Yenileceğini anladıkça zorbalaşıyor

19.06.2013

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile röportaj için buluştuğumuzda Gezi Parkı direnişçileri, Taksim Dayanışma heyetinin Başbakan’la yaptığı görüşmeyi tartışıyordu. Polis saldırısı bir ihtimal olarak varlığını korusa da, genel kanı kolay kolay saldırılmayacağı yönündeydi.

Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile Başbakan’ın halk oylaması önerisini, direnişleri değersizleştirerek, direnişçileri “iyi çocuklar-kötü çocuklar” olarak ayrıştırmasını ve tüm bu değersizleştirme ve ayrıştırma kurgusunun bir parçası olarak cami, bayrak, başörtüsü simgelerinin kışkırtıcı kullanımlarının ne anlama geldiğini konuşmuştuk. Polis saldırısı, röportaj başlıklarımızın önüne geçince, Zeynep Gambetti, cumartesi gecesi yoğun polis saldırısı sürerken desteğini esirgemedi ve röportajımızı revize etmemize yardımcı oldu. Değerli bilim insanı Gambetti’ye bu desteği için ayrıca teşekkür ederiz.

Taksim Gezi Parkı direnişinin 19. gününde gelen son saldırı, sadece İstanbul’u değil, tüm Türkiye’yi yine ayağa kaldırdı. Erdoğan ne yapmak istiyor?

Erdoğan yenileceğini anladıkça sertleşen, zorbalaşan bir lider. Bir karakter deformasyonu olsa gerek. Ancak tüm bu süreç bize gösterdi ki, bu ülkede hayatlar bir tek kişinin egosuna kurban edilebiliyor. Cumhurbaşkanı Gül ve Bülent Arınç, Erdoğan Afrika gezisindeyken ortamı yumuşatmaya çalışan mesajlar verebiliyor, ancak Başbakan ülkeye döndüğü anda herkes el pençe divan kesiliyor. Başbakan’ın kafasında bin türlü tilki dolaşıyor olsa gerek. Bunlardan biri elbet otoriter liderlerin tarihin her döneminde yaşadıkları korkuyla ilişkili. Halkını bastıran, tehdit ve şantajla iş gören, sansür kurumunu alenen işleten, hem başbakan, hem İstanbul belediye başkanı, hem vali şapkalarını taşımaya kalkan liderler yalnızlaşır ve devrilme kâbusu görmeye başlarlar. Öte yandan AKP içindeki gerginlikler, Suriye meselesi, seçimlerin yaklaşıyor olması ve Gezi direnişinin kapalı kapılar ardında yapılan çeşitli hesapları bozmuş olması da Erdoğan’ı hırçınlaştırdı. Barış sürecinin bu koşullar altında sürdürülemeyecek olması da cabası – ki ben AKP’nin barışı gerçekten istemediğini, yani barışı bir değer olarak benimsemediğini, sadece kendine rakip olabilecek en büyük muhalif hareketin radikalliğini bir miktar azaltarak oy ve rant arttırma peşinde olduğunu düşünüyorum. Gezi, bu iktidarın 2015, 2071 gibi aşırı güç ve hegemonya arzularına ket çekti. Bastırabilmek için yaratmadıkları fırsat kalmamıştı. Sonunda cumartesi akşamı çocuk ve ailelerle dolu bir parkı da gaza boğdular ve muratlarına erdiler.

Başbakan aralarında Taksim Dayanışma’nın da olduğu heyeti kabul etmiş ve halk oylamasından söz ederek “mesajı aldık” demişti. Son saldırı ışığında ne söylersiniz; bu bir geri adım mı yoksa oyalama mıydı?

Taksim Dayanışma heyetinden görüşmeye gidenlerle restleşen bir insan, bu ülkeyi yönetemez halde olduğunun da bir şekilde farkındadır diye düşünüyorum. Derdi mesaj almak değil, son kozunu oynamaktı. Diyalog süreci komedisinin tutmadığını anlayınca Gezi’yi gerçekten temsil edebileceklerle görüşmek zorunda kalmasını bir yenilgi olarak algılamış olsa gerek. Ben çok ciddi bir değer ve algı karmaşası içinde olan Erdoğan’ın artık herhangi bir siyasi veya ideolojik rasyonalite içinde davrandığını sanmıyorum. An be an karar veren, an be an ağız değiştiren siyasetçiler, valiler, belediye başkanları ne yapmak ister? Günü kurtarmak, o kadar.

Referandum/halk oylaması önerisine karşı çıkılması üzerine Başbakan “hem halka sorun diyorlar hem referanduma karşı çıkıyorlar” dedi. Başbakan’ın sorusunu size yöneltelim; halk oylamasına neden karşı çıkılıyor?

Birkaç sebepten dolayı… Bir tanesi, plebisit (halk oylaması) gerçek bir seçim değildir.

Neden değildir?

Çünkü tercihleri halk değil iktidar belirler. Referandumda sorunun cevabı “evet” ya da “hayır”dır. Soru, iktidarın ürettiği bir sorudur, soruyu halk belirlemez. “Böyle soramazsın” diye bir katılımda bulunamaz, dolayısıyla alternatifi yoktur. Görünürde demokratik olup, aslında demokrasi açısından çok sorunlu bir yöntemdir. Plebisitte tartışma, uzlaşma, ara yol bulma gibi bir takım alternatifler yoktur. İki kutuplu toplumsallık yaratır.

Yani, sonuç “Hayır, kışla yapılmasın” çıksa bile bu demokratik bir yöntem değil?

Tabii ki. Mesela, biber gazı kullanımı konusunda da referandum yapılsa ve bir sürü insan “biber gazı kullanılsın, çünkü anarşist ve marjinal gruplar var” dese rasyonel, insana saygılı, insanlar arası ilişkileri dayanışma temelinde kuran bir toplum inşa edebilir miyiz?

Ek olarak, halk oylaması, Başbakan’ın meseleyi “üç beş ağaca” indirgemesini de meşrulaştırmış oluyor…

Kesinlikle. Çünkü bu iş Gezi’yi, Topçu Kışlası projesini aştı. Hükümetin ve bütün yandaş medyanın, yandaş aydınların, yandaş sanatçıların görmediği budur. Gezi Parkı bardağı taşıran son damlaydı ama Gezi olayları patlamadan önce 3. köprüye Türkiye’deki Alevileri yok sayan, hatta onlarla dalga geçen, onlara hakaret eden bir edayla Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, alkol satışının sınırlandırılması gibi çok tepki çeken birtakım yasalar arka arkaya geçmişti. İktidarın polis şiddetiyle muhalefeti bastırması da hiç yeni değil. 1 Mayıs gaz festivaline dönüştü. İşçilerin, emektarların, memurların talepleri hükümet tarafından dinlenmedi, bastırıldı. Erdoğan Hopa’da HES’lere karşı tepki verenlere “eşkıya” dedi ve emekli öğretmen Metin Lokumcu sıkılan gaz yüzünden hayatını kaybetti. Emek Sineması’nın AVM’ye çevrilmemesi için mücadele verenler bile gaz yedi. İşlerine gelmediği için Gezi’nin bütün bunları da temsil ettiğini ısrarla görmemeye çalışıyorlar.

BELLİ SİYASET KALIPLARINA UYMADIKLARI İÇİN BU GENÇLERE APOLİTİK DEDİK

Bir de apolitiklik meselesi var. Daha doğrusu apolitikliğin yüceltilmesi… Liberal kalemler de bunu yapıyor. “Onlar masum çevreciler” deniyor mesela. Velev ki öyle… Çevrecilik politikadan, politik tutumdan ayrı tutulabilir mi?

Elbette tutulamaz. Kullandığımız dilden jestlerimize, sembollerimize, seçimlerimize, hayat tercihlerimize, dine kadar ve hatta vicdanımıza kadar her şey politiktir ve politik olarak kurulur. Hiçbir şey politik anlamda etkisiz değildir. Pasif olmak bile politik anlamda bir etki yaratır, zira iktidarı güçlendirir. Ama Gezi’deki bazı gençler de oradaki farklı grupları “politik” bulup rahatsız olmuşlar.

Evet, “burası çok politikleşti” demeye başladılar!

İşte orada ilginç bir şey var, buna bir bakmak lazım. Bence, o gençler de politikayı aynen Erdoğan veya liberaller gibi tanımlıyor. Politik olan, örgütlü, belli bir ideolojiye sahip, iktidarı yıkmaya yönelik büyük siyaset yapan, amaca uygun araçları kullanan, stratejik düşünen… Apolitik olan ise onlara göre ağacı, çiçeği, kuşu, havayı sevmek, daha doğala yakın bir hayat düşlemek gibi bir şey. Şunun farkında değiller; siyaset, herhangi bir iktidarın olduğu her yerde vardır. Ailede annenin babanın kendi yaşam biçimlerini gençlere empoze etmesinde de vardır, erkeğin kadını günlük hayatta tahakkümde altına almasında da vardır. Bu çağda çevre de birebir politik bir meseledir. Çevrenin siyasetin hükmüne tabii bir nesne haline gelmesinin kendisi zaten siyasidir. İktidar çevreyle ilgili bir karar verdiği için o gençler Gezi’ye gittiler. İktidar ağaçlarla, sularla, barajlarla ilgili kararlar aldığı için insanlar direniyorlar. Çevre, kapitalist üretim tarzının sınır tanımaması yüzünden bozuluyor. Bu üretim biçiminin hâkimleşmesinin üst yapısal, hukuki, siyasi, toplumsal dayanakları var. Doğanın yok olması, kendi içinde doğal bir olay değil ki! Siyasetin yol açtığı bir sonuç. Gençler henüz bunu görmüyorlar. Ama eski tarz siyaset yapma biçimlerine de bir tepkileri var.

“Gençler örgütlü değil” vurgusu o yüzden mi öne çıkarılıyor?

Evet, ama bu bir gerçek. Bu gençler kendilerini böyle tanımlıyor. Biz de bugüne kadar belli bir takım siyaset kalıplarına uymadıkları için bu gençlere apolitik dedik. Yani bizim de kalıplarımız eski siyaset kalıpları. Bunların dışında tavır aldıkları için apolitik dedik. Hâlbuki basbayağı bir politika üretiliyordu Gezi Parkı’nda. Tek bir şemsiye altında toplanabilecek, örgütlerden ya da ideolojilerden herhangi birinin kapsayacağı bir politika değil. Çok daha farklı bir politika. Onun ne olduğu konusunda yüzde yüz kesin bir fikir beyan etmek çok zor. Bir gencin dile getirdiği bir şeyi aktarmakla yetineyim. Diyordu ki, “Hocam biz buraya twitter ve facebook üzerinden mesajlaşmalar sayesinde geldik. Sosyal medyada biri bir mesaj atar, insanlar bunu beğendiklerine yayarlar, ama beğenip beğenmeme kişinin kendisine bağlıdır.” Yani, bundan sonra yapılacak siyasetin, sosyal medyadaki beğenme-beğenmeme, paylaşma-paylaşmama modeline uygun bir siyaset olması lazım. Biri toplumda örnek bir davranışta bulunacak veya bir direniş başlatacak, bir model geliştirecek. Beğenenler gelecekler. Beğenmeyenler gelmeyecek.

AKP MİTİNGLERİ BASBAYAĞI RÖVANŞİZM

Erdoğan “mitinglerimiz rövanşist mitingler olmayacak, seçim kampanyasını başlatacağız” dedi ama Ankara mitinginin ana teması Gezi direnişiydi. AKP’nin seçim kampanyasının stratejisi konusunda mitinge bakarak ne söylenebilir?

Bunun adına seçim kampanyası demek bile hukuk ihlalidir. Tüm partilere kampanya startı verildi mi? Devlet bütçesinden pay ayrıldı mı? Mitinglere halk otobüsleriyle taşınan, sallayacakları bayraklar devlet eliyle satın alınan, ceplerine para konan insanlara neyin kampanyası yapılacak? Üstelik tüm bunlar son derece gayri-hukuki bir şekilde vatandaşın, yani bizim, vergi paralarımızdan karşılanıyor. Amaç gövde gösterisi yapmak, yani basbayağı rövanşizm. Ülke bu denli ayaktayken, ölüler ve yaralılar varken rövanşizm içine düşebilmek demek, epey korkmuş olmanın da işareti bence.

EN BÜYÜK PROVOKATÖR DEVLET

Başbakan’ın sözünü ettiğiniz savunma dilinde “camiye ayakkabıyla girdiler, alkol aldılar, bayrak yaktılar, polis öldürdüler, türbanlı kadını linç ettiler” ifadeleri de var. Bu, kutuplaşmayı derinleştirir mi diye soracağım ama cami, bayrak, türban simgelerinin bu kadar güçlü duyurulması, kutuplaşmadan daha tehlikeli değil mi?

