İtaatsizlik yaygınlaşmalı

07.04.2011

Akademisyen Zeynep Gambetti, esasında Kürtler için sivil itaatsizliğin yeni bir yöntem olmadığını düşünüyor. Bu yöntemin Kürt hareketinin yıllardır fiilen uyguladığı bir eylemlilik hali olduğuna dikkat çeken Gambetti, şu tespiti yapıyor: „Leyla Zana’nın mecliste Kürtçe konuşmasından beri, hak kavramını genişletme emelinde olan, yasadışı ancak meşru birçok eyleme tanık olduk. Kepenklerin toplu halde kapatılması, Galatasaray Lisesi önünde polis ihtarlarına rağmen buluşmaya devam eden Barış Anneleri, resmi dil yasağını delen çok dilli afişler ve levhalar, Anayasa referandumunun boykotu, KCK davasında Kürtçe’de ısrar edilmesi gibi sayısız sivil itaatsizlik eylemi halihazırda gerçekleştirilmekte.“

Bu örneklerin devamı olarak, sivil itaatsizlik üzerinden oturma eylemleri başlatılmasını, dünyadaki örneklerinden biraz farklı bulan Gambetti, „Oturma eylemi tam olarak sivil itaatsizliğe denk düşmüyor kanımca, her tür muhalif grubun repertuarında bulunan bir eylemlilik tarzı“ diyerek, kendisinin „geçmişte mutat kez kanunlara aykırı ama meşru direniş sergilemiş olan Kürt hareketi, neden bugün sivil itaatsizlik dönemini başlattığını açıklamak gereği duyuyor? Çoktandır başlamamış mıydı?“ şeklindeki sorulara yanıt aradığını belirtti. Gambetti, bu sorular kapsamındaki tahlilini ise, şu sözlerle özetliyor: „Burada kamuoyuna ve özellikle hükümete bir mesaj verilmek istendiği çok açık. Silahsız çözüm niyetinin samimiyetini anlatma gayesinin yanısıra hükümetin iradesizliği karşısında tabiri caizse bıçağın kemiğe dayandığını da gösteriyor. Hayal kırıklığı o denli büyük ki, eğer bu çağrı da Türkiye’nin batısında bir yankı bulmazsa, sosyal patlama veya silahların konuşturulmasının önüne geçilemeyecek izlenimi uyandırıyor. Bu anlamda dünyadaki örneklerinden farklı, zira sivil itaatsizlik iki silahlı dönem arasındaki pasif direniş olarak değil, salt kitlelerin gücüyle sisteme dayatılan bir adalet talebi olarak deneyimlendi daha çok.“

Sabır sınayanlar yanlış yapıyor

Kürtlerin sivil itaatsizlik eylemlerini „yasal çerçevede“ değerlendirenleri de eleştiren Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, sivil itaatsizliğin zaten yasallık dışında gerçekleştirilebileceğini söyleyerek, „yoksa neden itaatsizlik olsun ki?“ diye soruyor. „Yasaların bu denli delindiği, hiçe sayıldığı, imkansız seçenekli referendumlarla anlamsızlaştırıldıkları bir ülkede Kürt hareketi söz konusu olduğunda yasaları hatırlamak da ayrıca ironik!“ göndermesinde bulunan Gambetti, bu eylemlere yönelik devletin baskısını da, „Baskıların amacının hareketi yeniden militer çizgiye çekmek olduğu belli. Şöyle bir hesap yapılıyor olsa gerek; ‘nasıl olsa PKK bunu uzun süre götüremez, yine taktik değiştirip çatışmacı sürece geri döner.’ Kürt hareketi açıkçası hep bu kıskaca sıkıştırılıyor. Yıllarca sabrı sınanıyor, patlayınca ‘bunların barış derken art niyetli olduklarını biliyorduk işte’ diyerek naralar atılıyor. Umarım bu defa da öyle olmaz“ sözleriyle değerlendiriyor.

Türkiye geneline yayılmalı

Silahlı çözümün olabilirliği konusunda ciddi çekinceler taşıdığını paylaşan akademisyen Zeynep Gambetti, bunun denenmemiş bir yol olmadığını, 15 yıllık silahlı mücadeleden de herkesin bir şekilde kaybeden olarak çıktığını, şu ifadelerle yansıtıyor: „Her iki taraf da yıprandı, onarılmaz yaralar açıldı, ama yaraları saracak bir çözüm veya sonuca ulaşılamadı. Silahlara yeniden sarılan bir Kürt hareketini Batı’nın Libya örneğinde olduğu gibi desteklemesi olasılığı da sıfıra yakın. Ama doğrudur ki sivil itaatsizliğin çözüm getirmemesi, Kürt halkı nezdinde son derece büyük hayal kırıklığına yol açacaktır. Bu yüzden itaatsizliğin içini doldurmak, somut eylemlilik hedefleriyle Türkiye geneline yayılmasını sağlamak gerçekten hayati önem taşıyor.“

Proje üretmek gerekiyor

Gambetti, son olarak, devam eden sivil itaatsizlik eylemlerinin tarzına ve içeriğine ilişkin önerileri hususunda ise kısa şu özette bulundu: „Mahmut Alınak, ‘bu meselenin böyle sürüp gitmesinde bizlerin de sorumluluğu var; çünkü sivil siyaset, devleti ve hükümeti adım atmak zorunda bırakacak derin ve yaygın projeler üretemiyor’ demiş. Kesinlikle katılıyorum. Oturma eylemi yapmak, çadır kurmak, balon uçurmak veya alanları doldurmak dışında proje üretmek gerekiyor. Kürt hareketi sivil itaatsizlik virajını alırken, Tahrir meydanı ile pasif direniş arasında kararsız kalmış gibi gözüküyor oysa ki. Ya meydanlar dolacak ve sayılar konuşacak, ya da herkesin bulunduğu yerde, okulda, işte, çarşıda, günlük hayatın işleyişinde fark yaratabileceği alternatif davranış hedefleri belirlenecek. İkinci seçenek bana çok daha doğru ve etkili geliyor.”

ALİ BARIŞ KURT/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=69302

Krize alternatif bir modeldir

05.01.2011

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, DTK’nin tartışmaya açtığı alternatif ekonomik modeli ile Türkiye’nin farklı bölgeleri ve dünyanın birçok ülkesi için örnek teşkil edebileceğini söyledi. Projenin finans kapitalin içine düştüğü krize alternatif olduğunu belirten Gambeti, toplumsal refah ve bölgesel kalkınma için de büyük önem taşıdığını kaydetti.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), 19 Aralık Demokratik Özerklik Çalıştayı ardından ortaya çıkan taslak üzerinde yürütülen tartışmalar devam ediyor. DTK Çalıştayı’na katılan akademisyenlerden Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti, hükümet cephesinin Demokratik Özerklik projesini eleştiri bombardımanına tutmasına ve ‘ülkeyi bölme projesi’ olarak nitelendirmesine tepki gösterdi. Özerkliğin tartışılmaya başladığı günden bu yana hükümet, muhalefet ve birçok aydının projeye karşı kötü niyetli bir tavır içinde olduğu eleştirisi yapan Gambetti, proje karşısında egemenlik ruhuyla hareket edildiğini, kalıpları sorgulamak yerine savunma refleksi içine girildiğini söyledi. „Mesele özerkliği tartışmak değil, Kürt hareketinin bir adım önde gidiyor olmasını kaldıramamak“ diyen Gambeti, aydınların projeye yaklaşımına ilişkin ise, „Özekliği bir irade beyanı olarak algılayamıyorlar, kendilerini kabul veya reddeden konumuna oturtuyorlar. Bu tam bir egemenlik refleksidir. Hükümet, muhalefet, aydınlar ve medya ne yazık ki Kürtlerin ne yapması gerektiği konusunda vaaz veremediklerinde ego yarılmasına uğruyorlar“ diye konuştu.

Alternatif bir model

Projeyi özellikle ekonomik olarak ele almanın önemli olduğunu kaydeden Gambetti, Demokratik Özerklik projesinin açıklanan ilkelerinden finans kapitalin içine düştüğü krize alternatif olması, toplumsal refah ve bölgesel kalkınma açısından büyük önem taşıdığını söyledi. Özerkliğin çok tartışılan ekonomi ilkesinin ise öz kaynakları değerlendirme, elde olanla yetinmeyi sağlayacak yaratıcı projeler geliştirme, atıkları yeniden dönüştürme, sürdürülebilir tarım ve üretim sağlama ile kapitalist ekonomi modeline alternatif bir model olarak yaşama geçirilebileceğini kaydeden Gambetti, bu ve benzer modellerin dünyanın birçok yerinde ileri güçler tarafından da hayata geçirilebildiğine dikkat çekti.

Ortaya konulan ekonomik modelin yerel kaynakların merkezi devlet denetiminde değil bölge halkının çıkarına kullanılması yönünde bir model olduğunda da işaret eden Gambetti, bölge halkının çıkarını yine sadece bölge halkının kendisinin temsil edebileceğinin unutulmaması gerektiğini vurguladı. Halkın çıkarlarının halkı temsil eden yöneticilerin inisiyatifine bırakıldığında, kapitalist sistem içerisinde kaynakların ranta dönüşmesini engelleyecek mekanizmalar bulunmadığının altını çizen Gambetti, bunun yerine halkın kendini en küçük birimden en büyüğüne dek işin içine katacak etkin bir karar mekanizmasının kurulması gerektiğini dünyada da örneklerin bu şekilde uygulandığını söyledi.

