garanti yoktur; aksine bazı devrimler, Türkiye’de olduğu gibi, yeni önyargılar oluşturabilir, daha sinsi baskı yapıları peydah edebilirler. İnsan hakları veya bilimsellik kadar savunulur doktrinlerin bile, örneğin kültürel farklılıklarla karşılaştıklarında dayatmacı veya vesayetçi bir hal almaları bunun bir göstergesidir. Varolan ile olması gereken arasına mesafe koyarak sorgulama çağını açmış olan Aydınlanma felsefesinin zihinsel kapanmanın yeni biçimlerini de doğurmuş olması da bu yüzdendir.

Toplumsallığın ikircikli ve/veya müphem olduğu savını temel almak, epistemolojik olmaktan çok etik bir duruştur. Öngörülemeyen zararların asgariye indirilmesini sağlayacak zihinsel esnekliğinin önünü açar. Kişinin kendi özgeçmişinin, kendi konum ve kimliğinin (erkek olma, hakim etnik yapıya ait olma, orta sınıf ve şehirli olma, eğitimli olma gibi) getirdiği sorgulanmamış kalıpların, normların, kırmızı çizgilerin gerçeklik algısını etkilediğini kabul eder. ‘Gerçeklik’ denilenin toplumsal bir kurgu olması dışında, öznel konumun da ürünü olduğu fikrini benimser. Gerçekliği bir dışsallık olarak algılamak ve düşünceyi bundan ayırmak yerine; düşünceyi somutluğu ve etkileri olan bir pratik, pratiği de öznelliği şekillendiren bir maddi düzen olarak görür. Bu sayede, gözden kaçan iktidar ilişkilerini ve özgürleşme imkanlarını ortaya çıkarır. Buna inanmak demek, herkesi ve herşeyi kucaklayan bir uzlaşma idealine yönlenmeyi zorunlu kılmaz. Sanırım liberalizm-solculuk tartışmalarında gözden en çok kaçan nokta budur. Üçüncü yol gibi ara formüllere de gerek yoktur. En klasik anlamda sentez yeteneği kafidir.

Somutlayacak olursak, Türkiye’de özgür ve demokratik toplumsallığın önündeki sayısız yapısal engelden birini (örneğin Kemalizm, neoliberalizm veya muhafazakarlık) seçip diğerlerini azımsamakla, yani varolan sistem içerisinde tek bir tarafı tutmakla, bir iktidar şekline karşı mücadele ederken diğerini desteklemiş oluruz. Konjonktürel olarak açılan bir manevra alanında köşe kapmak politik açıdan doğru bir strateji gibi gözükse de, ne bir sonraki dönemde kalıcı dönüşüm vaadeder, ne de özgül konumumuzdan doğan mikro iktidar alanlarını bertaraf eder. Demokrasi karşıtı güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin Kürt sorununu çözmek icin parmağını kıpırdatmamasını, dolu dizgin neoliberal politikalar gütmesini, 1 Mayıs’larda ve başka her fırsatta işçilerin haklı taleplerini copla ve dayakla susturmasını, yeni anayasa sürecini rafa kaldırmasını, Alevilerin ve gayri-müslimlerin hakları konusunda ayak sürmesini, üniversitelerin sorunlarını bilerek ve isteyerek ağırlaştırmasını eleştirmekten kaçınan bir ‘liberal demokrat’, omlet yapacaksanız yumurtaların ne hissettiğini sormazsınız cinsinden bir araçsallığı da bilfiil savunmaktadır.

Çoğulculuktan korkmayalım

Keza, muhafazakar güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin farklı kesimleri birleştirmeyi bir miktar başarmasını, kendinden gayrı demokratik güçlerin ezikliği veya dağınıklığı karşısında yegane demokratik ümit olarak belirmesini, Kemalizm-cumhuriyet- laiklik kavramlarını dogmalıktan kurtarma zemini yaratmasını, TSK ile köşe kapmaca oynama cesareti göstermesini, bugüne dek kamusal alandan dışlanan dindarları, başörtülüleri Kemalizmin pençesinden kurtarmaya çalışmasını, belediyecilikte hasbelkader iyi hizmet vermesini takdir etmek istemeyen bir ‘devrimci solcu’, liberal demokrattan biçimsel anlamda zerre kadar farklı değildir. Onun gözünde de yarınlar adına bugünden harcanmasında sakınca olmayan yumurtalar vardır.

Bu iki anlayış arasında bir üçüncü yol yoktur. ‘Öteki’yle ilişkilenme biçimileri aynıdır. Aynı araçsal mantık, aynı egemenlik sevdası, aynı zihinsel kapalılıktan muzdariptirler. Zira her iki anlayış da kendi konumunu iktidara göre belirler. Güç odaklarının birinin yanında veya karşısındadır. Demokrasiyi kuracak olanın iktidar değil, tabandan gelen bir güç olabileceği, bunun için farklı kesimlerin birleşmesi gerekeceği, birleşme kıstasının hangi normatif duruş veya ideolojiyi benimsediği değil, kendi konum ve davasının mutlaklığını sorgulama yeteneği olabileceği gibi birçok alternatif siyaset zemini tahayyül edebilecekken, varolan tarzlarından birine sıkışır kalır. Bunun fiili olarak etkisi, bir fasit daire yaratmaktır. Öncellik verdiği davada başarılı olsa bile, başka egemenlik reflekslerine dokunmadığı için, demokrasi yine Godot misali nafile beklenen bir hal olmaya devam eder.

http://www.taraf.com.tr/haber-iktidar-dilinden-demokratlik-cikmaz-15692/