Şu sıralar 6-7 Eylül olaylarındaki gibi bir devlet provokasyonu var. En büyük provokatör devlet, ne yazık ki. Ve onun dümen suyunda olan medya, kurumlar, aydınlar çok büyük provokasyon yapıyorlar. Ancak Gezi’de birleşenler bunu yemiyor, yemeyecek. İnsan hakları örgütleri, barolar, gazeteciler ve vatandaşlar yalanları açığa çıkarmak için bilgi toplamakta. AKP şakşakçılığı yapanlar karşılarında bir avuç insan olmadığını, çok dirençli kitleler olduğunu gördüler. Dolayısıyla kışkırtma çabalarını arttırabilirler. Bu söylemler, karşımızdakilerin ne kadar çirkin, ne kadar adaletten uzak, ne kadar antidemokratik, tek tipçi ve Gezi direnişçilerinin ifade ettiği gibi faşizan zihniyetler olduğunu gösteriyor. Maskeler düşmüş durumda.

İktidar ve yandaşlarının ayrıştırma, değersizleştirme için sıkça kullandığı marjinal, ideolojik, illegal ve çapulcu gibi terimler de darbe aldı diyebilir miyiz?

Tabii ki. Öyle olmadığını Gezi’ye gitmiş olan herkes biliyor. Yandaşlar tenezzül bile etmedikleri için kendi uydurdukları darbe ve komplo teorilerine inanmaya devam edebiliyorlar. Hodri meydan, Gezi’ye gelin görün diye çağırdıklarımdan çıt çıkmadı. Çünkü Gezi’de alternatif bir hayatın örülmesi söz konusuydu. Biber gazı atıyorsunuz, plastik mermi atıyorsunuz, bu kadar dezenformasyon yapıyorsunuz, bu kadar tehdit savuruyorsunuz, ama Taksim Meydanı yeniden yeniden insan dolmaya devam ediyor. O bedenler hayattır, devletin ölüm makinelerine karşı direnen hayatlar. Hükümet hayatın tamamını kontrol altına alamayacağını gördü. “Marjinal grup” söyleminin baştan beri provokasyon olduğu o kadar bariz ki! Ama bambaşka yalanlar uydurmaya devam edecekler. İktidar bastırmaya çalıştıkça kalabalığın artması gösteriyor ki, iktidarın bu marjinalleştirme ve provoke etme oyunları hiçbir zaman başarıya ulaşmayacak. Artık kontrol edemediği cesur bireyler, bedenler, oluşumlar var bu toplumda. Bence Gezi’nin en büyük kazanımı bunu onların değilse bile bizim bilmesidir.

ERDOĞAN ETKİ SİYASETİNDEN TEPKİ SİYASETİNE ÇEKİLDİ

Başbakan’ın direnişlerden mesaj almaması mümkün olmadığına göre, stratejisi ne? Söylendiği gibi artık tamamen seçimlere mi odaklandı?

Çevresindeki bütün muhalif sesleri bastıran Erdoğan’ın artık gerçeklikle bağının kopuk olduğunu düşünüyorum. Esnaf mantığıyla hesaplar yapılmakta. Bence kesinlikle seçime yatırım yapıyorlar. Ama ellerinde patlayan bir toplum var, hesapları bozulmuş durumda ve mümkün olduğunca bunun üstünü örtmeye çalışıyorlar. Erdoğan, Gezi direnişlerinden bir gün öncesine kadar etki siyaseti, yani aktif, gündem belirleyen siyaset yapabilirken; Gezi olaylarından itibaren tamimiyle tepki siyaseti yapmaya çekildi. Şu anda savunmada. Ama savunmayı, edilgen-saldırgan pozisyonundan yapıyor. Psikolojide bu bir kompleks türüdür. Edilgen-saldırgan kendisini mağdur olarak görmek ister, mağduriyetinin bir hayal üründen ibaret olduğunu örtmek içinse başkalarına saldırır. Saldıran o olduğu halde kendini mağdur görür.

Tespitiniz önemli ama akla şu geliyor; yönetimde 11. yılına giren bir iktidarın mağdur edebiyatı yapması garip değil mi? Ve diyelim 5 yıl önce mağdur siyasetinin bir etkisi olabilirdi ama bugün tutar mı?  

Türkiye’yi bölerek tutturabilirler. Yandaş veya penguen medyayı izleyenler ile izlemeyenler; farkında olanlar ile olmayanlar var. Medyaya sansür uygulamakla ülkeyi bölecekler. İki ayrı gerçeklik algısı oluştu. Şimdi bile İstanbul’da, örneğin Başbakan’ın kendi semti olan Kasımpaşa’da bir fırına gittiğinizde, “polis tabii ki marjinal gruplara saldıracak” gibi bir tepki dile geliyor. Siz “ben oraya savunmasız bir şekilde gittim, ben marjinal miyim, benim üstüme de gaz sıkıldı” dediğinizde insanlar düşünmeye başlayıp, “Ha doğru ya, artık diyalog da gerekiyor” diyorlar. Olayların önünü arkasını takip edemedikleri çok belli.

Yani soruları olan bir kesim… Dolayısıyla tam bir tabi olma durumundan söz edemiyoruz?

Umarım. Bakın, totaliter ya da faşist rejimlerde halkın bir kısmı yalana inanmayı arzular. İktidardan nemalananlar, belli bir sebepten dolayı iktidarın bir takım politikalarını beğenmiş olanlar, kendi rutininin bozulmasını istemeyen konformist tipler yalanı sürdürebiliyorlar. Çekoslovakya direniş hareketinin öncüsü Vaclav Havel “Gerçeği Yaşamak” adlı kitabında buna değiniyor. Totaliter veya baskıcı rejimler böyle ayakta duruyor. Türkiye’de de bir kesim var ki anlatılan yalanlara inanmaya hazır. Twitter kullanmayan, internete çok fazla girmeyen kitlelerden bahsediyorum. Diğer taraftan yandaşlar çok fazla dezenformasyon yayıyor, korkunç bir sansür uyguluyor. Bunun değişeceğine dair bir umudum yok.

BDP DİRENİŞE DENEYİM AKTARABİLİRDİ

Gezi direnişleri çözüm sürecine nasıl yansır?

Bence çözüm sürecine yansımaları olumlu olacak. Çünkü bir kere hepimiz aynı konumda olduğumuzu gördük, hepimizin gazlanabileceğini gördük, kimsenin bundan muaf olmayacağını gördük. İkincisi medyanın ne kadar sansürcü, dezenformasyon yapan, haysiyetsiz, iktidarın dümen suyunda bir kurum olduğunu gördük. İstanbul kadar büyük bir metropolde olanları gizlemeye kalkıyorlarsa, Güneydoğu’da ne kadar çok şey gizleyebildiklerinin bence birçok insan farkına vardı. Bir temas alanı oluştu. HDK süreci de zaten bu temas alanının çok daha önceden örüldüğü bir yerdi. Çok hantal bir yapı olmasına rağmen orada da farklı kesimlerden olanlar, barış süreci hakkında kafa yormaya başladılar. Neler yaşanmış, kimin geçmişe dair ne tür acısı birikmiş, bütün bunları yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Dolayısıyla barış süreci Gezi direnişinden olumsuz etkilenmez gibime geliyor, ama BDP haklı olarak çekimser kalmayı tercih ediyor. Çünkü ulusalcı söylem Gezi’de olmasa bile Türkiye’nin diğer yerlerindeki direnişlerde maalesef öne geçti. Gerçi BDP şöyle yapabilirdi; direnişlerin gerisinde kalmaktansa, kendi deneyimlerini buraya hitap edecek şekilde yeniden anlatabilirdi. Onu yapmadı. “30 yıldır siz neredeydiniz?” gibi bir burukluk içine girdi. Evet, kesinlikle haklılar ama Türkiye’de bir gelecek kurmak söz konusuysa, geçmişin hınçlarını bugün almak çok anlamlı değil. Biraz daha ilerleyelim, ondan sonra zaten hepimiz acılarımızı, birbirimize karşı hınçlarımızı dile getireceğiz, ama şu süreçte bir olmak, birlik olmak vardı.

ERDOĞAN DEĞİL GEZİ DİRENİŞÇİLERİ HESAP SORACAK

Erdoğan’ın hemen her konuşmasında tehdit edip, “hesabını soracağız” diyor. Tweet atan gençlerin gözaltına alınması, tutuklamalarla ipuçlarını verse de “hesabını sorarız”ın mesajı nedir? Otoriterliğin daha da artması mı?

Hesabını soracak hiçbir şeyleri yok aslında. Başbakan “Gezi’nin olumlu etkilerini tersine çevirecek bir etki yaratabilir miyim”e oynuyor ama şunu öngörmüyor; Gezi direnişçilerinin ve Türkiye’de buna destek veren tüm oluşumların ve bireylerin her birinin de sorulacak bir hesabı var. İktidar konumunda olanların “hesabını vereceksiniz” demesi, “biz sizi ezeriz” anlamına geliyor. Gezi direnişçilerinin ve onlara destek verenlerin iktidardan hesap sorması ise, “demokrasi ve hak mücadelesi yolunda bizi engellemenize izin vermiyoruz, özgürlük arayışımızı sürdüreceğiz” anlamına geliyor!

Serpil İlgün
19 Haziran 2013

http://everywheretaksim.net/tr/evrensel-yenilecegini-anladikca-zorbalasiyor-zeynep-gambetti/

Neoliberalizm, üniversite ve iktidar üzerine

07.07.2012

Dünyada öğrenci hareketlerinin / gençlerin farklı bir siyaset formu üretmeye başladığını, özellikle meydanların daha aktif kullanıldığını görüyoruz. İngiltere’de, Yunanistan’da, Şili’de, Arap Baharı sürecinde mevzubahis bölgede, ABD’nin çeşitli üniversitelerinde öğrenci eylemleri, beraberinde daha geniş kitleleri de mobilize etmeye başladı. Gençler nezdinde artan bu eylemselliği nasıl okumalıyız?

Ben bunları neoliberal sistemin yarattığı çelişkilerin dışavurumu olarak görüyorum. Yeni bir 68 hareketiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmek istiyorum, ancak bugün içinde bulunduğumuz durum biraz farklı. Önceden var olan alternatiflerin geçerliliği veya arzulanabilirliği konusunda şüpheler var. Sosyalizmin çöktüğü söylemi ufuklarımızı kısıtlayan bir bariyer olarak durmakta. Eskiden ya sosyalizm ya da barbarlık diyebiliyorduk. Oysa bugünkü barbarlığın önüne neyin geçebileceği meçhul. Gençler düzene karşı ayaklanıyorlar, ancak bunu nasıl bir düzenle ikame edeceklerini ne onlar ne de biz biliyoruz. Farklı siyaset formlarının denenmesinde bence sonsuz fayda var, zira ütopik olarak damgalanabilecek birtakım yaratıcı çözümler bu deneyimler sayesinde üretilebilecek. Ancak bunların parçalılığı -yani birbirinden kopuk coğrafyalarda, konjonktürel kaygılar etrafında gerçekleşiyor olmaları- deneyimlerden çıkarılacak teorik ve pratik derslerin kayıt altına alınamamasına yol açabilir. Şili’deki öğrencilerle Arap Baharı’nı yaşayan öğrenciler arasında deneyim aktarımının yollarının açılması gerekiyor. 2000’li yıllara damgasını vuran Dünya Sosyal Forumu buluşmalarında olduğu gibi, internet de kullanılarak, farklı direniş biçimlerini kollektif belleğe katan ve bunlar üzerinden sınıf temelli söylemler üreten bütünleştirici bir çaba içine girmek anlamlı olurdu.

– Gençlerin eylemsellikleri gelip geçici bir heyecanın tezahürü olarak algılanıyor. “Biz sizin zamanınızdayken denedik, yanlış yaptık.” tarzı ifadeler, nasihat verenin çok olduğu ortamlarda sıkça zikredilmekte. Üniversite öğrencilerinin mobilizasyonunun “uzun vadeli” bir değişim getirebileceği kanaatini taşıyor musunuz?

 Gençler herkesin hissettiği ancak ifade etmekten kah korktuğu kah sinizme boğulmuş bir biçimde ihmal ettiği rahatsızlıkları dile getiriyorlar. Ama unutmayalım ki “gençlik” kimsenin sahip olduğu kalıcı bir kimlik değil, geçici yaşamsal bir evre. Uzun vadeli herhangi bir mobilizasyonun salt gençler üzerinden yürüyemeyeceği aşikâr, zira üniversitedeki ilk iki yıl kafa karışıklığı içinde geçiyor, sonraki iki yıl aktivist bir sürece giriliyor, ama mezun olur olmaz bireyin artık “kaybedilecek bir şeyleri” olmaya başlıyor. Üstelik üniversite ortamındaki yoğun temastan uzaklaştığı için aktivist heyecanı sönümleniyor. Gençken radikal olup da bugün bir şirketin CEO’su olarak geçmişine yabancılaşmış öyle çok üniversite arkadaşım var ki! Diyeceğim, üniversitedeki mobilizasyonun ortalama ömrü beher öğrenci için iki kısacık yıl. Bu denli devri daimin olduğu bir ortamda kalıcı etkiler yaratabilmek için toplumun diğer kesimleriyle ittifak kurmak ve düzene başkaldırının yarattığı adrenalinin ötesinde gayet sabır isteyen bir biçimde iğneyle kuyu kazmaya hazır olmak gerekir.