Dünya örnekleri incelenmeli

Doğrudan halkın söz sahibi olduğu ekonomik modellerden birisinin Hindistan’ın Kerala Eyaleti’nde uygulandığını belirten Gambeti, Halkın Planı Kampanyası (PPC) çerçevesinde, eyalet yönetiminin bütçenin yüzde 35’ini yerel halk meclislerine devrettiğini ve bu miktarın en az yüzde 30’unu üretim yatırımlarına, en fazla yüzde 30’unu altyapı yatırımlarına ve en az yüzde 10’unu kadınları içeren kalkınma projelerine harcamak dışında başka bir şart konulmadığını belirtti. Böylece eyalette yaşayan 31 milyon insanın da bütçenin planlanmasına dahil olabildiğini aktaran Gambetti şunları belirtti: „Karar mekanizmasının 5 aşaması var. Önce köy meclislerinde ihtiyaçların belirlenmesi için kalkınma seminerleri uygulanıyor ve sonra planlama grupları oluşturuluyor. Yatırımların fizibilitesinin hesaplanması için de köylüler seminer düzenliyor. Sonra aldıkları bütçe kararlarını eyalet düzeyinde bütçelerin koordinasyonundan sorumlu birime iletiyorlar. Bu birim, diğer köy ve ilçelerden gelen planları uyumlu hale getirmek ve yıllık plan ve hedefleri belirlemekle sorumlu. Bu tarz katılımcı bütçe denemeleri Brezilya’nın Porto Alegre kentinde de yapılıyor.“

‘Fukara ekonomisi’ diyenler Batı hayranı

Özerkliğin ekonomik modelinin bazı aydınlar tarafından „fukara ekonomisi“ olarak nitelendirilmesini de eleştiren Gambetti, bu nitelendirmenin temelinde ise Batı hayranlığı olduğunu kaydetti. Gambetti, „Bizde hala ağır sanayi hamlesi bekleniyor anlaşılan. Oysa artık kapitalizmin denenmiş ve gelir dağılımı açısından feci sonuçlara yol açtığı kanıtlanmış yöntemleriyle kalkınma ve toplumsal refahın sağlanamayacağı çok açık değil mi? Özel sektör yatırımları olsa olsa özel sektöre yarar, hele ki kontrolsüz rant üzerine kurulu neoliberal birikim sürecinde“ diye konuştu. Özerklik projesinin sol bir proje olduğunun altını çizerek, sermaye sahiplerinin ve hükümetin işine gelmeyecek bir proje olduğunu da ekleyen Gambetti, tüm ezilenlerin sınıf mücadelesi altında birleşerek yürütülmesi gereken bir proje olduğunu ifade etti.

‘Bölgesel demokrasi ‘nötr’ proje’

Doç. Dr. Gambeti, özerklik projesinin Kürt sorununun barışçıl çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesini örtüştüren bir model olarak okumanın da son derece kritik olduğunu söyledi. Asıl sorulması gereken sorunun „Kürtler ne istiyor“ değil „Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak alternatif siyasal ve ekonomik projeler nelerdir“ sorusu olması gerektiğini belirten Gambeti, barış için atılacak adımlar konusunda içi boş formüllerden kaçınılması gerektiğini vurguladı. Gambetti, „Önce silahlar sussun, sonra şu, bu, o olsun gibisinden koşullarla dolu çözüm önerileri iki tarafın birbirine güvenmediğini, güvenmeyeceğini anlatıyor. Barış projesi gibi gözükürken aslında barışı baltalayan önermeler bunlar. Oysa bölgesel demokrasi gibi daha ‘nötr’ bir proje, iki tarafı birbirine yakınlaştıracak bir zemin teşkil edebilir“ dedi.

ÇAĞDAŞ KAPLAN/DİHA/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=66498

Alternatif bir sol proje: Demokratik özerklik

27.12.2010

Anlaşılan o ki, ne Türkiye solu, ne de liberaller, dünyada bir kuşaktır süren mücadeleler ve kavramsallaştırmalardan pek haberdar değiller. Demokratik özerklik söylemi karşısında verilen tepki, egemen ulus reflekslerinin ne denli içselleştirmiş olduğunu da gösteriyor. Küçümsemekten azarlamaya, ütopik bulmaktan ders vermeye kalkışmaya kadar giden bu refleksler yüzünden Kürt hareketinin içinde bulunduğumuz an ve mekana dair konumu yeterince değerlendirilemiyor, ilerici birtakım çıkışların hakkı verilemiyor.

Demokratik özerklik tartışmasını açan Kürt Hareketinin emelinin altını dolduracak sözler kamusal alana intikal edemiyor, zira Kürtlerin ya takiye yaptığı düşünülüyor (“aslında amaçları ayrı devlet ilan etmek”), ya da sözler anında eski kalıplardan birinin içine yerleştirilmek suretiyle lağvediliyor (“olsa olsa Jakoben bir halkçılık yapıyorlardır”). Geçmişte solun kendi örgütlenme aracı olan halk meclislerinin özerklik doğrultusunda gündeme gelmiş olması başka bir şey ifade etmiyor mu oysa ki? Temsili demokrasinin ne denli burjuva, ne denli yanlı olduğu unutuldu mu? Parti siyasetine hapsolmanın, sistemin içinde kalmayı yeğlemek ve sistemi yeniden üretmek olduğu aşikar değil mi?

Halk meclisleri, Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı bölgede yeni bir deneyim sayılmaz. 1999′dan itibaren belediye başkanlığı kazanmış olan Kürt partileri, mahalle ve ilçeler bazında kısmen de olsa çeşitli özyönetim yapıları oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu çalışmaların hızlanması resmi mercileri korkutmuş olsa gerek ki, KCK operasyonları adı altında bir nebze sekteye uğratıldı. Buna rağmen mahalle örgütlenmeleri, daha çok gençlerin enerjisi sayesinde devam edebildi. Kadınların çocuklarıyla katıldığı, mahallelinin kendi ihtiyaçlarına yönelik siyaset üretilmesi için biraraya geldiği bu meclislerin daha geniş formel yapılara kavuşturulması, özerklik tartışmalarının ana eksenini oluşturuyor. Ayrıca Demokratik Toplum Kongresi, Aralık 2009′da alternatif anti-kapitalist bir ekonominin temellerini tartışmak üzere bölgeden ve ülkenin dört bir yanından katılımcıları Diyarbakır’a çağırmıştı. Burada kooperatifçilik ve komünal üretimden, kapitalizme yenik düşmeyen bir bölgesel kalkınma perspektifine kadar birçok konu gündeme geldi. Bunlar çok ufak adımlarla da olsa birkaç beldede fiilen denenmeye başlandı bile.

Kısaca, 19 Aralık’ta Diyarbakır’da okunan demokratik özerklik metninin lafzı ne olursa olsun, ruhu Latin Amerika’daki ilerici grupların mücadelelerinden pek de uzağa düşmüyor. Bu, Kürt hareketinin son 30 yıllık süreçte çok değişmiş olduğunun, el yordamıyla da olsa kendini zorlu koşullara adapte edebildiğinin, ve alternatif arayışlar içerisinde olan en kitlesel hareket olduğunun göstergesidir.

Halihazırda Latin Amerika’dakilere benzer mücadele verebilecek yegane kitle Kürtlerdir. İşçi sınıfının gerek 1980 darbesi, gerekse neoliberal ekonomi yüzünden dağılmış olan kitlesinin yokluğunda dar çevre siyasetine, sendikacılık ve yayıncılığa mahkum olmuş olan soldan bu açıdan farklıdır. Kürtlerin örgütlü bir kitlesi ve çok sağlam bir iradesi olduğu gibi, alternatif projeleri hayata geçirebilecek bölgesel bir mekanları da vardır. Bu mekana kapitalizmin henüz girmemiş olması kalkınma açısından gayet olumsuz sonuçlara yol açmışsa da, alternatif bir ekonomi deneyimi açısından tam aksine elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

“Ulusalcılık” anahtar kelimesine takılan ve Kürtlere ulusal kimlikleri ile sınıf arasında bir seçim yapmaları gerektiğini dayatan solun bu potansiyeli görmemiş olması, birtakım dogmatik kalıpların kırılmasının ne denli zor olduğunu gösterir. 1980 öncesinde kadınlara da böylesi bir dayatma yapılmış, kadın mücadelesi ile sınıf arasında bir seçim yapmaları istenmişti. Türkiye’de feminist hareketin ancak 1980 sonrasında yeşerebilmesinin sebebi de ne yazık ki budur. Fikrî olarak bu tür dayatmaların ne denli yanlış olduğunu bir kenara bırakalım. Bugün dünyanın bulunduğu konjonktür itibariyle “ya o, ya o” gibi seçeneklerin mücadelelerin başarısı açısından intihar etmekle bir olduğu bir türlü anlaşılamamaktadır. Oysa Türkiye solunun heyecanla izlediği Latin Amerika deneyimlerinde yerli halkların kimlik talepleriyle sol hareketlerin ittifakı, ekolojistlerle gıda egemenliği mücadelesi veren çiftçilerin biraradalığı söz konusudur. Kapitalist üretim tarzında köklü bir değişikliğe yol açan neoliberal sermaye birikimi sürecinin girmediği yaşam alanı kalmamıştır. Tohum savaşlarında ve HES’ler konusunda olduğu gibi en temel kaynaklar bile metalaştırılarak, bunlar sayesinde geçimini sağlayan yerel halklar piyasaya güdümlü hale getirilmektedir. Bu denli genişleyen bir piyasa ekonomisine karşı verilecek mücadelenin, farklı duruş ve kaygılara sahip hareketler arasında ittifak kurulmadan gerçekleştirilmesi imkansız değilse bile çok zordur. Demokratik özerklik projesini “romantik” veya “ütopik” olarak değerlendirmek yerine, ittifak kurmadan ve kitleye sahip olmadan mücadele vermenin ne denli “gerçekçi” olduğunu bir gözden geçirmek gerekmez mi o halde?

Kürt hareketinin Meksika’daki Zapatista ayaklanmasının sloganını benimsemiş olması (“Edi Bes’e”, yani “Yeter Artık”), devletin ve egemen ulus partilerinin bir türlü uzatmadığı ele bugün ihtiyaç duyulmadığını ifade ediyor. Fırat’ın Batı yakasından bakılınca bir türlü görülemeyen budur. Gelinen noktada geç kalınmış mıdır? Kanımca hayır. Seçenekler dayatmak ve ortaya konan iradeyi bir öğretmen edasıyla sorgulamak yerine, bölgedeki deneylere solun kendi birikim ve kuramlarını taşıması, her iki tarafı da güçlendirebilir. Yeter ki 70′lerin söylemleriyle bugünün kavranamayacağı, zira kapitalizmin şekil değiştirmiş olduğu anlaşılsın. “Edi Bes’e” de, demokratik özerklik projesi de, talep ve tepki siyasetiyle bir yere varılamayacağının Kürt hareketinin önderleri tarafından bilindiğine işaret ediyor. Taleplerin muhattabı olan bir devlet yok zira artık. Neoliberal yüzünü muhafazakar AKP hükümeti aracılığıyla daha da kolay gösterebilen bir devlet vardır. Batı ülkelerinde neoliberalizmin muhafazakar hükümetler (Thatcher, Reagan, baba ve oğul Bush) aracılığıyla empoze edildiğini unutmamak gerekir. İslam dünyasında sözü geçen güçlü bir Türkiye yaratma kisvesi altında hayatın her alanının ranta açılması çok daha kolay olmuştur. AKP’nin asıl amacının ne dindarlığı yaymak, ne de yeni anayasa hazırlamak olmadığı; yegane Kâbe’sinin sermaye olduğu açıktır. Dünyadaki gidişat da zaten bu yöndedir. Küresel piyasanın çarkına mükemmel bir biçimde oturmuş olan bu hükümetten, bu devletten birşey talep etmekle ne sol, ne de Kürtler kayda değer bir kazanç elde edebilirler.

Oysa iktidardan bir adım önde gitmek suretiyle, yani talep etmek yerine, talep edileni hemen şimdi ve burada hayata geçirerek, de jure (resmi) olmasa bile, de facto (fiili) bir durum yaratılabilir. Talep, iktidarı yeniden üretir – talebi karşılayacak güce sahip olanın iktidar olduğunu zımni olarak teslim eder. Fiili örgütlenme ise iktidara köstek olabilecek bir gücün var olduğunun iktidara dayatılmasıdır. Bunu sol, kendi örgütlülük tarihi içinden bilir aslında – tereciye tere satmanın da bir anlamı yok. Mesele, kitlesinin dağıtılmış olduğu bir konjonktürde böylesi bir örgütlülüğe ittifaklara girmeden nasıl ulaşacağıdır.

19 Aralık’ta Diyarbakır’da Kürt hareketinin, muhafazakar veya burjuva çevreler açısından son derece “sol kokan” bir siyasal ve ekonomik projeyle ortaya çıktığını görmek gerekir. Geçmişin anahtar kelimeleri ve ideolojik tartışmalar

http://www.sendika.org/2010/12/alternatif-bir-sol-proje-demokratik-ozerklik-zeynep-gambetti-birgun/

Halkımızın “gerçek” değerleri

26.10.2010

Laikçilere karşı yürütülen mücadelenin en önemli ayaklarından biri doğal sayılagelen ifadeleri ve pratikleri sorgulamaktır. Böylesi bir yolda yürüdükçe ve dünyayı laik/müslüman olarak ikiye ayıran iktidarın kendi çelişki ve çıkmazlarını gördükçe, geneli tanımlama arzusunun ne denli sorunlu olduğu da ortaya çıkar. “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” gibi bir iddianın kimleri nasıl dışladığını, kimler üzerinde nasıl bir baskı kurduğu açıktır zira. İddia edilenin aslında bir “gerçekliğe” tekabül etmediği, kendi tarihinin izlerini silmeye çalışan bir egemenlik söylemi olduğu barizdir.

Ancak bunun aksi yönünde bir iddia daha var ki, o da kendi iktidar refleksini sorgulamaktan epey aciz: bu toprakların müslüman topraklar, bu halkın da aslında müslüman değerlere sahip bir halk olduğu iddiası. Başörtüsü tartışmalarında müslüman aydınlar tarafından sık sık dile getirilen bu iddia, laik/müslüman karşıtlığını yeniden kurmakla kalmayıp, bir tanesini gerçek, diğerini ise yapay olarak kodlamaktadır. Geneli tanımlama açısından bunun, Kemalist iddialardan aşağı kalır bir yanı yoktur. “Halk müslümandır” ifadesi, “buraya” ve “bize” ait olan ile olmayan arasında da hiç masum olmayan sınırlar çizmektedir. Laikliğin dışarıdan “ithal” bir ideoloji olduğu, buranın veya bizim kültürümüz açısından tutmayan bir maya olduğu söylemi bir iktidar kurma biçimidir zira. Ötekileştirmenin çehrelerinden biridir ve görünmez kıldığı tarih hiç de sorunsuz değildir. “Türkiye Türklerindir” sloganı türkleştirme tarihinin kıyım ve baskı ile yoğrulmuş tarihinin izlerini nasıl siliyorsa, “Türkiye Müslümandır” ifadesi de benzeri bir suça ortaktır, zira kendi olabilirlik koşulunu gizler. Türkleştirmenin tarihi ne denli siyasi çıkarlar doğrultusunda geliştiyse, bu toplumun müslümanlaştırılması da o denli siyasi olmuştur.

Eğer kendimizi ancak buraya ait olan ve olmayan üzerinden anlayacaksak (ki ben buna katılmıyorum haliyle), dün de İslam’ın ithal edildiğini kabul etmemiz gerekmez mi? Zira İslam, Türk denilen kavmin “kılıç zoruyla” kabul ettiği, Anadolu halklarına iktidarlar aracılığıyla dayatılan, girdiği yerdeki farklı dinleri hegemonyası altına alan “ithal” bir inançtır. Bunu unutmak, Türk kavimlerinin istilasına uğrayana kadar bu toprakların hristiyan veya çoktanrılı olduğunu yadsımak demektir. Hatta gayri-müslüman kültürlere ait sayısız simge ve pratiğin bugün hala yaşatılmakta olduğunu yadsımak zorunda kalırsınız. En nihayetinde Hititler, Helenik uygarlıklar, Romalılar ve koskoca Bizans uçucu madde değildi ki hiç iz bırakmadan yokolup gitmiş olsunlar. “Mozaik” lafı slogan olmaktan çıkar bir anda; velev ki “halkımızın kültürü” püripak müslüman değil, mozaik öğeler ve inançlardan oluşmuş olsun?

20. yüzyılın başında Anadolu’nun yüzde 99’u müslüman olan bir topluma sahip olduğunu iddia ettiğinizde düpedüz yalan söylemiş olurdunuz, zira müslüman olmayanların, yani ermeni, rum ortodoks, musevi, süryani, keldani ve yezidilerin nüfus içinde hatırı sayılır bir ağırlığı vardı. Ezici çoğunluğumuzun müslüman olabilmesi için önce bu gayri-müslim nüfusun soykırım, tehcir, mübadele, linç, yağma, baskı ve zulüm ile bu topraklardan “temizlenmesi” gerekti. Müslümanlaştırmanın tarihini nereden başlatırsanız başlatın, son kalan süryanilerin de kitlesel olarak bu topraklardan sürüldüğü 1980’li yıllara gelene dek “kendiliğinden ve zaten hep buraya ait” olan bir müslümanlıktan bahsetmenize imkan yoktur. Keza sunni mezhebinin hegemonyası tarafından, “çoğunluğu namaz kılan toplum” ifadesi doğru olabilsin diye, yüzyıllar boyunca alevi ve bektaşi kanının nasıl akıtılmış olduğunu hatırlayın.

Bu toplumun İslam’la sorunsuz bir bağı olduğunu iddia edenler, İslam’ın egemenliğinin hangi süreçlerden geçerek kurulduğunu da gözardı etmek zorundadırlar. Onlara göre Doğu’dan gelen dayatma değildir; Batı’dan gelen ise ilelebet yabancı kalmaya mahkumdur. Oysa doğulu olmamız da siyasi çıkarlardan bağımsız değildir. Antik Yunan’da bu coğrafyanın adı “güneşin doğduğu yer” olan anatolike idi. Daha sonra, Doğu Roma Devleti altında toplanan hristiyanlık “doğulu” oldu. Bu topraklarda müslüman devletleri kurulunca, Batı ile Doğu arasındaki zihinsel sınır, dinsel fark aracılığıyla sabitlendi. Doğu ile Batı arasındaki sınır böylesi bir gel-git içerisinde çizilmiş, farklı iktidarların çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. Ancak “rumi” ifadesinin çıkışı itibariyle Ortodoks Rumları ifade etmediği, Osmanlı elitinin kendini halktan ve şarktan ayırmak için benimsediği bir coğrafi terim olduğu sürekli gözden kaçar. Osmanlı eliti, Balkanlar’ın Anadolu’ya (bugünkü ifadesiyle Batı’nın Doğu’ya) nazaran “üstün” olduğu tahayyülünü cumhuriyetten çok önce geliştirmişti.

Oysa İslam’ı kendine kimlik edinmiş aydınlara göre “halktan ve halkın değerlerinden” uzaklaşmanın miladı cumhuriyettir. Batılılaşmayı onlar da cumhuriyetin kendine biçtiği tarihsel rol üzerinden okurlar, yani tıpkı cumhuriyet gibi konuşurlar. Osmanlı döneminde İslamiyet yüzünden geri kalmış olduğumuz ama Atatürk sayesinde laik, modern, çağdaş, batı medeniyetleri seviyesine geldiğimize dair resmî fantaziyi hayret verici bir doğallıkla benimsemiş olan müslüman aydınlar, aynı cümleleri, ters mantıkla tekrarlarlar: “Eskiden ileriydik, çünkü İslamiyet hakimdi. Atatürk yüzünden özümüzden uzaklaştık, Batı’nın kopyası olduk.” Resmî anlatıyı olduğu gibi koruyan ve yalnızca onun içindeki “iyi” ve “kötü” vurgularını değiştirmekle yetinen müslümanlar, indirgemeciliğin karşısına karmaşık bir gerçeklik çıkarmak yerine, bir fantaziyi alıp başka bir fantaziyle değiştirmektedirler sadece. Kemalistlerin kendi tarihlerine biçtiği miladı onlar da hiç bozmadan korurlar: herşeyin başı cumhuriyettir!

Bu tersyüz etme işleminin en ironik yanı, Kemalistlerin kurtardıklarını sandıkları “halk” ile müslümanların gerçek değerleri temsil ettiklerine inandıkları “halk”ın aynı olmasıdır. Cumhuriyet gerçek değerleri halka atfedip, Osmanlı’nın değerlerini elitist olarak damgalamıştı. Din yerine milliyetçiliği ön plana çıkardı, zira kendi iktidarının inşası için gereksinim duyduğu anahtar öğeler dil ve ırk idi. Müslüman aydınlar ise içeriği farklılaştırarak bu işlemin bir benzerini tekrarlıyorlar. Onlara göre gerçek değerler yine “halk”tadır, ama bu defa vurgulanan değer müslümanlıktır. Cumhuriyetçilerin Osmanlı’nın pençesinden kurtardığı halk değerlerini müslümanlar bu defa cumhuriyetin pençesinden kurtaracaklardır. Modernizm, laiklik, cumhuriyet gibi “ithal” değer ve oluşumlardan kurtarılacak olan “halk” kendi özüne dönecektir.