 

– Diğer bölgelerde artan bu eylemselliğe rağmen, belli başlı faaliyetleri saymazsak, Türkiye’de gençler nezdindeki mobilizasyon eksikliğini hangi faktörlerle açıklayabiliriz?

Türkiye’deki gençler 1980’den beri sindiriliyor. 1995-2005 arasında Kürt gençlik hareketi sayesinde bir ivme yakalandıysa da, bugün bu harekete indirilen “hukuki” darbeler yüzünden kitlesel eylemlilikler uzun soluklu olamıyor. Resmi söylemlerin ve ana akım medyanın etkisinde kalan gençlik, Kürt hareketine şüpheyle bakıyor. “Terörle mücadele” düsturunu içselleştiriyor. Gençlerin kafasının karışık olduğu kesin: Kimileri Kemalizm’in bekçiliğini yapmaya, kimileri de eskinin mazlumu, bugünün iktidarı olan İslami çevrelere arka çıkmaya çalışıyor. Her iki grup da iktidar mercileriyle aralarına mesafe koymayan gayet dar çerçeveli bir “muhalefet” kültürü geliştiriyor. İktidarı gerçek anlamda sorgulayan düşünsel süreçler gelişmiyor. Sol dağılmış durumda. Emekçilerle öğrencilerin teması asgari düzeyde. Diğer alternatif hareketler ise çok fazla görünülürlüğe sahip değiller. Gençlerin önünü açacak farklı bir ivmenin Türkiye’de ortaya çıkması biraz zaman alacak gibi gözüküyor.

Bir diğer etmen de, neoliberal sistemin değerlerinin içselleştirilmiş olması. Öğrenciler emeğin sorunlarını sahiplenemiyorlar, zira üniversite bir sınıf atlama vizyonu sunuyor. Gençler, günlük hayat pratikleri ve arzularıyla bu değerlerin doğallaştırılmasına, tarihsizleştirilmesine katkıda bulunuyor. Fitness, sağlıklı yaşam, bedenin belli normlara uygun olarak giydirilmesi, kuşatılması, teknoloji bağımlılığı gibi birtakım disiplin mekanizmalarının “daima genç kalın” ideolojisini aşılaması karşısında savunmasız durumdalar. Gençliğin kendi bir meta haline gelmiş durumda. Hepimizin “genç kalması”, sürekli tüketmesi ve yaşlılıkla özdeşleştirilen bilgelikten kati suretle kaçınması bekleniyor. Gençlerin eğitimi üzerinden dönen müthiş iktidar oyunlarından da anlaşılacağı üzere, gelecek kuşakların dini bütün ama müsrif, sağlıklı ama bilgisiz olması olması hedefleniyor. Bu oyunları deşifre etmedikçe yaşam koşullarının güçleşmesine bağlı olan harç veya yemekhane eylemlerinin bir yere varacağını pek sanmıyorum.

– Malumunuz okulumuzda, bilinen adıyla bir “Starbucks eylemi” gerçekleşti. Farklı görüşler var eylem hakkında. Kimisi hocaların yeteri kadar destek vermediğinden şikâyetçi, kimisi somut bir başarı elde edilemediği kanaatinde, kimisiyse Kooperatif çalışmasından tutun Rektörle yapılan görüşmeye kadar geniş bir yelpazede göreceli başarı elde edildiğini düşünüyor. Sizin bu konu hakkındaki yorumlarınız nelerdir?

Starbucks eylemleri sırasında sabbatical iznimi kullanıyor olduğum için maalesef çok uzaktan takip edebildim. Anladığım kadarıyla bazı siyasetlerin tıkandığı yere de işaret eden bir eylem olmuş. Şurası bir gerçek ki hocaların mobilizasyonu epey zor; öğrenci ve hocaları ve hatta üniversitenin tüm bileşenlerini kapsayan temas alanları çok az. Ama olaya diyalektik bir açıdan bakacak olursak, bu eylemin kendisi bizi bize gösteren bir ayna oldu. Kooperatif veya karşı-işgal gibi alternatiflerin bu üniversitedeki eylemlilik dağarcığına katılması bunları hemen şimdi olmasa da bir sonraki süreçlerde yeniden canlandırılabilir potansiyeller olarak sabitledi. Öğrenciler arasında bu konuda tartışma devam ediyor mu bilemem, ama hocalar biraraya gelip üniversitedeki akademik ve yaşamsal alanları tepeden inme kararlara karşı koruma iradesi geliştirdiler. Toplumsal mücadelelerin başarısını hedefe ulaşıp ulaşmadıklarıyla ölçülmesi gerekmez, mücadelenin kendisi bir “okul”dur.

– Starbucks eyleminin olduğu sırada, diğer üniversitelerde okuyan bazı kişilerden beklenmedik olumsuz tepkiler alındı, belki de toplumdaki Boğaziçili imajından kaynaklı olarak. Bu eylemselliğin sadece üniversite yaşantısıyla sınırlı olduğu, bu eylemin “şımarıklık” olduğu, zaten bizim “paçayı kurtardığımızı” söyleyenler oldu. (Tırnak içindeki ifadeler birebir alıntıdır.) Bu sayıda bu “Boğaziçili imajını” da incelemeye çalışacağız. Sizin bu konu hakkındaki gözlemleriniz / yorumlarınız nelerdir? Gerçekten de Boğaziçi, Türkiye gerçekliğinin çok mu dışında?

Starbucks eyleminin bir “şenlik” olarak sunulması ve yaşanması sıkıntı yarattı sanırım. Boğaziçi’nin “Boğaz’a nazır hainler” veya bahsettiğiniz gibi şımarık burjuva çocukları imajı var. Şenlik her ne kadar postmodern bir eylemlilik biçimi ise de Türkiye henüz postmateryalist bir toplum değil. Karnaval, Bakhtin ve Fransız Situationist akımı tarafından geliştirilen bir kavram. Varolan değer ve kimliklerin nihilist bir yaratıcılık aracılığıyla yapıbozuma uğratılmasını içeriyor. Ancak daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi, bu tür karşı çıkışların bir sınıf temeli -veya en azından toplumsal mücadelelerle örtüşen bir temeli- olması gerekir. Toplumsallıktan kopuk olan eylemlilikler sönümlendiğinde geriye kalan deneyim ve ilişkiler baki olmakla birlikte, bir tür boşunalık duygusu yaratması da muhtemeldir. Buna rağmen itiraf etmek gerekir ki Boğaziçi Türkiye’de bir “kurtarılmış bölge” olma özelliğini koruyor. Burada üretilen karşı duruş biçimleri, Türkiye’deki hâkim muhalefet kültüründen farklılaşabiliyor. Bu gücümüzdür aslında. Boğaziçi’ndeki eylemin başka üniversitelerde kantin protestolarını tetiklediğini unutmamalıyız. Hiç birşeye salt beyaz veya salt siyah olarak bakmamalıyız, diyalektik gri alanları ve geçişliliği görmemizi gerektirir. Yeter ki “kurtarılmış bölge”mizde ürettiğimiz çözümleri daha geniş toplumsal kaygılarla fiilen ilişkilendirmenin yollarını bulabilelim…

– Her siyasi hareketin gençliğe dair tasavvuru, ajandası var. Bunu meşru buluyor musunuz?

 Meşruiyet sorusunu burada sormanın pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Her siyasi hareket kendi gençlik ajandasını üretecek zaten, çünkü daha eski kuşakları birtakım hedefler konusunda heyecanlandırmak daha zor. Bunu bir gerçek olarak kabullenip mücadelenin hiç bitmeyen bir süreç olduğunu anlamalıyız.

– YÖK’ün varlığı bir problem olarak tartışılıyor bugün. Herhangi bir eylem, siyasi faaliyet; “Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinde” ağır suçlarla cezalandırılıyor. Bunun değiştirilmesine dönük de somut bir adım atılmış değil. Dahası, akademik özerkliği yok etmesi de söz konusu. YÖK’ün kaldırılması gerektiği çokça zikredilse de yerine nasıl bir sistemin oturtulacağı çok da konuşulmuyor. Nasıl bir alternatif tasavvur etmemiz gerekiyor?

YÖK 12 Eylül zihniyetinin üniversitelerdeki yansımasıdır ve kesinlikle kaldırılması gerekir. YÖK bir kolluk kuvvetidir, disiplin yönetmelikleriyle gerek öğrencileri, gerekse akademisyenleri kıskıvrak kavramayı hedefler. Üniversitelerin özerk olması şart. Yalnız Türkiye şartlarında üniversitenin özerk bilgi üretimine değil, birtakım ideolojik kaygılara endekslendiğini de unutmayalım. Üniversiteler bugün kendi hallerine bırakılsalar mobbing ve mahalle baskısından öğrenci kıyımına kadar birçok adaletsizliğin yaşanacağına ben şahsen kesin gözüyle bakıyorum. Üniversitenin “universitas” olduğunu düşünen kaç hoca ve öğrenci var sizce? Bilgi üretimi ve aktarımı da en nihayet bir iktidar biçimi! Bu iktidarın muhalif bilgi türlerini engellemek için kullanılmayacağının garantisi yok. Dolayısıyla akademik ve idari meselelerde daha sağlam duran bazı üniversitelerin (mesela bizim!) diğerlerinde ortaya çıkabilecek ayrımcılıkları en azından dile getirme ve böylece bir tür baskı yaratılmasını sağlamak gerek. Üniversitelerarası Kurul gibi, rektörleri ve seçilmiş bazı öğretim üyelerini bünyesinde toplayan bir koordinasyon merkezine ihtiyaç var. Bu kurul, toplumsal mütabakat da sağlanarak oluşturulacak bir Akademik İlkeler Şartı düzenleyebilir. Bunun dünyada örnekleri var, buralardan ilham alınabilir. Şarta bağlı kalınması da yine kurul içerisindeki dinamiklerle sağlanır.

– YÖK gibi mekanizmalar dışında tartıştığımız bir mesele de, malumunuz tutuklu öğrenciler… “Öğrencime Dokunma” gibi organizasyonlar müstesna, akademisyenlerin genel ilgisizliğini ve söz konusu tutuklamaları genel olarak nasıl yorumluyorsunuz?

 Devlet daha önce de bahsettiğim gibi, itaatkar ve sisteme tam anlamıyla entegre olmuş bir öğrenci ve hoca profili arzuluyor. Ancak bunu sadece devlete mâl etmek de doğru değil. Toplumdaki iktidar odakları devletle sınırlı değil. Çoğu üniversitede muhalif öğrenci ve hocalara bizzat üniversite yönetimi veya meslektaşlar veya diğer öğrenciler baskı uyguluyor. Onur Hamzaoğlu’na hak görülen muameleyi hatırlayalım. Kocaeli Belediye Başkanı’nca hakarete uğradığı yetmiyormuş gibi, bir de üniversite yönetiminin soruşturma açmasıyla cezalandırılıyor. Bunun arkasında Dilovası’nda müthiş karlar peşinde koşan sermaye de var elbette. Devlet-üniversite-sermaye şeytan üçgenine basın ve sivil toplumdaki reaksyoner gruplar da ekleniyor. Baskı ve sindirme mekanizmalarının bu denli girift ve çok boyutlu olduğunun altını çizmeliyiz. Mesele salt devletle kalsaydı, işimiz çok daha basit olurdu! Diğer konuya gelince, öğrenci tutuklamaları karşısında öğretim üyelerinin ilgisizliği benim açımdan da bir muamma. Tutuklamalar pek çok gerekçeyle yapılabiliyor. Biliyoruz ki artık hukuk, hukuksuzluğun ta kendisi haline gelmiş durumda. Bir hukuk terörüyle karşı karşıyayız. Kanımca öğretim üyelerinin kafası da öğrencilerinki kadar karışık. Resmi gündemin dayattığı Kemalist-İslamcı aksı onların arasında da ayrılıklar yaratıyor. Kimileri Ergenekon tutuklamalarına şiddetle karşı çıkarken, KCK veya Devrimci Karargâh kılıflı tutuklamalarda sapı samandan ayırt edemiyorlar. Derin devlet tahayyülü kimin nerede durduğu, görünen arkasında ne olduğu gibi duruş belirlemekte elzem olan bilinç düzeyine erişilmesini engelliyor. Kürt hareketine veya her tür gerçek muhalefete şüpheyle bakıldığı da cabası. Tüm bunların biraraya gelmesi yüzünden öğretim üyeleri harekete geçme konusunda sınıfta kalıyor ne yazık ki.