Kemalizmin yüzünden çile çekmiş olan bir kesimin kendi mağduriyetini ifade ederken egemen dili bu denli yeniden üretmesi çok düşündürücüdür tabii. Buradaki sorun, bir yere veya topluma ait olduğunu varsaymak istediğimiz “özsel” özellikleri tarihin hangi noktasından bulup çıkartacağımız değildir. Milliyetçiler “ırkımızı” Orta Asya’ya dayandırır, ama hepimizin çekik gözlü olmadığı gibi oyun bozan detayları görmezden geliverirler. Kemalizm, Osmanlı ile Cumhuriyet arasına kalın çizgiler çeker ve demokrasi mücadelesinin ve hatta laiklik düşüncesinin kendinden önceki dönemlerin mirası olduğunu inkar eder. Her ideoloji kendine bir milat icat etme zorunluluğu içindedir. Buradaki esas sorun, kanımca, bu zorunluluğun altında yatan itkidir. Bütünü homojenleştirme, çoğulluğu ve farklılığı yadsıma, melezliği gizleme arzusu, bir “öz” aramaya itmektedir. Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu görmemek için insanın başını kuma gömüyor olması gerekir. Bugün Anadolu’da İslam kadar seküler reflekslerin de hakim olduğunu, çünkü en az iki yüz yıllık bir “modernleşme” tarihinin “halkı” ister istemez etkilemiş olduğunu, bunlardan “kurtulmak” için halkın yeniden cendereye sokulması gerektiği unutulmaktadır zira.

Gerçek İslam, gerçek halk, gerçek laiklik gibi fantazilerin varolduğunu kanıtlamaya çalışmanın, adalet ve barışı inşa etmeyeceğini kabullenmek bir aydın sorumluluğu değil midir oysa ki? Halkı homojenleştiren söylemleri artık bir kenara bırakmak, ve başörtüsü kadar bu topraklarda sekülerizmin, gayri-müslimliğin, aleviliğin, yezidiliğin, şamanist öğeler taşıyan müslümanlığın (hani yeri gelince “halk İslamı” diye damgalanan ve “gerçek İslam” olmadığı iddia edilen pratiklerin) ve hatta inançsızlığın ve ateizmin de bir yeri ve kültürü olduğunu teslim etmek gerekmiyor mu?

http://www.taraf.com.tr/haber-halkimizin-gercek-degerleri-59532/

Özerklik değil, Demokratik Özerklik

27.09.2010

Akademisyen Zeynep Gambetti, Kürt hareketi tarafından son on yılda geliştirilen Demokratik Özerklik modeli için “kısmi olarak başarılı sayılabilir, ancak bazı engeller henüz aşılmadı” dedi. Türkiye ve Kürdistan tarihi açısından büyük önem taşıyacak bir konu olması açısından bütün olarak Demokratik Özerklik, ‘özerklik’ ile ‘Demokratik Özerklik’ arasındaki fark, bu modelin işleyiş tarzı gibi başlıklarda, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti ile konuştuk.

Neden özerklik değil?

Özellikle ‘demokratiklik’ vurgusunun açığa çıkması ve özerklik ile Demokratik Özerklik arasındaki farka ilişkin Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, dünyadaki örneklere de değinerek, gazetemize şu değerlendirmeyi yaptı: “Özerklik bir bölgenin veya yönetim biriminin bazı alanlarda merkezi devletten bağımsız davranabilmesini elveren kurumsal çerçevedir. Dünyada pek çok özerklik örneği olduğu gibi, çok sayıda özerklik modeli de vardır. Bunların hepsi birbirine benzemez. Örneğin İspanya’da gayet adem-i merkeziyetçi bir yapı var ve özerk bölgeler kendi dillerini, kendi bayraklarını kullanmanın ötesinde demokratik parlamentolara sahipler. Öte yandan Çin’de de özerk bölgeler var ancak demokratik oldukları hiç söylenemez. Özerklik en nihayetinde kurumsal bir düzendir, halkın kararlara gerçekten katılıp katılmayacağını belirlemez. Özerk bir bölgede yöneticiler halka rağmen ve halkı hiçe sayarak karar almaya devam edebilirler. Demokratiklik boyutu bu yüzden vurgulanmalı ve salt özerklikle yetinilmemelidir. Ben bağımsızlık kavramını özgürlük kavramından ayırıyorum. Bağımsızlık, dıştan gelecek baskılardan kurtulmak anlamına gelir. Ancak halkın kendi yöneticileri tarafından baskı altında tutulmasını, yönlendirilmesini, manipüle edilmesini engellemez. Türkiye’de çok önemsenen İstiklal Savaşı halkın Batılı ülkelerin boyunduruğundan kurtulmasını sağladı örneğin, ancak kurulan devlet tipinin, özellikle de tek parti döneminde, halkı özgürleştirdiği söylenebilir mi? Tam tersine, bağımsız Türk devleti kendi içinde yeni baskılar üretti. Keza, merkezi yönetimden bağımsızlaşmak, özgürleşmenin garantisi değildir. Gerçek özgürlüğün koşulu taban demokrasisidir. Bir halkın kendi kaderini tayin etmesi ifadesinin içi ancak böyle doldurulabilir. Aksi takdirde, halkın önderleri ve seçkinler tabakası dışında kimse özgürleşemez.”

Kitle halinde düşünmek

Kürt hareketi tarafından son on yılda geliştirilen Demokratik Özerklik modeli için “kısmi olarak başarılı sayılabilir, ancak bazı engeller henüz aşılmadı” diyen Zeynep Gambetti, kitle halinde düşünmenin ve hareket etmenin belli avantajları ve dezavantajları olduğuna dikkat çekerek, bu avantaj ve dezavantajları ise, şöyle açıklıyor: “Avantaj olarak, birlikten doğan gücü sayabiliriz. Bölgede siyasi bilincin çok gelişmiş olması, yaşanılan baskının bir kader olmadığına dair inançla oluşturulan irade ve seferberlik çok önemli. Müthiş bir dayanışma duygusu hakim. Kitleler önderlerine sahip çıkıyor, kendilerinden sayıyorlar, bu da çok önemli. Ancak dezavantajlar da var. Örneğin toplumun kendi ekonomisini oluşturması ne anlama gelmeli? ‘Kürt halkı’ kavramı üzerinden düşünmeye devam edilirse, Kürt sermayesinin Kürt emeğini sömürmesinin önüne geçilemez, alternatif ekonomik modeller yaratma gereği duyulamaz. Var olan kaynakların kullanılması konusunda toplumun en alt katmanları karar süreçlerine katmazsınız. Onlar için yine bildik yöntemlerle ‘üstten’ çözüm üretilir. Örneğin toplantılara Diyarbakır’da, Diclekent’te oturanlar çağrılır, Dörtyüzevler’de oturanlar değil. Bu durumda yoksullar ve emekçiler özerkleşmiş olmazlar. Keza, silahlı örgütün Demokratik Özerklik’in kurulmasındaki yeri ne olacak sorusu var. Toprak dağılımı meselesi var. Sermaye de, silah da, toprak da iktidar demektir. Bunlara sahip olmayanların kendi kararlarını kendilerinin almasına göz yumulacak mı? Örgütlenme modelleri ve karar alma yöntemleri konusunda en alttakilerin belirleyici olması gerekir. Köy ve kent meclisleri göstermelik olmamalı. Meclisin varlığı yetmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir meclisi var diye demokratik olduğu söylenebilir mi? Özerklik, bayrak, meclis gibi sembollere aşırı anlamlar yüklemekle, bunların fiili olarak içini doldurmak başka başka şeyler. Bence Kürt hareketi de aşırı bir sembolizme kapılmamalı. Kendi bayrağını sallamakla özgürleşmeyi düşünmek kolaycılık olur. Semboller önemsizdir demiyorum, irade ve moral açısından gerekliler. Ancak iş bunlarla bitmiyor, somut sorunlarla yüzleşmek lazım.”

Brezilya, Hindistan ve Meksika

Bir diğer meselenin ise yaratıcılık sorunu olduğunu belirten Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, sistemin sunduklarının dışında alternatifler üretmek için İspanya’ya değil, dünyadaki anti-küresel direniş hareketlerine, yani Brezilya’ya, Hindistan’a, Meksika’ya bakmanın gerektiğine işaret etti. “Kollektivist tarım, kooperatifçilik, adaletli toprak kullanımı, artıkların işlenmesi ve yeniden üretime sokulması, alternatif ticaret ağları yaratma, devlete rağmen topluluğun aldığı kararları hayata geçirme konusunda dünyada çok önemli bir deneyim birikimi oluştu” bilgisini veren Gambetti, Kürt hareketinin bu örnekleri de ciddiye almasını istedi.

Ezilenlerin özerkleşmesi

Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, ayrıca Demokratik Özerklik modelinin Türkiye genelinde yayılabilmesi için etnik temelli olmaktan çıkması gerektiğini de düşünüyor. Gambetti’nin bu kapsamdaki görüşleri şöyle: “Önemli olan ezilenlerin ve emekçilerin aynı iktidara karşı mücadele verdiklerini fark etmeleridir. Kürtleri ezen iktidar ile emekçileri ezen iktidar büyük oranda örtüşüyor. Keza, Alevi olsun, Ermeni olsun, hakim millet algısından dışlananlar ve makbul vatandaş sayılmayanlar çok benzer baskılara maruz kalıyorlar. Burada söz konusu olan belli bir bölgenin veya belli bir grubun özerkleşmesi değil, sistem tarafından ezilenlerin alternatif siyasal ve ekonomik yapılar oluşturması. Ancak ben Türkiye geneli konusunda daha kötümserim. Yeni bir anayasa yapılsa bile AKP hükümetinin son hızla giriştiği neoliberal dönüşümün önünde durmak çok zor. Özerklik temeli teşkil edebilecek yerel yönetim gibi siyasi yapılar bile özel sermayeye bağımlı hale getiriliyor. Biz eski tür iktidarları sorgulamaya başlarken, yenileri peydahlanıyor. Bir Karadeniz bölgesi özerk olsa ne olur ki, bu durumda? Tarım tasfiye edilmiş, işsizlik dorukta, milliyetçilik refleks haline gelmiş. Demokrasi böylesi bir ortamda nasıl yeşersin? Tek tük vakalar veya ‘kurtarılmış bölgeler’ haricinde, ideolojik, etnik ve dini kimlikleri çapraz kesen yerel ittifakların oluşması zor görünüyor ne yazık ki.”

Sosyalist devletten daha katılımcı

Akademisyen Zeynep Gambetti, Demokratik Özerklik modelinin, sosyalist devlet yapısından çok daha katılımcı bir nitelik taşıyabileceği tahlilinde bulunarak, bunun için, “sınıf veya etnik köken zemininde kurulmayıp daha genel anlamda toplumun ve bireylerin özgürleşmesini hedeflemek” koşulunu ortaya koydu. “Zira en nihayetinde sosyalizm merkezi devleti korumuş ve hatta büyütmüştür. Sovyet sistemi ilkesel anlamda özerk konseylerden oluşan bir sistem olacakken, merkezi planlama ve endoktrinasyon yüzünden ‘halk demokrasisi’ idealinin içi tamamıyla boşaltılmıştır” diyen Gambetti, Küba’da mahalli meclisler sayesinde bir süre yaşatılan bu idealin, bu defa da ekonomik ambargo ve tek önder kültüne kurban gittiğini kaydetti.

Kürt hareketinin vaadi

“Kürt hareketinin benimsediği Demokratik Özerklik ise çok daha katılımcı olma vaadi taşıyor. Yalnız burada etnik kimliğin dışlayıcı bir faktör olması riski doğuyor” şeklindeki fikrini de dile getiren Gambetti, bölgedeki Arap, Süryani ve hatta Türk azınlıkların dışlanmaması için ne gibi bir örgütlenmeye gidileceği hakkında, Kürt hareketinden beyanat vermesi yönünde talepte bulundu ve ekledi: “Keza, Kürt hareketinin içinde yer almayan Kürtlerin özerk yapı içinde yeri olacak mı sorusu da önemli. AKP’ye oy veren bölge vatandaşı nasıl kapsanacak? İdeolojik, dini ve etnik ayrımlar nasıl aşılacak? Bunların düşünülmesi lazım.”

Kendi iradesine sahip bölge

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Zeynep Gambetti, Kürtlerin referandumdaki boykot tavrının, Kürtlerin yaşadığı bölgenin Türkiye’de kendi iradesine sahip bir bölge olduğunu çarpıcı bir biçimde gösterdiğini ifade etti; ancak devamında şu yorumu yaptı: “Boykot Türkiye geneline nazaran bölgenin bağımsızlaştığının göstergesiydi. Dayatılan evet-hayır seçeneklerinin reddiydi. Fakat bununla Demokratik Özerklik arasında doğrudan bağ kurmak doğru olmaz. Bölgede özerk bir irade olduğu çok açık, ama özerkliğin “demokratik” olduğunu söyleyebilmek için başka şeylere bakmak lazım. Boykot en nihayetinde dışarıdan dayatılmaya çalışılan bir referanduma tepkiydi. Başta söylediklerimi hatırlarsanız, dış baskıdan kurtulmakla, gerçekten demokratik olan bir özerkliğe ulaşılmış olmaz.” Gerçekten demokratik biçimde işleyen bir özerkliğin ‘Kürt halkı’ türünden bir genellemenin artık geçerli veya değerli olmaması anlamına geleceğini düşünen Gambetti, bu düşüncesini şöyle açımlıyor: “Etnik temelde bakıldığında görünmez olan sınıfsal eşitsizlikler, nüfuz ve iktidar farklılıkları ortaya çıkacak. Kürtler arasında da ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, iktidar hırsı içinde olan, halka güvenmeyen, eğitim ve sermaye gibi avantajlarını halkı manipüle etmek için kullanmaya çalışan kesimler olduğu su yüzüne çıkacak. Bugüne kadar dış baskılar yüzünden bastırılan birtakım dengesizlikler ortaya çıkacak. Ama aynı zamanda ‘Kürt halkı’ ifadesi altında görünmez kılınan çeşitlilik, farklılık ve belki de aykırılıklar görünür olacak. Demokratik Özerklik, Kürt halkının gerçek anlamda kendiyle tanışması anlamına gelecek dolayısıyla.”

 

Fiili olarak en alttan kurulur

 

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti’nin, son olarak bir eleştirisi de, ‘özerklik ilanı’ söylemine dair. Gambetti, özerkliğin ilan edilebilecek bir durum olmadığını düşünüyor. Bölgedeki halkın birdenbire karar verme süreçlerine katılamayacağı, toprak dağılımının ve eşitsizlikler sorununun bir çırpıda giderilemeyeceği için ‘özerklik ilan etmek’ söyleminin doğru bir tanım olmadığına dikkat çeken Gambetti, şöyle diyor: “Zapatistalar ‘yaparak öğrenme’ ilkesini benimsiyorlar zira demokrasinin ancak demokratik süreçlere katılma suretiyle yeşerebileceğine inanıyorlar. Yukarıdan verilecek emirlerle demokratik pratik gelişemez. Demokratik Özerklik ‘ilan edilecek’ bir durum değildir, fiili olarak en alttan kurulur. Bu da dışa karşı verilecek mücadelenin yanı sıra, kendi içindeki baskı ve iktidar biçimlerine karşı çıkarak gerçekleştirilebilir.”

ALİ BARIŞ KURT İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=63553

Hepimiz bu iktidarı yeniden üretmek için kodlandık

10.09.2010

Türkiye’nin gündeminde son birkaç aydır sadece bir konu var: ‘Referandum’… Sandık başında ‘evet’ mi ‘hayır’ mı denilecek, kimler niye boykot edecek? Günlerdir siyasetçisi, sanatçısı, yazarı, çizeri, sokaktaki vatandaş herkes bu konuda fikrini söylüyor. Kısacası Türkiye, referanduma kilitlendi. Oysa ki referandum büyük resmin sadece küçük bir parçası. Türkiye genelinde neler oluyor, nasıl bir yapılanma içindeyiz, sistem nasıl işliyor, bizi nereye götürüyor… Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti’ye aklımıza takılan tüm soruları sorduk. Gambetti’nin, Kürt sorunundan neoliberalizmin ürettiği farklı şiddet biçimlerine, anayasa değişiklik paketinden PKK çıkmazına kadar pek çok konudaki görüşlerini aldık. Çarpıcı açıklamalarıyla bir akademisyenin gözünden işte bugünün Türkiyesi…

l Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiğiniz derslerden biri de siyaset sosyolojisi. Siyaset sosyolojisi iktidar kavramının tam da ortasında bulunuyor. İktidarı tanımlamanızı istesem neler söylerdiniz?


İktidarla ilgili şunu söyleyebilirim. İktidar belirleyici olandır. Yani değerleri, görüşleri, kurumları şekillendiren güçtür. İktidarı biz Türkiye’de; medyada, siyasette veya akademide olsun, hep hükümetler ya da kurumlar düzeyinde düşünürüz. Ancak iktidar, toplumun en ince kılcal damarlarına kadar inen bir şeydir. Önce devletin sosyolojisini yapmak gerekir. Çünkü kendiliğinden oluşmuş bir kurum değildir, insanların bilinçli olarak oluşturduğu bir kurum değildir, bunun oluşma koşulları vardır hele ki modern devletin… En önemlisi de ekonomidir aslında. Toplumun her katmanında iktidar alanı mevcuttur.

l AKP iktidarının bu tanımdaki yeri ne? 


AKP küresel dönüşüm içerisindeki Türkiye’de neoliberalizmi sağlayabilecek yegane aktör  Neden derseniz, birincisi muhafazakar, baktığınızda neoliberalizmin batıdaki tüm aktörleri muhafazakar, baba ve oğul Bush, Reagen, Thatcher vb. ve hepsi de aile değerlerini, dini değerleri yeniden gündeme getiriyorlar. Dolayısıyla daha spritüel yani manevi değerler sistemini bir taraftan ön plana çıkarıyorlar, ama bir taraftan da her şeyi metalaştırarak, her şeyi piyasaya endeksleyerek, aslında korkunç bir maddileşme yaratıyorlar. Dolayısıyla AKP, küresel dönüşüm içerisinde işlevsel bir yeri olan iktidar. Neoliberalizmin açtığı boşluğu işsizlik, devletin geri çekilmesinden doğan güvencesizlik ortamını manevi değerlerle kapatmak gerekiyordu. Neoliberalizm, muhafazakarlık olmadan asla bu denli başarılı olamazdı. Bu denli yaygın olmazdı… AKP, bunun için biçilmiş kaftandır. Bunun için AKP’yi salt muhafazakar diye nitelendirmeyi doğru bulmuyorum. Nitekim bu anayasa değişikliğiyle ilgili şöyle bir demeç vermiş Başbakan: ‘Küresel sermaye kapımızda bekliyor, bu anayasa değişikliği geçer geçmez, girecek ülkemize yoksa gelmeyecek!’ Bunun üzerine başka bir şey söylemeye gerek var mı?

l Bugün devletin yapısal dönüşümünü nasıl buluyorsunuz?