– Genelde öğrenci eylemlerinde polisin “orantısız güç” kullandığını görüyoruz. Bu tarz şiddet eylemlerini de olağan karşılıyoruz toplum olarak. 12 Eylül öncesi dönemden kalma korkular mı bu durumu olağan karşılatıyor bize? Bu korkuların sizce haklılık payı var mı?

12 Eylül öncesi dönemde ben de daha çocuk olduğum için pek bilinçli yaşamadım, gündelik siyasete dair bir yorum yapamam. Ama benim görebildiğim kadarıyla, 1980 sonrasındaki en sinsi dönemden geçmekteyiz. Bunu Kürtlerin yaşadıklarını tenzih ederek belirtmek istiyorum. Bugün yaşanan durumun farkı, hukuksuzluğun sıkıyönetim veya olağanüstü hal çerçevelerine sığınmaksızın normalleştiriliyor olmasıdır kanımca. “Sinsi” dememin sebebi bu. Geçmişte en azından hukuğun askıya alınacağı deklare ediliyor ve şiddet böyle meşrulaştırılıyordu. Bugün buna bile gerek duyulmuyor. Hukuğun kendisi bir hukuksuzluk rejimi yaratıyor, yasalar keyfiyeti ve orantısız gücü güvence altına alıyor. Yalnız bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, bunu da bilelim. Terörle mücadele ve güvenlik söylemlerinin siyasetin temelini oluşturduğu her ülkede (örneğin ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da) aynı gidişatı gözlemlemek mümkün. Türkiye’nin bu genel tablo içerisindeki özgül konumu, derin devlet geleneğinin 30 ila 40 yıldır zaten kanıksanmış olması. Derin devlet bir taraftan perde arkasında son derece faal bir biçimde yeniden yapılanırken (yani AKP ve Gülen cemaatinin eline geçerken), diğer taraftan kendi işleyişinin bir kısmını hukukla güvence altına alıyor, yani güpegündüz örgütleniyor. Hem derin, hem de apaçık olan keyfi uygulamalar, şizofreniye benzeyen bir toplumsal bilinçaltı yaratıyor. Bence 1980 öncesine dönmüyoruz, zira tüm bunların neoliberalizmle çok yakından ilişkisi var. Din söylemine aldanmamak gerekir. ABD’de Bush yönetimi dini kullanarak güvencesizlik, risk ve müphemliğin damga vurduğu bir toplumsallık yarattı. Finansal balonun patlamasıyla ortaya çıkan krizin de gösterdiği üzere, “güvenlik” söylemi ile finansal sektörde “securitization” adı verilen söylem arasında parallellikler var. Bir söyleşide açıklaması hayli zor. Bu konuda Mesele dergisinde Foucault’da güvenlik kavramı üzerine yazdığım bir yazıya ve İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi dergisinde çıkan “İktidarın Dönüşen Çehresi” başlıklı yazıma gönderme yapmakla yetinmek zorundayım. Her ikisi de bölümdeki web sayfamdan indirilebilir. Temel fikir şu: Neoliberalizm, liberal hak ve hukuğun bittiği noktadır. Tahlillerimizi bunu göz önünde bulundurarak yapmalıyız.

– Özellikle sayıları iyice artan “vakıf üniversiteleriyle” öğrenci-hoca arasındaki ilişkinin “müşteri” ilişkisine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Jenerik tabiriyle, “bilgi üretiminin sermayeye tabi tutulmasını.” Aynı temellendirme, harçlar için de kullanılıyor: Alınan hizmet için ödeme yapılması gerekiyor. Bu temellendirmeyi sorunsallaştırmamız gerektiğini düşünüyor musunuz? Nasıl bir karşı-temellendirme öne sürülebilir?

Elbette sorunsallaştırmalıyız, hem de her fırsatta tüm yönleriyle. Ben eğitimin bir “hak” olarak savunulması söylemine de karşıyım bu arada, zira “hak” hiç bir anlam ifade etmiyor. Bilgi üretimi ve aktarımı en nihayetinde iktidar biçimlerinden bağımsız sırça fanuslarda yapılmıyor. Eğitim basit bir “hak” değil, birebir toplumsallığı kuran yapı taşlarından biridir. Sermayenin üreteceği bilginin nasıl bir toplum inşa edileceğinin deşifre edilmesi gerekir. Sermaye piyasanın işine yarayacak bilgi talep eder. Felsefe, siyaset teorisi, edebiyat sermayenin “işe yaramaz” olarak damgaladığı disiplinlerdir. Bunlara sağlanan fonların tüm dünyada azalıyor olması bir tesadüf değil. Şirketlerin üniversitelerde yaptıkları P&R etkinlikleri de buna işaret ediyor. Üniversite sermaye birikimine hizmet eden bir bilgi ve personel yetiştirme okulu olarak görülüyor. Öğrenci-hoca ilişkisinin bir müşteri ilişkisine dönüşüyor olması bunun etkilerinden biri. On iki yıldır bu üniversitedeyim ve maalesef bu gidişatın etkilerini kendi gözlerimle görüyorum. Öğrenciler bilgiyi talep etmiyor artık, yani birer “talebe” değiller. Bilgi başka amaçlara (sınıf atlamaya, para kazanmaya, statü sahibi olmaya) hizmet eden bir araç. Bilginin kendi bile önemli değil, amaç diploma almak, dolayısıyla derslerden şu veya bu şekilde geçmek. Öğrencinin hocaya karşı tavrı da bu minvalde oluyor. Bu denli araçsallaştırıldığımı hatırlamıyorum. Öğrenci beni diplomayla arasında duran bir araç veya bazı durumlarda engel olarak algılıyor. “Slm” ile başlayan öğrenci mailleri alıyorum örneğin!

Sermayenin üniversiteye sızmasının bir diğer etkisi, Toplam Kalite Yönetimi (TKY) denilen sistemin devreye sokulması. Eğitim-Sen’in bu konuda çok çarpıcı yayınları var, internet sitesinden okuyabilirsiniz. Üniversitede iş güvencesinin ortadan kalkması, maaşların bazı performans kriterlerine endekslenmesi, sözleşmeli personel uygulamaları ortak muhalefet örgütlemeyi mutlak şekilde engelleyen bireyselleştirici bir risk ortamı yaratıyor. Kalite sayısal verilerle ölçülür hale geliyor: yayın sayısı, bütçedeki girdi-çıktı hesapları, piyasa değeri olan proje sayısı gibi. Üniversiteyi şirketleştiren bu gidişatın bilgi ve toplumsallık üzerinde çok ciddi etkileri var. Üniversitenin metalaştırılmasına karşı geliştirilecek söylemin mutlaka bu eksende kurulması lazım.

SEMUHİ SİNANOĞLU

ZEYNEP GAMBETTİ* İLE NEOLİBERALİZM, ÜNİVERSİTE VE İKTİDAR ÜZERİNE

İtaatsizlik yaygınlaşmalı

07.04.2011

Akademisyen Zeynep Gambetti, esasında Kürtler için sivil itaatsizliğin yeni bir yöntem olmadığını düşünüyor. Bu yöntemin Kürt hareketinin yıllardır fiilen uyguladığı bir eylemlilik hali olduğuna dikkat çeken Gambetti, şu tespiti yapıyor: „Leyla Zana’nın mecliste Kürtçe konuşmasından beri, hak kavramını genişletme emelinde olan, yasadışı ancak meşru birçok eyleme tanık olduk. Kepenklerin toplu halde kapatılması, Galatasaray Lisesi önünde polis ihtarlarına rağmen buluşmaya devam eden Barış Anneleri, resmi dil yasağını delen çok dilli afişler ve levhalar, Anayasa referandumunun boykotu, KCK davasında Kürtçe’de ısrar edilmesi gibi sayısız sivil itaatsizlik eylemi halihazırda gerçekleştirilmekte.“

Bu örneklerin devamı olarak, sivil itaatsizlik üzerinden oturma eylemleri başlatılmasını, dünyadaki örneklerinden biraz farklı bulan Gambetti, „Oturma eylemi tam olarak sivil itaatsizliğe denk düşmüyor kanımca, her tür muhalif grubun repertuarında bulunan bir eylemlilik tarzı“ diyerek, kendisinin „geçmişte mutat kez kanunlara aykırı ama meşru direniş sergilemiş olan Kürt hareketi, neden bugün sivil itaatsizlik dönemini başlattığını açıklamak gereği duyuyor? Çoktandır başlamamış mıydı?“ şeklindeki sorulara yanıt aradığını belirtti. Gambetti, bu sorular kapsamındaki tahlilini ise, şu sözlerle özetliyor: „Burada kamuoyuna ve özellikle hükümete bir mesaj verilmek istendiği çok açık. Silahsız çözüm niyetinin samimiyetini anlatma gayesinin yanısıra hükümetin iradesizliği karşısında tabiri caizse bıçağın kemiğe dayandığını da gösteriyor. Hayal kırıklığı o denli büyük ki, eğer bu çağrı da Türkiye’nin batısında bir yankı bulmazsa, sosyal patlama veya silahların konuşturulmasının önüne geçilemeyecek izlenimi uyandırıyor. Bu anlamda dünyadaki örneklerinden farklı, zira sivil itaatsizlik iki silahlı dönem arasındaki pasif direniş olarak değil, salt kitlelerin gücüyle sisteme dayatılan bir adalet talebi olarak deneyimlendi daha çok.“

Sabır sınayanlar yanlış yapıyor

Kürtlerin sivil itaatsizlik eylemlerini „yasal çerçevede“ değerlendirenleri de eleştiren Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, sivil itaatsizliğin zaten yasallık dışında gerçekleştirilebileceğini söyleyerek, „yoksa neden itaatsizlik olsun ki?“ diye soruyor. „Yasaların bu denli delindiği, hiçe sayıldığı, imkansız seçenekli referendumlarla anlamsızlaştırıldıkları bir ülkede Kürt hareketi söz konusu olduğunda yasaları hatırlamak da ayrıca ironik!“ göndermesinde bulunan Gambetti, bu eylemlere yönelik devletin baskısını da, „Baskıların amacının hareketi yeniden militer çizgiye çekmek olduğu belli. Şöyle bir hesap yapılıyor olsa gerek; ‘nasıl olsa PKK bunu uzun süre götüremez, yine taktik değiştirip çatışmacı sürece geri döner.’ Kürt hareketi açıkçası hep bu kıskaca sıkıştırılıyor. Yıllarca sabrı sınanıyor, patlayınca ‘bunların barış derken art niyetli olduklarını biliyorduk işte’ diyerek naralar atılıyor. Umarım bu defa da öyle olmaz“ sözleriyle değerlendiriyor.

Türkiye geneline yayılmalı

Silahlı çözümün olabilirliği konusunda ciddi çekinceler taşıdığını paylaşan akademisyen Zeynep Gambetti, bunun denenmemiş bir yol olmadığını, 15 yıllık silahlı mücadeleden de herkesin bir şekilde kaybeden olarak çıktığını, şu ifadelerle yansıtıyor: „Her iki taraf da yıprandı, onarılmaz yaralar açıldı, ama yaraları saracak bir çözüm veya sonuca ulaşılamadı. Silahlara yeniden sarılan bir Kürt hareketini Batı’nın Libya örneğinde olduğu gibi desteklemesi olasılığı da sıfıra yakın. Ama doğrudur ki sivil itaatsizliğin çözüm getirmemesi, Kürt halkı nezdinde son derece büyük hayal kırıklığına yol açacaktır. Bu yüzden itaatsizliğin içini doldurmak, somut eylemlilik hedefleriyle Türkiye geneline yayılmasını sağlamak gerçekten hayati önem taşıyor.“

Proje üretmek gerekiyor

Gambetti, son olarak, devam eden sivil itaatsizlik eylemlerinin tarzına ve içeriğine ilişkin önerileri hususunda ise kısa şu özette bulundu: „Mahmut Alınak, ‘bu meselenin böyle sürüp gitmesinde bizlerin de sorumluluğu var; çünkü sivil siyaset, devleti ve hükümeti adım atmak zorunda bırakacak derin ve yaygın projeler üretemiyor’ demiş. Kesinlikle katılıyorum. Oturma eylemi yapmak, çadır kurmak, balon uçurmak veya alanları doldurmak dışında proje üretmek gerekiyor. Kürt hareketi sivil itaatsizlik virajını alırken, Tahrir meydanı ile pasif direniş arasında kararsız kalmış gibi gözüküyor oysa ki. Ya meydanlar dolacak ve sayılar konuşacak, ya da herkesin bulunduğu yerde, okulda, işte, çarşıda, günlük hayatın işleyişinde fark yaratabileceği alternatif davranış hedefleri belirlenecek. İkinci seçenek bana çok daha doğru ve etkili geliyor.”