Bu dönemin belirleyici özelliği tabii ki neoliberal kapitalizm. Şimdi buna başka isim koyanlar da var. Ama 1970’lerden beri, kısmi olarak bilinçli ama tabii ki çoğu da daha yapısal olan birtakım dönüşümler gerçekleşti. Özellikle batıda, sosyal devlet, sosyal yardım sağlayan, dolayısıyla vatandaşın hayatını bütünüyle kurtaran devlet yavaş yavaş elini toplumdan geri çekmeye başladı. Bunun sebebi de var olan tüm hizmet ve üretim kategorilerinin piyasa üzerinden değerlendirilmesiydi. Dolayısıyla tamamıyla piyasa, para ve finansa dayalı bir ekonomik sistem gelişti. Ama bu Türkiye’de özellikle, bana göre 2000’lerde yani AKP iktidarıyla tam olarak geldi. Ve toplumsal dönüşüm de ondan sonra başladı. Toplumsal dönüşümü devletin küçülmesi olarak söylerler genelde. Devlet küçülüyor ve birtakım kurumlarını, fonksiyonlarını özele ve sivil topluma devrediyor. Ben bunu sorguluyorum çünkü, devlet bir taraftan küçülürken, devlet aslında eskiden yaptığı işlere sivil toplumu ve özel sektörü yardımcı olarak alıyor. Dolayısıyla, benim bakış açım, neoliberalizmde devlet büyüyor aslında. Çünkü sivil toplum da, özel sektör de devlet için çalışıyor. Eskiden, siyaset biliminde devlet, sivil toplum, birey diye 3 ayrı kategori vardı ve sivil toplum, devletin karşısında hatta devleti denetleyen, devletin iktidarını kötüye kullanmasını engelleyen, bir ara tampon bölgeydi. Devlet aslında kurumsal olarak küçülse de, neoliberalizm çok daha devletçi ve iktidara odaklı bir toplumsal dönüşüm yaratıyor. Ve mesela, ben buna memur vatandaş diyorum, yani hepimizi memur vatandaşa dönüştürüyor ama iş güvencesine veya devlet sektörüne ait olduğunuz için değil! Hepimiz bu iktidarı yeniden üretmek üzere artık kodlandığımız için.

SİYASETİN ANAHTAR KELİMELERİ


l İktidar ve muhalefete baktığınızda referandum sürecinde ‘şiddet unsurunu’ görüyor musunuz? 


Kesinlik evet. Bu giderek kutuplaşmış bir toplumun görüntüsü. AKP’yi asla sorunlu görmüyorum. AKP de sonuçta siyasal aktör olarak belirli toplumsal geçmişi olan bir rejimin içinden çıktı. Tabii ki o da aynı hastalıklardan musdarip. Ama muhalefet için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bir takım anahtar kelimeler üzerinden yapılan bir siyaset var. Örneğin başörtüsü, Cumhuriyet, Atatürk, milli birlik, Türklük. Bu anahtar kelimeleri en üst düzeyde de buluyorsunuz, en alt düzeyde de… CHP de MHP de siyaseti bu anahtar kelimeler üzerinden yapıyorlar. Müslüman kategorisinin içinde aslında ne olduğuna bakılmadan onun içindeki yarıklar, karmaşıklıklar, kavgalar, kopuşlar, nüanslar vs. nedir bilinmeden bir Müslüman tipolojisi çiziliyor ve o Müslüman tipolojisinin karşısındaymış gibi siyaset yapılıyor. Aynı şekilde AKP de öyle. Kemalist diye bir tipoloji çiziyor. Esasında başından itibaren biz bu anahtar kelimeler üzerinden siyaset yaptık. Dolayısıyla uzlaşmaz taraflar varmış gibi görünüyor. Aslında anayasayı, reformu sürekli damgalayarak bir etikete, bir kutucuğa sokarak yapmak yerine nüanslayarak yapmak gerekir. Hiç kimsenin tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini görerek daha büyük ittifaklar kurarak iş görmeye çalışmak gerekir. Çözüm ancak böyle olur. Referandumun yani anayasanın yapılma şeklini de tamamıyla yanlış buluyorum.

l Nasıl olmalıydı? 


Seçim döneminin sonuna gelinmiş bu şekilde yapılmamalıydı. Çok daha büyük bir uzlaşma ortamı aranmalıydı. Çok daha fazla müzakereli bir süreç olmalıydı. AKP bunu kendi alıştığımız yöntemlerine uygun olarak yaptı. Yani biraz yangından mal kaçırıyor, kaçırmak istiyor gibi… Ama şu da var, neoliberalizm çatışma üreten bir sistem. Sınıflar arası uçurumları artırdığı için çatışma üretiyor, bütün toplumsal yapıyı dönüştürdüğü ve güvencesiz bıraktığı için çatışma üretiyor, güvensizlik, korku, endişe üretiyor. 2000 yılından beri barış beklentisi vardı bu ülkede. Bu barış beklentisinin bir türlü gerçekleşmemesi de çok büyük gerginliklere yol açtı. Gerginlik bu ülkede birikti.. Evet, AKP’nin şu anda ortamı kızıştırdığı doğru ama bu ortam kızışmaya çok hazırdı. Zaten toplumsal çatışma ortamı senelerdir kızışıyordu. İdeolojiler arası bir gerginlik yaşanıyor yeniden.

l Bu ortam milli duyguları,  milliyetçiliği daha fazla mı ortaya çıkarıyor dersiniz? 


Bugün için diyemiyorum. Ama 2005’te bayrak yakma olayından sonra milliyetçilik duygusu fena halde kabarmıştı. Bence milliyetçilik, artık zaman aşımına uğradı. Milliyetçiliğin devri kapanıyor. Şu anda gördüğümüzde onun sancıları. O saf, mutlak kimlik kategorileri sarsılıyor sarsılıyor ırkçı bir tepki üretiyor tabii. Ama şu anda daha fazla değil bu… Giderek hayıflanma, mağduriyet söylemine dönüşüyor. Kendini acındırma söylemine döndüğü anlar oluyor, ben bu anların kırılmalara işaret ettiğini düşünüyorum. Milliyetçi söylemde bir kırılma var. Bugün taarruz altında bir milliyetçilik algısı var sanki.

l Peki BDP’nin boykot kararı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? 


Aslında BDP bence en az sıkışmış olan parti. Diğer partiler sisteme bir yerde mahkumlar. Sistemin ürettiği kodlara kendileri istemeseler bile bir şekilde geri sokuluyorlar. BDP ise bir parça daha değişim taraftarı olduğu için bana diğerlerine göre daha yaratıcı ve cesur geliyor. Ama mesela bu boykot kararı. Boykot kararı alınırken anlamlıydı bir üçüncü seçenek olarak. Niye sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’a sıkışalım? Sistemin sunduğu alternatifler neden yegane seçenek olsun. Boykot kararı bir özgürlük seçimi iken, özgürlükleri kısıtla bir söyleme dönüşme emareleri gösteriyor maalesef… BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın son çıkışını çok yanlış buluyorum: ‘Yüzde 51 olmazsa istifa ederim’ bu bir baskıdır işte…

KÜRT SORUNUNDA SAMİMİYETSİZ


l AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 


Çok samimiyetsiz buluyorum. Bölgeden oy almak istediği için birtakım jestler yapmak zorunda hissediyor kendini. Önündeki en büyük engel, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), eğer Kürt sorunundaki gerginlik azalırsa, TSK’nın da siyasetteki etkisi azalacak diye düşünüyor. Tamamıyla bunun üzerinden oynuyor.

l Başbakan’ın Diyarbakır konuşması?


Bence çok büyük bir hayal kırıklığı… Bir gün önce Osman Baydemir, Cüneyt Özdemir’in programına çıktı. Başbakan’ın yaptığı 2 konuşmayı referans verdi. Biri 2005’teki Diyarbakır konuşması, diğeri de Bosna-Hersek, Srebrenica’da yaptığı konuşma. Baydemir ‘O konuşmaları keşke Diyarbakır’da yapsa, öyle büyük bir adım olur ki’ dedi. Ama Başbakan bu mesajları vermedi. CHP ve MHP’nin Öcalan ile görüşüyorlar demesi üzerine korktu tabii. AKP bir ileri iki geri adım atan bir aktör. Geri adım attı tekrar. Kürtleri harcamış oldu yani…

KÜRT DEĞİL TÜRK SORUNU

Ben ‘Kürt sorunu’ denilen şeyi bir konuşmada ‘Türk sorunu’ olarak tanımladım. Bu gerçekten Türklüğün kurulmasıyla ilgili bir sorun. Bu sorun tabii ki birtakım tepkilere yol açmış bölgede. Bölgede 1940’lara kadar sayısız ayaklanma olmuş. Ardından burada çok büyük bir memnuniyetsizliğin olduğu aşikar. Ama sadece Şeyh Sait ile bitmemiş. Ana dili Kürtçe olan bu insanlara yaşam alanı açılmadığı için, elbette ki sonunda silahlı çatışmaya yönelmiş. Bunu Kürtleri haklı çıkarmak için söylemiyorum ama onları da anlayabiliyorum. Oysa ki bugün Kürt sorunu PKK tarafından yaratılmış gibi bir tavır takınılıyor. Bu çok saçma!

BU İKTİDAR, BİR GÜCÜ BAŞKA BİR GÜCE KIRDIRIYOR

Michael Foucault’un çok önemli bir analizi var. Son dönem derslerinde bunu anlatmış. Diyor ki yeni bir iktidar türü geldi artık! Bu iktidar, direkt olarak müdahale etmiyor, bir gücü başka güce kırdırıyor. Toplumsal bir gidişatı başka bir toplumsal durumun önüne geçmesi için kullanıyor. Bakarsanız her şeyin sermayeye endekslenmesi, sosyal güvencelerin çekilmesi, bir grup insanın açlık sınırında bırakılmasını biz insani açıdan çok feci bulurken,  diğer taraftan bu durum başka bir gücün kullanabileceği bir kaynak olabiliyor. İşsizliğin artması klasik ekonomide, ekonominin başarısızlığının göstergesidir. Neoliberalizmde öyle değil! İşsizliğin artması, artık emek ordusunun mevcudiyetidir bu da işverene şöyle bir avantaj sağlıyor. İşveren; ‘sen yüksek bir maaş mı istiyorsun, kapıda 100 tane adam var senin yerine gelecek’ diyerek, emekçinin pazarlık gücünü indiriyor ve aynı zamanda sendikalaşmasını, bir güç haline gelmesini engelliyor. Bu da kesinlikle referandum propagandalarında kullanılıyor.

YOKSULU YOKSUL OLARAK KORUYOR


l En büyük sorununumuz ne sizce?