ALİ BARIŞ KURT/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=69302

Krize alternatif bir modeldir

05.01.2011

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, DTK’nin tartışmaya açtığı alternatif ekonomik modeli ile Türkiye’nin farklı bölgeleri ve dünyanın birçok ülkesi için örnek teşkil edebileceğini söyledi. Projenin finans kapitalin içine düştüğü krize alternatif olduğunu belirten Gambeti, toplumsal refah ve bölgesel kalkınma için de büyük önem taşıdığını kaydetti.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), 19 Aralık Demokratik Özerklik Çalıştayı ardından ortaya çıkan taslak üzerinde yürütülen tartışmalar devam ediyor. DTK Çalıştayı’na katılan akademisyenlerden Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, hükümet cephesinin Demokratik Özerklik projesini eleştiri bombardımanına tutmasına ve ‘ülkeyi bölme projesi’ olarak nitelendirmesine tepki gösterdi. Özerkliğin tartışılmaya başladığı günden bu yana hükümet, muhalefet ve birçok aydının projeye karşı kötü niyetli bir tavır içinde olduğu eleştirisi yapan Gambetti, proje karşısında egemenlik ruhuyla hareket edildiğini, kalıpları sorgulamak yerine savunma refleksi içine girildiğini söyledi. „Mesele özerkliği tartışmak değil, Kürt hareketinin bir adım önde gidiyor olmasını kaldıramamak“ diyen Gambeti, aydınların projeye yaklaşımına ilişkin ise, „Özekliği bir irade beyanı olarak algılayamıyorlar, kendilerini kabul veya reddeden konumuna oturtuyorlar. Bu tam bir egemenlik refleksidir. Hükümet, muhalefet, aydınlar ve medya ne yazık ki Kürtlerin ne yapması gerektiği konusunda vaaz veremediklerinde ego yarılmasına uğruyorlar“ diye konuştu.

Alternatif bir model

Projeyi özellikle ekonomik olarak ele almanın önemli olduğunu kaydeden Gambetti, Demokratik Özerklik projesinin açıklanan ilkelerinden finans kapitalin içine düştüğü krize alternatif olması, toplumsal refah ve bölgesel kalkınma açısından büyük önem taşıdığını söyledi. Özerkliğin çok tartışılan ekonomi ilkesinin ise öz kaynakları değerlendirme, elde olanla yetinmeyi sağlayacak yaratıcı projeler geliştirme, atıkları yeniden dönüştürme, sürdürülebilir tarım ve üretim sağlama ile kapitalist ekonomi modeline alternatif bir model olarak yaşama geçirilebileceğini kaydeden Gambetti, bu ve benzer modellerin dünyanın birçok yerinde ileri güçler tarafından da hayata geçirilebildiğine dikkat çekti.

Ortaya konulan ekonomik modelin yerel kaynakların merkezi devlet denetiminde değil bölge halkının çıkarına kullanılması yönünde bir model olduğunda da işaret eden Gambetti, bölge halkının çıkarını yine sadece bölge halkının kendisinin temsil edebileceğinin unutulmaması gerektiğini vurguladı. Halkın çıkarlarının halkı temsil eden yöneticilerin inisiyatifine bırakıldığında, kapitalist sistem içerisinde kaynakların ranta dönüşmesini engelleyecek mekanizmalar bulunmadığının altını çizen Gambetti, bunun yerine halkın kendini en küçük birimden en büyüğüne dek işin içine katacak etkin bir karar mekanizmasının kurulması gerektiğini dünyada da örneklerin bu şekilde uygulandığını söyledi.

Dünya örnekleri incelenmeli

Doğrudan halkın söz sahibi olduğu ekonomik modellerden birisinin Hindistan’ın Kerala Eyaleti’nde uygulandığını belirten Gambeti, Halkın Planı Kampanyası (PPC) çerçevesinde, eyalet yönetiminin bütçenin yüzde 35’ini yerel halk meclislerine devrettiğini ve bu miktarın en az yüzde 30’unu üretim yatırımlarına, en fazla yüzde 30’unu altyapı yatırımlarına ve en az yüzde 10’unu kadınları içeren kalkınma projelerine harcamak dışında başka bir şart konulmadığını belirtti. Böylece eyalette yaşayan 31 milyon insanın da bütçenin planlanmasına dahil olabildiğini aktaran Gambetti şunları belirtti: „Karar mekanizmasının 5 aşaması var. Önce köy meclislerinde ihtiyaçların belirlenmesi için kalkınma seminerleri uygulanıyor ve sonra planlama grupları oluşturuluyor. Yatırımların fizibilitesinin hesaplanması için de köylüler seminer düzenliyor. Sonra aldıkları bütçe kararlarını eyalet düzeyinde bütçelerin koordinasyonundan sorumlu birime iletiyorlar. Bu birim, diğer köy ve ilçelerden gelen planları uyumlu hale getirmek ve yıllık plan ve hedefleri belirlemekle sorumlu. Bu tarz katılımcı bütçe denemeleri Brezilya’nın Porto Alegre kentinde de yapılıyor.“

‘Fukara ekonomisi’ diyenler Batı hayranı

Özerkliğin ekonomik modelinin bazı aydınlar tarafından „fukara ekonomisi“ olarak nitelendirilmesini de eleştiren Gambetti, bu nitelendirmenin temelinde ise Batı hayranlığı olduğunu kaydetti. Gambetti, „Bizde hala ağır sanayi hamlesi bekleniyor anlaşılan. Oysa artık kapitalizmin denenmiş ve gelir dağılımı açısından feci sonuçlara yol açtığı kanıtlanmış yöntemleriyle kalkınma ve toplumsal refahın sağlanamayacağı çok açık değil mi? Özel sektör yatırımları olsa olsa özel sektöre yarar, hele ki kontrolsüz rant üzerine kurulu neoliberal birikim sürecinde“ diye konuştu. Özerklik projesinin sol bir proje olduğunun altını çizerek, sermaye sahiplerinin ve hükümetin işine gelmeyecek bir proje olduğunu da ekleyen Gambetti, tüm ezilenlerin sınıf mücadelesi altında birleşerek yürütülmesi gereken bir proje olduğunu ifade etti.

‘Bölgesel demokrasi ‘nötr’ proje’

Doç. Dr. Gambeti, özerklik projesinin Kürt sorununun barışçıl çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesini örtüştüren bir model olarak okumanın da son derece kritik olduğunu söyledi. Asıl sorulması gereken sorunun „Kürtler ne istiyor“ değil „Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak alternatif siyasal ve ekonomik projeler nelerdir“ sorusu olması gerektiğini belirten Gambeti, barış için atılacak adımlar konusunda içi boş formüllerden kaçınılması gerektiğini vurguladı. Gambetti, „Önce silahlar sussun, sonra şu, bu, o olsun gibisinden koşullarla dolu çözüm önerileri iki tarafın birbirine güvenmediğini, güvenmeyeceğini anlatıyor. Barış projesi gibi gözükürken aslında barışı baltalayan önermeler bunlar. Oysa bölgesel demokrasi gibi daha ‘nötr’ bir proje, iki tarafı birbirine yakınlaştıracak bir zemin teşkil edebilir“ dedi.

ÇAĞDAŞ KAPLAN/DİHA/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=66498

Özerklik değil, Demokratik Özerklik

27.09.2010

Akademisyen Zeynep Gambetti, Kürt hareketi tarafından son on yılda geliştirilen Demokratik Özerklik modeli için “kısmi olarak başarılı sayılabilir, ancak bazı engeller henüz aşılmadı” dedi. Türkiye ve Kürdistan tarihi açısından büyük önem taşıyacak bir konu olması açısından bütün olarak Demokratik Özerklik, ‘özerklik’ ile ‘Demokratik Özerklik’ arasındaki fark, bu modelin işleyiş tarzı gibi başlıklarda, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile konuştuk.

Neden özerklik değil?

Özellikle ‘demokratiklik’ vurgusunun açığa çıkması ve özerklik ile Demokratik Özerklik arasındaki farka ilişkin Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, dünyadaki örneklere de değinerek, gazetemize şu değerlendirmeyi yaptı: “Özerklik bir bölgenin veya yönetim biriminin bazı alanlarda merkezi devletten bağımsız davranabilmesini elveren kurumsal çerçevedir. Dünyada pek çok özerklik örneği olduğu gibi, çok sayıda özerklik modeli de vardır. Bunların hepsi birbirine benzemez. Örneğin İspanya’da gayet adem-i merkeziyetçi bir yapı var ve özerk bölgeler kendi dillerini, kendi bayraklarını kullanmanın ötesinde demokratik parlamentolara sahipler. Öte yandan Çin’de de özerk bölgeler var ancak demokratik oldukları hiç söylenemez. Özerklik en nihayetinde kurumsal bir düzendir, halkın kararlara gerçekten katılıp katılmayacağını belirlemez. Özerk bir bölgede yöneticiler halka rağmen ve halkı hiçe sayarak karar almaya devam edebilirler. Demokratiklik boyutu bu yüzden vurgulanmalı ve salt özerklikle yetinilmemelidir. Ben bağımsızlık kavramını özgürlük kavramından ayırıyorum. Bağımsızlık, dıştan gelecek baskılardan kurtulmak anlamına gelir. Ancak halkın kendi yöneticileri tarafından baskı altında tutulmasını, yönlendirilmesini, manipüle edilmesini engellemez. Türkiye’de çok önemsenen İstiklal Savaşı halkın Batılı ülkelerin boyunduruğundan kurtulmasını sağladı örneğin, ancak kurulan devlet tipinin, özellikle de tek parti döneminde, halkı özgürleştirdiği söylenebilir mi? Tam tersine, bağımsız Türk devleti kendi içinde yeni baskılar üretti. Keza, merkezi yönetimden bağımsızlaşmak, özgürleşmenin garantisi değildir. Gerçek özgürlüğün koşulu taban demokrasisidir. Bir halkın kendi kaderini tayin etmesi ifadesinin içi ancak böyle doldurulabilir. Aksi takdirde, halkın önderleri ve seçkinler tabakası dışında kimse özgürleşemez.”

Kitle halinde düşünmek

Kürt hareketi tarafından son on yılda geliştirilen Demokratik Özerklik modeli için “kısmi olarak başarılı sayılabilir, ancak bazı engeller henüz aşılmadı” diyen Zeynep Gambetti, kitle halinde düşünmenin ve hareket etmenin belli avantajları ve dezavantajları olduğuna dikkat çekerek, bu avantaj ve dezavantajları ise, şöyle açıklıyor: “Avantaj olarak, birlikten doğan gücü sayabiliriz. Bölgede siyasi bilincin çok gelişmiş olması, yaşanılan baskının bir kader olmadığına dair inançla oluşturulan irade ve seferberlik çok önemli. Müthiş bir dayanışma duygusu hakim. Kitleler önderlerine sahip çıkıyor, kendilerinden sayıyorlar, bu da çok önemli. Ancak dezavantajlar da var. Örneğin toplumun kendi ekonomisini oluşturması ne anlama gelmeli? ‘Kürt halkı’ kavramı üzerinden düşünmeye devam edilirse, Kürt sermayesinin Kürt emeğini sömürmesinin önüne geçilemez, alternatif ekonomik modeller yaratma gereği duyulamaz. Var olan kaynakların kullanılması konusunda toplumun en alt katmanları karar süreçlerine katmazsınız. Onlar için yine bildik yöntemlerle ‘üstten’ çözüm üretilir. Örneğin toplantılara Diyarbakır’da, Diclekent’te oturanlar çağrılır, Dörtyüzevler’de oturanlar değil. Bu durumda yoksullar ve emekçiler özerkleşmiş olmazlar. Keza, silahlı örgütün Demokratik Özerklik’in kurulmasındaki yeri ne olacak sorusu var. Toprak dağılımı meselesi var. Sermaye de, silah da, toprak da iktidar demektir. Bunlara sahip olmayanların kendi kararlarını kendilerinin almasına göz yumulacak mı? Örgütlenme modelleri ve karar alma yöntemleri konusunda en alttakilerin belirleyici olması gerekir. Köy ve kent meclisleri göstermelik olmamalı. Meclisin varlığı yetmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir meclisi var diye demokratik olduğu söylenebilir mi? Özerklik, bayrak, meclis gibi sembollere aşırı anlamlar yüklemekle, bunların fiili olarak içini doldurmak başka başka şeyler. Bence Kürt hareketi de aşırı bir sembolizme kapılmamalı. Kendi bayrağını sallamakla özgürleşmeyi düşünmek kolaycılık olur. Semboller önemsizdir demiyorum, irade ve moral açısından gerekliler. Ancak iş bunlarla bitmiyor, somut sorunlarla yüzleşmek lazım.”

Brezilya, Hindistan ve Meksika

Bir diğer meselenin ise yaratıcılık sorunu olduğunu belirten Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, sistemin sunduklarının dışında alternatifler üretmek için İspanya’ya değil, dünyadaki anti-küresel direniş hareketlerine, yani Brezilya’ya, Hindistan’a, Meksika’ya bakmanın gerektiğine işaret etti. “Kollektivist tarım, kooperatifçilik, adaletli toprak kullanımı, artıkların işlenmesi ve yeniden üretime sokulması, alternatif ticaret ağları yaratma, devlete rağmen topluluğun aldığı kararları hayata geçirme konusunda dünyada çok önemli bir deneyim birikimi oluştu” bilgisini veren Gambetti, Kürt hareketinin bu örnekleri de ciddiye almasını istedi.