Yoksulluk demezdim. Yoksulluğu önemsemediğimden değil! Yoksulluk söylemini kısmen tehlikeli bulduğum için. Yoksul sıfatı giydirilmiş insanlar iktidar tarafından yardıma muhtaç olarak kodlanmış oluyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Nazan Üstündağ’ın Esenler’in ilk gecekondulaşma süreciyle ilgili calışmasına göre, ilk gelenler devletten hiçbir yardım almıyor. Çamur bir araziye geliyorlar ve kendilerini anlatırken ‘biz kendi irademizle buraya devleti getirdik, bu yolları biz yaptırdık, burada hiçbir şey yoktu.’ Bu nasıl bir özne konumu? Yoksullar mı evet… Ama ikinci kuşağa bakıyorsunuz, yeşil kart çıkmış.. Yeşil kart yoksulluğa çözüm olarak düşünülüyor. Ben bunu tersine çevirsem ve şöyle bir cümle kursam,: ‘yeşil kart, yoksulu yoksul olarak koruyor.’ Gecekondulardaki o ikinci kuşak, kendini yeşil kart alabilecek konuma getirmek için uğraşıyor. Ben daha fakirim diye birbirleriyle yarışıyorlar. Tamamıyla devlete endeksli bir insan topluluğu görüyorsunuz. Dikkatinizi çekerim sadece hükümet politikaları değil, hayır cemiyetleri de yoksula yardım, diyorlar. Yoksula büyük iyilik yaptığımızı düşünüyoruz oysa ki sadakaya layık konumuna sokuyoruz. Ve insanların kendilerini algılama şekli de öyle. O yüzden ben en büyük sorun yoksulluk demem!

İMRALI KANDİL VE BDP


l PKK’nın Kürt sorununun merkezi konumunda örgüt olduğuna katılıyor musunuz?

1999’da Öcalan yakalandıktan sonra, en az 3 belki daha da fazla diyebileceğim başlar ortaya çıktı. İmralı var. Ama bir de Kandil var. İmralı ile Kandil her an birbirleriyle haberleşemiyor. Direkt Öcalan yönlendiriyor diyemiyoruz, Apo sadece mesaj veriyor. Bazen bu mesajlar, bence çok daha barışçıl, çok daha aklı başında var olan sivil siyasetten bile çok daha ileri olabiliyor. Ama sivil Kürt siyaseti (BDP) o mesajı, alıyor, bir şeyler yapıyor; Kandil mesajı alıyor, bir taraftan o kendi yorumluyor. Yorumlamalar İmralı’dan gelen mesajı ne kadar yansıtıyor o kimsenin kontrolünde değil! Bence şimdi bir üç başlılık var ama sivil toplum da bunun bir alt katmanı. Kürt hareketi çok çeşitlendi. Birlik ve beraberlik içinde olma zorunluluğu olmasa inanılmaz farklı söylemler çıkacak.

l Güneydoğu’daki halk bastırılıyor yani, korkuyorlar mı?


Evet, Türkiye’deki iktidar yüzünden. Kürt hareketini belli kalıplar içine sıkıştıran şu anki iktidar. Yani Ankara…

Burcu BULUT

http://aksam.medyator.com/2010/09/10/haber/siyaset/8320/diyoruz_ki_demokrasi_tenzilat_kabul_etmez.html

Kürtler özerkliği uygulayabilir

12.08.2010

Meksika’da Zapatalar tarafından hayata geçirilen özerklik modeli üzerine araştırma yapan Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gambetti, Kürtler tarafından gündeme getirilen ve tartışmaya açılan “Demokratik Özerklik” modelinin sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik ayaklarının iyi oluşturulması gerektiğini söyledi. Dünyanın 100 ülkesinde uygulanan özerklik modelinin özgürlükçü bir modele dönüşmesi için felsefi temellerinin önemine dikkat çeken Gambetti, DTK’nın kararından büyük heyecan duyduğunu ve Kürt hareketinin sosyal ve siyasal birikimi ile bunu gerçekleştirecek güçte olduğunu söyledi.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 4. Genel Kurulu’nda inşası kararlaştırılan ‘Demokratik Özerklik’ Türkiye’de çeşitli kesimler tarafından sıkça tartışılıyor. İçerik olarak bilinmemesine rağmen ‘bölünme’ paranoyası ile ele alınmasına konuyla ilgili çeşitli ülkelerde çalışmalarda bulunan akademisyenlerin tepkisine neden oldu. Bunlardan biri de Meksika’da Zapatistaların ‘özerlik’ deneyimini araştıran Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Zeynep Gambetti. Türkiye’de indirgemeci bir mantıkla yürütülen tartışmanın referanslarının çok doğru olmadığını dile getiren Gambetti, sadece özerklik değil ‘demokratik özerklik’in uygulanabilir bir model olduğu görüşünde.

Sadece özerklik yetmez, ‘demokratik özerklik’

Dünya üzerinde Rusya, Çin, Finlandiya, İspanya, Hindistan dahil yüzün üstünden ülkede ‘özerlik’ uygulandığını anımsatan Gambetti, “Dünyada çok fazla özerk bölge örneği var; 100’den fazla özerk bölge ya da özerk şehir var. Mesela Arjantin’deki Buenos Aires şehri özerk bir şehirdir. Şimdi bunun adını nasıl koyacağız? Bölge diyemeyiz çünkü bölge dediğimiz zaman daha çok coğrafi bölge anlamına geliyor. Çok çeşitli özerk ünite örneği var. Eyalet var, bölge var, coğrafi bölge var, etnik halk var. Yani özerklik tek bir kalıba sığdırılabilecek bir model değil. Biraz da ülkedeki tarihi ve toplumsal unsurların belirlediği bir model” diye konuştu. ‘Özerklik’ modellerinin bazılarının alttan gelen talepler sonucunda oluştuğunu, bazıları ise İspanya örneğinde olduğu gibi merkezi devletlerin ilan etme hakkı olduğunu aktaran Gambetti, halkın kendi örgütlenmesiyle oluşan özerklik biçiminin önemli bir model olarak ele alınabileceğini söyledi.

Devlete değil, demokrasiye dayalı

Özerkliğin illa demokratikleşme anlamına gelmeyeceğini dikkat çeken Gambetti, “Kendini yönetmek illa baskıdan, hegomonyadan ve sömürüden kurtulmak değildir. Yöneticiler halkları sömürebilir” diye konuştu. Demokratik özerkliği anlamak için devlet kavramının iyi incelenmesi gerektiğini kaydeden Gambetti, “Modern devletin tarihine bakıldığı zaman birincisi burjuva devleti olduğunu, ikincisi iktidarın her zaman ezen dışlayan, alttaki seslerini bastıran bir unsur olduğunu görüyoruz, tarihte her zaman bu böyle olmuş, hiçbir devlet demokratik olmamış. Devlet ve demokrasi yan yana durabilen oluşumlar değil. Dolayısıyla beni demokratik özerklik denince en çok heyecanlandıran alternatif bir siyaset modeli üretme fırsatıdır” dedi.

Gambetti, DTK’nin sonuç bildirgesinde yer alan kararların tam da bu noktaları kapsadığını söyledi. Gambetti, Türkiye kamuoyunun sürekli ön planda tuttuğu tehdit algısının aksine ‘Demokratik özerklik’i, ekolojik, kadının özgürleşmesini sağlayan, alternatif ekonomi biçimi içeren bir örgütlenme modeli olarak gördüğünü söyledi. Özerkliğin inşası için hukuksal ve siyasal boyutundan daha fazla ekonomik boyutunun ele alınması gerektiğini dile getiren Gambetti, bunun için antikapitalist alternatif bir ekonomik yaklaşıma ihtiyaç olduğunu söyledi.

Chiapas deneyimi ve alternatif ekonomi

Alttan örgütlenmeye Meksika’da Zapatistaların ‘Chiapas’ bölgesinde uyguladığı sistemi örnek veren Gambetti, oldukça önemli olan bu deneyim hakkında yaptığı araştırmaları anlattı: “Chiapas bölgesinde devlet Zapatistaların ilan ettiği özerkliği kabul etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla anlaşmalı bir özerklik değil ve hukuku çerçevesi yok; tamamen fiili bir özerklik deneyimi. Oradaki yerli halk, devletin onlara el uzatmasını beklemek yerine kendi kendine yetebilirliğin koşullarını inşa ediyor. Aslında önemli model teşkil edecek yer burası, İspanya değil. Çünkü özerkliği biz, İspanya örneğinde olduğu gibi, salt kurumsal ve hukuki bir yapıya indirgediğimiz anda teknik bir mesele olur. Özü ve felsefesi kaybolur.”

Antikapitalist olmadan özerk olunmaz

Demokratik özerkliğin, ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki temellerini karşılaştırmalı olarak aktaran Gambetti, en kayda değer yönün ekonomik özerlik biçimi olduğunu anlattı. Gambetti, şöyle devam etti: “Antikapitalist olmadan özerk olunmaz. Öte yandan bölgenin özerkleşmesi için kaynak gerekiyor. Çok küçük ölçekte örgütlenmelerin başlatılması gerekiyor. Bu konuda incelenebilecek en somut örnek Zapatistalar’ın deneyimi olabilir. Chiapas 5 ayrı otonom bölgeye ayrılmış durumda. Bu bölgelerin her birinde 20-25 adet ‘belediye’ adı verilen üniteler var. Onların altında da 100’e kadar çıkabilen köyler. Üzüm salkımı gibi bir örgütlenme biçimi. Her köy ihtiyaçlarını ve hangi kaynakları nasıl kullanabileceğini ve bu kaynakları nasıl örgütleyeceğini belirliyor. Kolektif tarım, köy komünleri var. Topraklar kollektif olarak ekilip biçiliyor ve ortaya büyük bir güç çıkıyor. İhtiyaç olanı alıp geri kalanını ise mevcut kapitalist piyasaya değil, yardımlaşma ağları üzerinden satıyorlar. Yani alternatif ekonomi dediğimiz şey, var olan anonim piyasa ağları üzerinden değil, bire bir antikapitalist ağ üzerinden yürüyor. Zapatistaların İspanya, Yunanistan, Fransa gibi ülkelerde destekcileri var. Ayrıca dünyanın en büyük alternatif tarım örgütü Via Campesina içinde yer alıyorlar.” Gambetti, bu şekilde simsarlara, tüccarlara değil antikapitalist küreselleşme hareketleri içinde dayanışma ağı ile alternatif ekonominin örgütlendiğini dile getirdi.