Ezilenlerin özerkleşmesi

Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, ayrıca Demokratik Özerklik modelinin Türkiye genelinde yayılabilmesi için etnik temelli olmaktan çıkması gerektiğini de düşünüyor. Gambetti’nin bu kapsamdaki görüşleri şöyle: “Önemli olan ezilenlerin ve emekçilerin aynı iktidara karşı mücadele verdiklerini fark etmeleridir. Kürtleri ezen iktidar ile emekçileri ezen iktidar büyük oranda örtüşüyor. Keza, Alevi olsun, Ermeni olsun, hakim millet algısından dışlananlar ve makbul vatandaş sayılmayanlar çok benzer baskılara maruz kalıyorlar. Burada söz konusu olan belli bir bölgenin veya belli bir grubun özerkleşmesi değil, sistem tarafından ezilenlerin alternatif siyasal ve ekonomik yapılar oluşturması. Ancak ben Türkiye geneli konusunda daha kötümserim. Yeni bir anayasa yapılsa bile AKP hükümetinin son hızla giriştiği neoliberal dönüşümün önünde durmak çok zor. Özerklik temeli teşkil edebilecek yerel yönetim gibi siyasi yapılar bile özel sermayeye bağımlı hale getiriliyor. Biz eski tür iktidarları sorgulamaya başlarken, yenileri peydahlanıyor. Bir Karadeniz bölgesi özerk olsa ne olur ki, bu durumda? Tarım tasfiye edilmiş, işsizlik dorukta, milliyetçilik refleks haline gelmiş. Demokrasi böylesi bir ortamda nasıl yeşersin? Tek tük vakalar veya ‘kurtarılmış bölgeler’ haricinde, ideolojik, etnik ve dini kimlikleri çapraz kesen yerel ittifakların oluşması zor görünüyor ne yazık ki.”

Sosyalist devletten daha katılımcı

Akademisyen Zeynep Gambetti, Demokratik Özerklik modelinin, sosyalist devlet yapısından çok daha katılımcı bir nitelik taşıyabileceği tahlilinde bulunarak, bunun için, “sınıf veya etnik köken zemininde kurulmayıp daha genel anlamda toplumun ve bireylerin özgürleşmesini hedeflemek” koşulunu ortaya koydu. “Zira en nihayetinde sosyalizm merkezi devleti korumuş ve hatta büyütmüştür. Sovyet sistemi ilkesel anlamda özerk konseylerden oluşan bir sistem olacakken, merkezi planlama ve endoktrinasyon yüzünden ‘halk demokrasisi’ idealinin içi tamamıyla boşaltılmıştır” diyen Gambetti, Küba’da mahalli meclisler sayesinde bir süre yaşatılan bu idealin, bu defa da ekonomik ambargo ve tek önder kültüne kurban gittiğini kaydetti.

Kürt hareketinin vaadi

“Kürt hareketinin benimsediği Demokratik Özerklik ise çok daha katılımcı olma vaadi taşıyor. Yalnız burada etnik kimliğin dışlayıcı bir faktör olması riski doğuyor” şeklindeki fikrini de dile getiren Gambetti, bölgedeki Arap, Süryani ve hatta Türk azınlıkların dışlanmaması için ne gibi bir örgütlenmeye gidileceği hakkında, Kürt hareketinden beyanat vermesi yönünde talepte bulundu ve ekledi: “Keza, Kürt hareketinin içinde yer almayan Kürtlerin özerk yapı içinde yeri olacak mı sorusu da önemli. AKP’ye oy veren bölge vatandaşı nasıl kapsanacak? İdeolojik, dini ve etnik ayrımlar nasıl aşılacak? Bunların düşünülmesi lazım.”

Kendi iradesine sahip bölge

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Zeynep Gambetti, Kürtlerin referandumdaki boykot tavrının, Kürtlerin yaşadığı bölgenin Türkiye’de kendi iradesine sahip bir bölge olduğunu çarpıcı bir biçimde gösterdiğini ifade etti; ancak devamında şu yorumu yaptı: “Boykot Türkiye geneline nazaran bölgenin bağımsızlaştığının göstergesiydi. Dayatılan evet-hayır seçeneklerinin reddiydi. Fakat bununla Demokratik Özerklik arasında doğrudan bağ kurmak doğru olmaz. Bölgede özerk bir irade olduğu çok açık, ama özerkliğin “demokratik” olduğunu söyleyebilmek için başka şeylere bakmak lazım. Boykot en nihayetinde dışarıdan dayatılmaya çalışılan bir referanduma tepkiydi. Başta söylediklerimi hatırlarsanız, dış baskıdan kurtulmakla, gerçekten demokratik olan bir özerkliğe ulaşılmış olmaz.” Gerçekten demokratik biçimde işleyen bir özerkliğin ‘Kürt halkı’ türünden bir genellemenin artık geçerli veya değerli olmaması anlamına geleceğini düşünen Gambetti, bu düşüncesini şöyle açımlıyor: “Etnik temelde bakıldığında görünmez olan sınıfsal eşitsizlikler, nüfuz ve iktidar farklılıkları ortaya çıkacak. Kürtler arasında da ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, iktidar hırsı içinde olan, halka güvenmeyen, eğitim ve sermaye gibi avantajlarını halkı manipüle etmek için kullanmaya çalışan kesimler olduğu su yüzüne çıkacak. Bugüne kadar dış baskılar yüzünden bastırılan birtakım dengesizlikler ortaya çıkacak. Ama aynı zamanda ‘Kürt halkı’ ifadesi altında görünmez kılınan çeşitlilik, farklılık ve belki de aykırılıklar görünür olacak. Demokratik Özerklik, Kürt halkının gerçek anlamda kendiyle tanışması anlamına gelecek dolayısıyla.”

 

Fiili olarak en alttan kurulur

 

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti’nin, son olarak bir eleştirisi de, ‘özerklik ilanı’ söylemine dair. Gambetti, özerkliğin ilan edilebilecek bir durum olmadığını düşünüyor. Bölgedeki halkın birdenbire karar verme süreçlerine katılamayacağı, toprak dağılımının ve eşitsizlikler sorununun bir çırpıda giderilemeyeceği için ‘özerklik ilan etmek’ söyleminin doğru bir tanım olmadığına dikkat çeken Gambetti, şöyle diyor: “Zapatistalar ‘yaparak öğrenme’ ilkesini benimsiyorlar zira demokrasinin ancak demokratik süreçlere katılma suretiyle yeşerebileceğine inanıyorlar. Yukarıdan verilecek emirlerle demokratik pratik gelişemez. Demokratik Özerklik ‘ilan edilecek’ bir durum değildir, fiili olarak en alttan kurulur. Bu da dışa karşı verilecek mücadelenin yanı sıra, kendi içindeki baskı ve iktidar biçimlerine karşı çıkarak gerçekleştirilebilir.”

ALİ BARIŞ KURT İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=63553

Hepimiz bu iktidarı yeniden üretmek için kodlandık

10.09.2010

Türkiye’nin gündeminde son birkaç aydır sadece bir konu var: ‘Referandum’… Sandık başında ‘evet’ mi ‘hayır’ mı denilecek, kimler niye boykot edecek? Günlerdir siyasetçisi, sanatçısı, yazarı, çizeri, sokaktaki vatandaş herkes bu konuda fikrini söylüyor. Kısacası Türkiye, referanduma kilitlendi. Oysa ki referandum büyük resmin sadece küçük bir parçası. Türkiye genelinde neler oluyor, nasıl bir yapılanma içindeyiz, sistem nasıl işliyor, bizi nereye götürüyor… Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti’ye aklımıza takılan tüm soruları sorduk. Gambetti’nin, Kürt sorunundan neoliberalizmin ürettiği farklı şiddet biçimlerine, anayasa değişiklik paketinden PKK çıkmazına kadar pek çok konudaki görüşlerini aldık. Çarpıcı açıklamalarıyla bir akademisyenin gözünden işte bugünün Türkiyesi…

l Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiğiniz derslerden biri de siyaset sosyolojisi. Siyaset sosyolojisi iktidar kavramının tam da ortasında bulunuyor. İktidarı tanımlamanızı istesem neler söylerdiniz?


İktidarla ilgili şunu söyleyebilirim. İktidar belirleyici olandır. Yani değerleri, görüşleri, kurumları şekillendiren güçtür. İktidarı biz Türkiye’de; medyada, siyasette veya akademide olsun, hep hükümetler ya da kurumlar düzeyinde düşünürüz. Ancak iktidar, toplumun en ince kılcal damarlarına kadar inen bir şeydir. Önce devletin sosyolojisini yapmak gerekir. Çünkü kendiliğinden oluşmuş bir kurum değildir, insanların bilinçli olarak oluşturduğu bir kurum değildir, bunun oluşma koşulları vardır hele ki modern devletin… En önemlisi de ekonomidir aslında. Toplumun her katmanında iktidar alanı mevcuttur.

l AKP iktidarının bu tanımdaki yeri ne? 


AKP küresel dönüşüm içerisindeki Türkiye’de neoliberalizmi sağlayabilecek yegane aktör  Neden derseniz, birincisi muhafazakar, baktığınızda neoliberalizmin batıdaki tüm aktörleri muhafazakar, baba ve oğul Bush, Reagen, Thatcher vb. ve hepsi de aile değerlerini, dini değerleri yeniden gündeme getiriyorlar. Dolayısıyla daha spritüel yani manevi değerler sistemini bir taraftan ön plana çıkarıyorlar, ama bir taraftan da her şeyi metalaştırarak, her şeyi piyasaya endeksleyerek, aslında korkunç bir maddileşme yaratıyorlar. Dolayısıyla AKP, küresel dönüşüm içerisinde işlevsel bir yeri olan iktidar. Neoliberalizmin açtığı boşluğu işsizlik, devletin geri çekilmesinden doğan güvencesizlik ortamını manevi değerlerle kapatmak gerekiyordu. Neoliberalizm, muhafazakarlık olmadan asla bu denli başarılı olamazdı. Bu denli yaygın olmazdı… AKP, bunun için biçilmiş kaftandır. Bunun için AKP’yi salt muhafazakar diye nitelendirmeyi doğru bulmuyorum. Nitekim bu anayasa değişikliğiyle ilgili şöyle bir demeç vermiş Başbakan: ‘Küresel sermaye kapımızda bekliyor, bu anayasa değişikliği geçer geçmez, girecek ülkemize yoksa gelmeyecek!’ Bunun üzerine başka bir şey söylemeye gerek var mı?

l Bugün devletin yapısal dönüşümünü nasıl buluyorsunuz?


Bu dönemin belirleyici özelliği tabii ki neoliberal kapitalizm. Şimdi buna başka isim koyanlar da var. Ama 1970’lerden beri, kısmi olarak bilinçli ama tabii ki çoğu da daha yapısal olan birtakım dönüşümler gerçekleşti. Özellikle batıda, sosyal devlet, sosyal yardım sağlayan, dolayısıyla vatandaşın hayatını bütünüyle kurtaran devlet yavaş yavaş elini toplumdan geri çekmeye başladı. Bunun sebebi de var olan tüm hizmet ve üretim kategorilerinin piyasa üzerinden değerlendirilmesiydi. Dolayısıyla tamamıyla piyasa, para ve finansa dayalı bir ekonomik sistem gelişti. Ama bu Türkiye’de özellikle, bana göre 2000’lerde yani AKP iktidarıyla tam olarak geldi. Ve toplumsal dönüşüm de ondan sonra başladı. Toplumsal dönüşümü devletin küçülmesi olarak söylerler genelde. Devlet küçülüyor ve birtakım kurumlarını, fonksiyonlarını özele ve sivil topluma devrediyor. Ben bunu sorguluyorum çünkü, devlet bir taraftan küçülürken, devlet aslında eskiden yaptığı işlere sivil toplumu ve özel sektörü yardımcı olarak alıyor. Dolayısıyla, benim bakış açım, neoliberalizmde devlet büyüyor aslında. Çünkü sivil toplum da, özel sektör de devlet için çalışıyor. Eskiden, siyaset biliminde devlet, sivil toplum, birey diye 3 ayrı kategori vardı ve sivil toplum, devletin karşısında hatta devleti denetleyen, devletin iktidarını kötüye kullanmasını engelleyen, bir ara tampon bölgeydi. Devlet aslında kurumsal olarak küçülse de, neoliberalizm çok daha devletçi ve iktidara odaklı bir toplumsal dönüşüm yaratıyor. Ve mesela, ben buna memur vatandaş diyorum, yani hepimizi memur vatandaşa dönüştürüyor ama iş güvencesine veya devlet sektörüne ait olduğunuz için değil! Hepimiz bu iktidarı yeniden üretmek üzere artık kodlandığımız için.

SİYASETİN ANAHTAR KELİMELERİ


l İktidar ve muhalefete baktığınızda referandum sürecinde ‘şiddet unsurunu’ görüyor musunuz? 


Kesinlik evet. Bu giderek kutuplaşmış bir toplumun görüntüsü. AKP’yi asla sorunlu görmüyorum. AKP de sonuçta siyasal aktör olarak belirli toplumsal geçmişi olan bir rejimin içinden çıktı. Tabii ki o da aynı hastalıklardan musdarip. Ama muhalefet için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bir takım anahtar kelimeler üzerinden yapılan bir siyaset var. Örneğin başörtüsü, Cumhuriyet, Atatürk, milli birlik, Türklük. Bu anahtar kelimeleri en üst düzeyde de buluyorsunuz, en alt düzeyde de… CHP de MHP de siyaseti bu anahtar kelimeler üzerinden yapıyorlar. Müslüman kategorisinin içinde aslında ne olduğuna bakılmadan onun içindeki yarıklar, karmaşıklıklar, kavgalar, kopuşlar, nüanslar vs. nedir bilinmeden bir Müslüman tipolojisi çiziliyor ve o Müslüman tipolojisinin karşısındaymış gibi siyaset yapılıyor. Aynı şekilde AKP de öyle. Kemalist diye bir tipoloji çiziyor. Esasında başından itibaren biz bu anahtar kelimeler üzerinden siyaset yaptık. Dolayısıyla uzlaşmaz taraflar varmış gibi görünüyor. Aslında anayasayı, reformu sürekli damgalayarak bir etikete, bir kutucuğa sokarak yapmak yerine nüanslayarak yapmak gerekir. Hiç kimsenin tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini görerek daha büyük ittifaklar kurarak iş görmeye çalışmak gerekir. Çözüm ancak böyle olur. Referandumun yani anayasanın yapılma şeklini de tamamıyla yanlış buluyorum.

l Nasıl olmalıydı? 


Seçim döneminin sonuna gelinmiş bu şekilde yapılmamalıydı. Çok daha büyük bir uzlaşma ortamı aranmalıydı. Çok daha fazla müzakereli bir süreç olmalıydı. AKP bunu kendi alıştığımız yöntemlerine uygun olarak yaptı. Yani biraz yangından mal kaçırıyor, kaçırmak istiyor gibi… Ama şu da var, neoliberalizm çatışma üreten bir sistem. Sınıflar arası uçurumları artırdığı için çatışma üretiyor, bütün toplumsal yapıyı dönüştürdüğü ve güvencesiz bıraktığı için çatışma üretiyor, güvensizlik, korku, endişe üretiyor. 2000 yılından beri barış beklentisi vardı bu ülkede. Bu barış beklentisinin bir türlü gerçekleşmemesi de çok büyük gerginliklere yol açtı. Gerginlik bu ülkede birikti.. Evet, AKP’nin şu anda ortamı kızıştırdığı doğru ama bu ortam kızışmaya çok hazırdı. Zaten toplumsal çatışma ortamı senelerdir kızışıyordu. İdeolojiler arası bir gerginlik yaşanıyor yeniden.

l Bu ortam milli duyguları,  milliyetçiliği daha fazla mı ortaya çıkarıyor dersiniz? 


Bugün için diyemiyorum. Ama 2005’te bayrak yakma olayından sonra milliyetçilik duygusu fena halde kabarmıştı. Bence milliyetçilik, artık zaman aşımına uğradı. Milliyetçiliğin devri kapanıyor. Şu anda gördüğümüzde onun sancıları. O saf, mutlak kimlik kategorileri sarsılıyor sarsılıyor ırkçı bir tepki üretiyor tabii. Ama şu anda daha fazla değil bu… Giderek hayıflanma, mağduriyet söylemine dönüşüyor. Kendini acındırma söylemine döndüğü anlar oluyor, ben bu anların kırılmalara işaret ettiğini düşünüyorum. Milliyetçi söylemde bir kırılma var. Bugün taarruz altında bir milliyetçilik algısı var sanki.

l Peki BDP’nin boykot kararı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? 


Aslında BDP bence en az sıkışmış olan parti. Diğer partiler sisteme bir yerde mahkumlar. Sistemin ürettiği kodlara kendileri istemeseler bile bir şekilde geri sokuluyorlar. BDP ise bir parça daha değişim taraftarı olduğu için bana diğerlerine göre daha yaratıcı ve cesur geliyor. Ama mesela bu boykot kararı. Boykot kararı alınırken anlamlıydı bir üçüncü seçenek olarak. Niye sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’a sıkışalım? Sistemin sunduğu alternatifler neden yegane seçenek olsun. Boykot kararı bir özgürlük seçimi iken, özgürlükleri kısıtla bir söyleme dönüşme emareleri gösteriyor maalesef… BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın son çıkışını çok yanlış buluyorum: ‘Yüzde 51 olmazsa istifa ederim’ bu bir baskıdır işte…

KÜRT SORUNUNDA SAMİMİYETSİZ


l AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 


Çok samimiyetsiz buluyorum. Bölgeden oy almak istediği için birtakım jestler yapmak zorunda hissediyor kendini. Önündeki en büyük engel, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), eğer Kürt sorunundaki gerginlik azalırsa, TSK’nın da siyasetteki etkisi azalacak diye düşünüyor. Tamamıyla bunun üzerinden oynuyor.

l Başbakan’ın Diyarbakır konuşması?


Bence çok büyük bir hayal kırıklığı… Bir gün önce Osman Baydemir, Cüneyt Özdemir’in programına çıktı. Başbakan’ın yaptığı 2 konuşmayı referans verdi. Biri 2005’teki Diyarbakır konuşması, diğeri de Bosna-Hersek, Srebrenica’da yaptığı konuşma. Baydemir ‘O konuşmaları keşke Diyarbakır’da yapsa, öyle büyük bir adım olur ki’ dedi. Ama Başbakan bu mesajları vermedi. CHP ve MHP’nin Öcalan ile görüşüyorlar demesi üzerine korktu tabii. AKP bir ileri iki geri adım atan bir aktör. Geri adım attı tekrar. Kürtleri harcamış oldu yani…

KÜRT DEĞİL TÜRK SORUNU

Ben ‘Kürt sorunu’ denilen şeyi bir konuşmada ‘Türk sorunu’ olarak tanımladım. Bu gerçekten Türklüğün kurulmasıyla ilgili bir sorun. Bu sorun tabii ki birtakım tepkilere yol açmış bölgede. Bölgede 1940’lara kadar sayısız ayaklanma olmuş. Ardından burada çok büyük bir memnuniyetsizliğin olduğu aşikar. Ama sadece Şeyh Sait ile bitmemiş. Ana dili Kürtçe olan bu insanlara yaşam alanı açılmadığı için, elbette ki sonunda silahlı çatışmaya yönelmiş. Bunu Kürtleri haklı çıkarmak için söylemiyorum ama onları da anlayabiliyorum. Oysa ki bugün Kürt sorunu PKK tarafından yaratılmış gibi bir tavır takınılıyor. Bu çok saçma!

BU İKTİDAR, BİR GÜCÜ BAŞKA BİR GÜCE KIRDIRIYOR

Michael Foucault’un çok önemli bir analizi var. Son dönem derslerinde bunu anlatmış. Diyor ki yeni bir iktidar türü geldi artık! Bu iktidar, direkt olarak müdahale etmiyor, bir gücü başka güce kırdırıyor. Toplumsal bir gidişatı başka bir toplumsal durumun önüne geçmesi için kullanıyor. Bakarsanız her şeyin sermayeye endekslenmesi, sosyal güvencelerin çekilmesi, bir grup insanın açlık sınırında bırakılmasını biz insani açıdan çok feci bulurken,  diğer taraftan bu durum başka bir gücün kullanabileceği bir kaynak olabiliyor. İşsizliğin artması klasik ekonomide, ekonominin başarısızlığının göstergesidir. Neoliberalizmde öyle değil! İşsizliğin artması, artık emek ordusunun mevcudiyetidir bu da işverene şöyle bir avantaj sağlıyor. İşveren; ‘sen yüksek bir maaş mı istiyorsun, kapıda 100 tane adam var senin yerine gelecek’ diyerek, emekçinin pazarlık gücünü indiriyor ve aynı zamanda sendikalaşmasını, bir güç haline gelmesini engelliyor. Bu da kesinlikle referandum propagandalarında kullanılıyor.

YOKSULU YOKSUL OLARAK KORUYOR


l En büyük sorununumuz ne sizce?

Yoksulluk demezdim. Yoksulluğu önemsemediğimden değil! Yoksulluk söylemini kısmen tehlikeli bulduğum için. Yoksul sıfatı giydirilmiş insanlar iktidar tarafından yardıma muhtaç olarak kodlanmış oluyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Nazan Üstündağ’ın Esenler’in ilk gecekondulaşma süreciyle ilgili calışmasına göre, ilk gelenler devletten hiçbir yardım almıyor. Çamur bir araziye geliyorlar ve kendilerini anlatırken ‘biz kendi irademizle buraya devleti getirdik, bu yolları biz yaptırdık, burada hiçbir şey yoktu.’ Bu nasıl bir özne konumu? Yoksullar mı evet… Ama ikinci kuşağa bakıyorsunuz, yeşil kart çıkmış.. Yeşil kart yoksulluğa çözüm olarak düşünülüyor. Ben bunu tersine çevirsem ve şöyle bir cümle kursam,: ‘yeşil kart, yoksulu yoksul olarak koruyor.’ Gecekondulardaki o ikinci kuşak, kendini yeşil kart alabilecek konuma getirmek için uğraşıyor. Ben daha fakirim diye birbirleriyle yarışıyorlar. Tamamıyla devlete endeksli bir insan topluluğu görüyorsunuz. Dikkatinizi çekerim sadece hükümet politikaları değil, hayır cemiyetleri de yoksula yardım, diyorlar. Yoksula büyük iyilik yaptığımızı düşünüyoruz oysa ki sadakaya layık konumuna sokuyoruz. Ve insanların kendilerini algılama şekli de öyle. O yüzden ben en büyük sorun yoksulluk demem!

İMRALI KANDİL VE BDP


l PKK’nın Kürt sorununun merkezi konumunda örgüt olduğuna katılıyor musunuz?

1999’da Öcalan yakalandıktan sonra, en az 3 belki daha da fazla diyebileceğim başlar ortaya çıktı. İmralı var. Ama bir de Kandil var. İmralı ile Kandil her an birbirleriyle haberleşemiyor. Direkt Öcalan yönlendiriyor diyemiyoruz, Apo sadece mesaj veriyor. Bazen bu mesajlar, bence çok daha barışçıl, çok daha aklı başında var olan sivil siyasetten bile çok daha ileri olabiliyor. Ama sivil Kürt siyaseti (BDP) o mesajı, alıyor, bir şeyler yapıyor; Kandil mesajı alıyor, bir taraftan o kendi yorumluyor. Yorumlamalar İmralı’dan gelen mesajı ne kadar yansıtıyor o kimsenin kontrolünde değil! Bence şimdi bir üç başlılık var ama sivil toplum da bunun bir alt katmanı. Kürt hareketi çok çeşitlendi. Birlik ve beraberlik içinde olma zorunluluğu olmasa inanılmaz farklı söylemler çıkacak.

l Güneydoğu’daki halk bastırılıyor yani, korkuyorlar mı?


Evet, Türkiye’deki iktidar yüzünden. Kürt hareketini belli kalıplar içine sıkıştıran şu anki iktidar. Yani Ankara…

Burcu BULUT

http://aksam.medyator.com/2010/09/10/haber/siyaset/8320/diyoruz_ki_demokrasi_tenzilat_kabul_etmez.html

Kürtler özerkliği uygulayabilir

12.08.2010

Meksika’da Zapatalar tarafından hayata geçirilen özerklik modeli üzerine araştırma yapan Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, Kürtler tarafından gündeme getirilen ve tartışmaya açılan “Demokratik Özerklik” modelinin sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik ayaklarının iyi oluşturulması gerektiğini söyledi. Dünyanın 100 ülkesinde uygulanan özerklik modelinin özgürlükçü bir modele dönüşmesi için felsefi temellerinin önemine dikkat çeken Gambetti, DTK’nın kararından büyük heyecan duyduğunu ve Kürt hareketinin sosyal ve siyasal birikimi ile bunu gerçekleştirecek güçte olduğunu söyledi.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 4. Genel Kurulu’nda inşası kararlaştırılan ‘Demokratik Özerklik’ Türkiye’de çeşitli kesimler tarafından sıkça tartışılıyor. İçerik olarak bilinmemesine rağmen ‘bölünme’ paranoyası ile ele alınmasına konuyla ilgili çeşitli ülkelerde çalışmalarda bulunan akademisyenlerin tepkisine neden oldu. Bunlardan biri de Meksika’da Zapatistaların ‘özerlik’ deneyimini araştıran Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Zeynep Gambetti. Türkiye’de indirgemeci bir mantıkla yürütülen tartışmanın referanslarının çok doğru olmadığını dile getiren Gambetti, sadece özerklik değil ‘demokratik özerklik’in uygulanabilir bir model olduğu görüşünde.

Sadece özerklik yetmez, ‘demokratik özerklik’

Dünya üzerinde Rusya, Çin, Finlandiya, İspanya, Hindistan dahil yüzün üstünden ülkede ‘özerlik’ uygulandığını anımsatan Gambetti, “Dünyada çok fazla özerk bölge örneği var; 100’den fazla özerk bölge ya da özerk şehir var. Mesela Arjantin’deki Buenos Aires şehri özerk bir şehirdir. Şimdi bunun adını nasıl koyacağız? Bölge diyemeyiz çünkü bölge dediğimiz zaman daha çok coğrafi bölge anlamına geliyor. Çok çeşitli özerk ünite örneği var. Eyalet var, bölge var, coğrafi bölge var, etnik halk var. Yani özerklik tek bir kalıba sığdırılabilecek bir model değil. Biraz da ülkedeki tarihi ve toplumsal unsurların belirlediği bir model” diye konuştu. ‘Özerklik’ modellerinin bazılarının alttan gelen talepler sonucunda oluştuğunu, bazıları ise İspanya örneğinde olduğu gibi merkezi devletlerin ilan etme hakkı olduğunu aktaran Gambetti, halkın kendi örgütlenmesiyle oluşan özerklik biçiminin önemli bir model olarak ele alınabileceğini söyledi.

Devlete değil, demokrasiye dayalı

Özerkliğin illa demokratikleşme anlamına gelmeyeceğini dikkat çeken Gambetti, “Kendini yönetmek illa baskıdan, hegomonyadan ve sömürüden kurtulmak değildir. Yöneticiler halkları sömürebilir” diye konuştu. Demokratik özerkliği anlamak için devlet kavramının iyi incelenmesi gerektiğini kaydeden Gambetti, “Modern devletin tarihine bakıldığı zaman birincisi burjuva devleti olduğunu, ikincisi iktidarın her zaman ezen dışlayan, alttaki seslerini bastıran bir unsur olduğunu görüyoruz, tarihte her zaman bu böyle olmuş, hiçbir devlet demokratik olmamış. Devlet ve demokrasi yan yana durabilen oluşumlar değil. Dolayısıyla beni demokratik özerklik denince en çok heyecanlandıran alternatif bir siyaset modeli üretme fırsatıdır” dedi.

Gambetti, DTK’nin sonuç bildirgesinde yer alan kararların tam da bu noktaları kapsadığını söyledi. Gambetti, Türkiye kamuoyunun sürekli ön planda tuttuğu tehdit algısının aksine ‘Demokratik özerklik’i, ekolojik, kadının özgürleşmesini sağlayan, alternatif ekonomi biçimi içeren bir örgütlenme modeli olarak gördüğünü söyledi. Özerkliğin inşası için hukuksal ve siyasal boyutundan daha fazla ekonomik boyutunun ele alınması gerektiğini dile getiren Gambetti, bunun için antikapitalist alternatif bir ekonomik yaklaşıma ihtiyaç olduğunu söyledi.

Chiapas deneyimi ve alternatif ekonomi

Alttan örgütlenmeye Meksika’da Zapatistaların ‘Chiapas’ bölgesinde uyguladığı sistemi örnek veren Gambetti, oldukça önemli olan bu deneyim hakkında yaptığı araştırmaları anlattı: “Chiapas bölgesinde devlet Zapatistaların ilan ettiği özerkliği kabul etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla anlaşmalı bir özerklik değil ve hukuku çerçevesi yok; tamamen fiili bir özerklik deneyimi. Oradaki yerli halk, devletin onlara el uzatmasını beklemek yerine kendi kendine yetebilirliğin koşullarını inşa ediyor. Aslında önemli model teşkil edecek yer burası, İspanya değil. Çünkü özerkliği biz, İspanya örneğinde olduğu gibi, salt kurumsal ve hukuki bir yapıya indirgediğimiz anda teknik bir mesele olur. Özü ve felsefesi kaybolur.”

Antikapitalist olmadan özerk olunmaz

Demokratik özerkliğin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki temellerini karşılaştırmalı olarak aktaran Gambetti, en kayda değer yönün ekonomik özerlik biçimi olduğunu anlattı. Gambetti, şöyle devam etti: “Antikapitalist olmadan özerk olunmaz. Öte yandan bölgenin özerkleşmesi için kaynak gerekiyor. Çok küçük ölçekte örgütlenmelerin başlatılması gerekiyor. Bu konuda incelenebilecek en somut örnek Zapatistalar’ın deneyimi olabilir. Chiapas 5 ayrı otonom bölgeye ayrılmış durumda. Bu bölgelerin her birinde 20-25 adet ‘belediye’ adı verilen üniteler var. Onların altında da 100’e kadar çıkabilen köyler. Üzüm salkımı gibi bir örgütlenme biçimi. Her köy ihtiyaçlarını ve hangi kaynakları nasıl kullanabileceğini ve bu kaynakları nasıl örgütleyeceğini belirliyor. Kolektif tarım, köy komünleri var. Topraklar kollektif olarak ekilip biçiliyor ve ortaya büyük bir güç çıkıyor. İhtiyaç olanı alıp geri kalanını ise mevcut kapitalist piyasaya değil, yardımlaşma ağları üzerinden satıyorlar. Yani alternatif ekonomi dediğimiz şey, var olan anonim piyasa ağları üzerinden değil, bire bir antikapitalist ağ üzerinden yürüyor. Zapatistaların İspanya, Yunanistan, Fransa gibi ülkelerde destekcileri var. Ayrıca dünyanın en büyük alternatif tarım örgütü Via Campesina içinde yer alıyorlar.” Gambetti, bu şekilde simsarlara, tüccarlara değil antikapitalist küreselleşme hareketleri içinde dayanışma ağı ile alternatif ekonominin örgütlendiğini dile getirdi.

Kolektif üretim

Kürtler için ise bölgesel koşullar dikkate alındığında özerkliğe giden yolda kooperatifçiliğin ve kolektif üretimin geliştirilmesi gerektiğini kaydeden Gambetti, bu üretimin uluslararası alanda alternatif ekonomik güçlerle birleşmesi gerektiğine vurgu yaptı. Bölgenin çok yaygın tarım-hayvancılık potansiyeli olduğunu ve bunun iyi örgütlenmesi gerektiğini belirten Gambetti, kolektif üretim alanında dünyanın pek çok özerk bölgesinde tarımdan, endüstriye kadar geniş örgütlenmeler bulunduğunu belirtti. Merkezi hükümetle ilişkilere de değinen Gambetti, “Talep siyaseti, yani devletten bir şey talep etmek yerine kendi kendine bunları örgütlemeye başlamak. Böylesi bir örgütlenme karşısında merkezi devlet muhakkak orada üretilen zenginliğe el koymaya çalışacak. Zapatistalar bu ilişkiyi tamamen koparmış durumda. Türkiye’de ise ayrı bir şekilde formüle etmeye ihtiyaç var. Bu ayrı bir devlet kurmak anlamına gelmez, konfederal sisteme doğru gidebilir de gitmeyebilir de ama esas itibariyle Türkiye’de doğrudan demokrasinin yerleşmesi olarak adlandırılabilir” dedi. Gambetti’nin bu sistemin örülmesinde çekinceli olduğu konu ise şu anda bölgede işçi ve işveren arasında merkezi hükümet baskısı yüzünden oluşan doğal ittifakın böylesi bir örgütlenme modelinde ezen ezilen ilişkisine dönüşmesinde.

Asıl iş bundan sonra

Gambetti, sosyal ve siyasal olarak ‘Demokratik özerkliğin’ model olarak uygulanmasının Kürtlerin mücadele deneyimleriyle ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında zor olmadığını düşünüyor. Bunu, “Siyasal ve sosyal örgütlenme açısından bence Kürt hareketinin bulunduğu nokta Türkiye’deki en ileri noktadır. Tabi Kürtler kendilerini ezilen olarak tanımlıyorlar, bu çok normal. Ama batıdan bakıldığında ne kadar büyük bir iş başarıldığı fark ediliyor. Şu anda güçsüz olan, kompleksli ve zaaf içinde olan taraf Türk tarafıdır. Bu ülkede Kürt hareketindeki siyasal bilinç düzeyi başka hiçbir harekette yok. Belki sadece kadın hareketi böylesi büyük bir dayanışma bilinci taşıyor. Dolayısıyla irade açısından, dayanışma ağlarının varlığı açısından Kürtler çok ileride” şeklinde izah eden Gambetti, bunun bir sonraki aşamaya nasıl taşınacağının çok dikkatlice ve taşkınlıklara yer vermeden belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.

‘İdeolojik değil demokratik bir temsiliyet’

Kürt hareketinin bütün birikimlerinin ortaya çıkacağı modelin uygulanmasının çok önemli olduğunu dile getiren Gambetti, farklı kültürler, kadınlar, gençler ve toplumun bütün kesimleriyle kurulan ilişkiler ve bunların kendini nasıl ifade edecekleri konusu da ise çekinceleri var. Gambetti, “DTK’da Ahmet Türk’ün dile getirdiği ‘köy sokak komünleri oluşturulması’ yönünü biraz açarsak. Alınan kararları daha yukarı veya stratejik bir merciin yönlendirmeyeceğinin veya alınan kararın aksine davranmayacağının garantisi nedir? Çok yol kat eden Kürt kadın hareketinin bu komünlerde rolü ne olacak? Emekçiler yine aynı şekilde. Bölgedeki sosyal ve politik özerklik örgütlenmesinin önünde durabilecek bir başka unsur, farklı kültürlerle ve dini kimliklerde olan ilişkiler. Süryaniler, Araplar ve farklı kültürlerin temsiliyeti nasıl sağlanacak? DTK oluşumunun içine girmeyen, belki AKP’ye oy veren Kürtlerin de özerklik derken buna katılacağının düşünülmesi lazım ve birleşme zemininin çok ideolojik olmaması lazım” diye konuştu.

‘Teknik değil felsefi temeli olan bir özerklik’

‘Demokratik özerklik’ için hukuki temelin ise ancak yeni bir anayasa ile mümkün olduğunun altını çizen Gambetti, fiili geliştirilebilecek uygulamalarla bu yönde devletin dönüşüme zorlanmasının bir ayağının da anayasa değişimini zorlamak olduğunu söyledi. Model için teknik değil, felsefi temeli olan bir tartışmayı daha uygun bulduğunu yenileyen Gambetti, Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nın bu noktada uygulanabilirlik yönünde yerel yönetimleri düzenleyen teknik bir metinden ileri düzenleme olmadığını söyledi. Gambetti, ‘Demokratik özerklik’ modelinin merkezi yapı ile bağlarını ise “Her türlü gayri merkezi ya da ademi merkeziyetçi yönetim modeline sıcak bakıyorum. Yerel belediyelerin özerkliği olsun daha bölgesel özerklik olsun federasyon olsun her zaman için ademi merkeziyetçilik sağlıklıdır. Ancak ademi merkeziyetçilikten mucize beklememek gerekiyor. O teknik bir yapılanma modelidir. O teknik yapılanma modelinin içine siz yine yönetenler yönetilenler ezenler ezilenler hegemonik kimlik azınlık kimlik vs. gibi bir dolu iktidar şekillerini doldurabilir, bunları yine onun içinde üretebilirsiniz. Dolayısıyla bu tek başına yeterli olmaz. Demokratik özerklik çok daha fazla temelli yani daha köklü dönüşüm demektir. Toplumsal anlamda zihniyet anlamında siyasal ekonomik bir dönüşüm sağlar. Dolayısıyla bunu sadece kurumsal yapıyla sağlayamazsınız. Kurumsal yapı önünü açabilir. Ama kurumsal yapıyı beklemeden de yapılacak bir dolu iş var. Bölgede bir süredir bu yönlü tartışma ve çalışmalar şahit oldum. Son KCK operasyonları aslında biraz da bu modele darbe vurmak için yapılmış kasıtlı bir operasyon gibi geliyor bana” diye belirtti.

İndirgemeci ve sığ da olsa

Gambetti son söz olarak ise “Demokratik özerklik” tartışmasının başlatılmasını çok önemli bir adım olarak değerlendirerek, “Bu çok uzunlu soluklu bir modelin başlangıç tartışmaları. En zor olan bundan sonra özerkliği inşa edebilmek. Türkiye’nin önünde uzun mücadeleler ve belki de müzakereler gerektirecek bir süreç açıldı. Umarım o kapıyı birileri bir düğmeye basıp kapatmaz. Şu anda indirgemeci ve sığ da kalsa ben sağlıklı bir tartışma sürecini girdiğimizi görüyorum” dedi.

FATMA KOÇAK / ŞİLAN ÖZHAN /DİHA/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=62054