Kolektif üretim

Kürtler için ise bölgesel koşullar dikkate alındığında özerkliğe giden yolda kooperatifçiliğin ve kolektif üretimin geliştirilmesi gerektiğini kaydeden Gambetti, bu üretimin uluslararası alanda alternatif ekonomik güçlerle birleşmesi gerektiğine vurgu yaptı. Bölgenin çok yaygın tarım-hayvancılık potansiyeli olduğunu ve bunun iyi örgütlenmesi gerektiğini belirten Gambetti, kolektif üretim alanında dünyanın pek çok özerk bölgesinde tarımdan, endüstriye kadar geniş örgütlenmeler bulunduğunu belirtti. Merkezi hükümetle ilişkilere de değinen Gambetti, “Talep siyaseti, yani devletten bir şey talep etmek yerine kendi kendine bunları örgütlemeye başlamak. Böylesi bir örgütlenme karşısında merkezi devlet muhakkak orada üretilen zenginliğe el koymaya çalışacak. Zapatistalar bu ilişkiyi tamamen koparmış durumda. Türkiye’de ise ayrı bir şekilde formüle etmeye ihtiyaç var. Bu ayrı bir devlet kurmak anlamına gelmez, konfederal sisteme doğru gidebilir de gitmeyebilir de ama esas itibariyle Türkiye’de doğrudan demokrasinin yerleşmesi olarak adlandırılabilir” dedi. Gambetti’nin bu sistemin örülmesinde çekinceli olduğu konu ise şu anda bölgede işçi ve işveren arasında merkezi hükümet baskısı yüzünden oluşan doğal ittifakın böylesi bir örgütlenme modelinde ezen ezilen ilişkisine dönüşmesinde.

Asıl iş bundan sonra

Gambetti, sosyal ve siyasal olarak ‘Demokratik özerkliğin’ model olarak uygulanmasının Kürtlerin mücadele deneyimleriyle ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında zor olmadığını düşünüyor. Bunu, “Siyasal ve sosyal örgütlenme açısından bence Kürt hareketinin bulunduğu nokta Türkiye’deki en ileri noktadır. Tabi Kürtler kendilerini ezilen olarak tanımlıyorlar, bu çok normal. Ama batıdan bakıldığında ne kadar büyük bir iş başarıldığı fark ediliyor. Şu anda güçsüz olan, kompleksli ve zaaf içinde olan taraf Türk tarafıdır. Bu ülkede Kürt hareketindeki siyasal bilinç düzeyi başka hiçbir harekette yok. Belki sadece kadın hareketi böylesi büyük bir dayanışma bilinci taşıyor. Dolayısıyla irade açısından, dayanışma ağlarının varlığı açısından Kürtler çok ileride” şeklinde izah eden Gambetti, bunun bir sonraki aşamaya nasıl taşınacağının çok dikkatlice ve taşkınlıklara yer vermeden belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.

‘İdeolojik değil demokratik bir temsiliyet’

Kürt hareketinin bütün birikimlerinin ortaya çıkacağı modelin uygulanmasının çok önemli olduğunu dile getiren Gambetti, farklı kültürler, kadınlar, gençler ve toplumun bütün kesimleriyle kurulan ilişkiler ve bunların kendini nasıl ifade edecekleri konusu da ise çekinceleri var. Gambetti, “DTK’da Ahmet Türk’ün dile getirdiği ‘köy sokak komünleri oluşturulması’ yönünü biraz açarsak. Alınan kararları daha yukarı veya stratejik bir merciin yönlendirmeyeceğinin veya alınan kararın aksine davranmayacağının garantisi nedir? Çok yol kat eden Kürt kadın hareketinin bu komünlerde rolü ne olacak? Emekçiler yine aynı şekilde. Bölgedeki sosyal ve politik özerklik örgütlenmesinin önünde durabilecek bir başka unsur, farklı kültürlerle ve dini kimliklerde olan ilişkiler. Süryaniler, Araplar ve farklı kültürlerin temsiliyeti nasıl sağlanacak? DTK oluşumunun içine girmeyen, belki AKP’ye oy veren Kürtlerin de özerklik derken buna katılacağının düşünülmesi lazım ve birleşme zemininin çok ideolojik olmaması lazım” diye konuştu.

‘Teknik değil felsefi temeli olan bir özerklik’

‘Demokratik özerklik’ için hukuki temelin ise ancak yeni bir anayasa ile mümkün olduğunun altını çizen Gambetti, fiili geliştirilebilecek uygulamalarla bu yönde devletin dönüşüme zorlanmasının bir ayağının da anayasa değişimini zorlamak olduğunu söyledi. Model için teknik değil, felsefi temeli olan bir tartışmayı daha uygun bulduğunu yenileyen Gambetti, Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nın bu noktada uygulanabilirlik yönünde yerel yönetimleri düzenleyen teknik bir metinden ileri düzenleme olmadığını söyledi. Gambetti, ‘Demokratik özerklik’ modelinin merkezi yapı ile bağlarını ise “Her türlü gayri merkezi ya da ademi merkeziyetçi yönetim modeline sıcak bakıyorum. Yerel belediyelerin özerkliği olsun daha bölgesel özerklik olsun federasyon olsun her zaman için ademi merkeziyetçilik sağlıklıdır. Ancak ademi merkeziyetçilikten mucize beklememek gerekiyor. O teknik bir yapılanma modelidir. O teknik yapılanma modelinin içine siz yine yönetenler yönetilenler ezenler ezilenler hegemonik kimlik azınlık kimlik vs. gibi bir dolu iktidar şekillerini doldurabilir, bunları yine onun içinde üretebilirsiniz. Dolayısıyla bu tek başına yeterli olmaz. Demokratik özerklik çok daha fazla temelli yani daha köklü dönüşüm demektir. Toplumsal anlamda zihniyet anlamında siyasal ekonomik bir dönüşüm sağlar. Dolayısıyla bunu sadece kurumsal yapıyla sağlayamazsınız. Kurumsal yapı önünü açabilir. Ama kurumsal yapıyı beklemeden de yapılacak bir dolu iş var. Bölgede bir süredir bu yönlü tartışma ve çalışmalar şahit oldum. Son KCK operasyonları aslında biraz da bu modele darbe vurmak için yapılmış kasıtlı bir operasyon gibi geliyor bana” diye belirtti.

İndirgemeci ve sığ da olsa

Gambetti son söz olarak ise “Demokratik özerklik” tartışmasının başlatılmasını çok önemli bir adım olarak değerlendirerek, “Bu çok uzunlu soluklu bir modelin başlangıç tartışmaları. En zor olan bundan sonra özerkliği inşa edebilmek. Türkiye’nin önünde uzun mücadeleler ve belki de müzakereler gerektirecek bir süreç açıldı. Umarım o kapıyı birileri bir düğmeye basıp kapatmaz. Şu anda indirgemeci ve sığ da kalsa ben sağlıklı bir tartışma sürecini girdiğimizi görüyorum” dedi.

FATMA KOÇAK / ŞİLAN ÖZHAN /DİHA/İSTANBUL

http://yeniozgurpolitika.eu/arsiv/?bolum=haber&hid=62054

Eşcinsellik, içki ve benzeri günahlar

25.05.2010

Yazının başlığındaki 7 yanlışı bulun desem, aklınıza “resimdeki 7 yanlışı bulunuz” tarzından bilmeceler gelir miydi acaba? İş artık gelip oraya dayandı zira.

Eşcinsellik genetik veya biyolojik sapkınlık olmadığı zaman tedavi edilmesi gereken bir hastalık oluyor, hastalık olmadığı zaman ise bir günah. Bu şekilde anlamlandırıldığında, pek kaypak olan “zulüm” kategorisine girmediği sürece eşcinsellere toplumda uygulanan her tür ayrımcılığa göz yumma hakkımız doğuyor; kamusal alanda varolma taleplerini desteklemekten vicdanımız rahat bir biçimde kurtulmuş oluyoruz. Eşcinselliğin hastalık değil de günah sayılması ise bir “ilerleme” olarak kayda geçebiliyor. Yani eşcinselleri tedavi etmeye çalışmak, hormon aşılayarak düzeltmek yerine günahtır diyeceğiz; içki içmeye, evlilik dışı cinsel ilişkiye, başı açık gezmeye tavrımız ne ise, eşcinsel olmaya karşı da benzeri bir tavır takınacağız. Kendi kurduğumuz cümledeki tuhaflığı bile farketmeyeceğiz: içki içmek, eşcinsel olmak

Şahsen “müslüman demokratlığın” kırmızı çizgisinin bu olduğuna inanmıyorum. Eşcinsellerle ilişkilerini çok sağlam ve incelikli yerlerden, çok farklı biçimlerde temellendiren dindar arkadaşlarım olmasa belki öyle olduğuna inanırdım, ama şükür ki bunun müslümanların takınabileceği en demokrat tavır olmadığını biliyorum. Din bile tektipleştirilemiyor allahtan (!). Yine de bu savı tartışmadan bırakmaya vicdanım elvermiyor, dolayısıyla biraz açmak gereği hissediyorum.

Resimdeki birinci yanlış, eşcinselliğin tıpkı içki içmek ve diğer günahlar gibi bir tercihten ibaret olduğu fikridir. Eğer öyle ise, iradevi bir hamleyle değiştirilebilecektir çünkü. Bazı dindar arkadaşlar buna var güçleriyle inanmaya çalışıyorlar, zira eğer hemcinsini arzulamak değiştirilebilecek bir yönelim olursa, dindarlar iki açıdan rahatlayacaklar: (1) eşcinseller yaptıklarından sorumlu tutulabilecek; (2) yaptıklarını yapmamaları konusunda müdahaleye açık olabilecekler. Müdahale akılcı da olabilir, dini duygular telkin edilerek manevi de olabilir. Eminim demokrat dindarların henüz tercih etmeyecekleri bir yöntemdir ama, en nihayetinde, eşcinsellik yasaklanmak suretiyle de engellenebilir. Yasakların insanlarda davranış değişikliği yarattığını Türkiyeli olarak çok iyi biliyoruz ne de olsa.

Ancak bu iddiadaki yanlış, eşcinselliği iradevi bir “tercih” olarak görmenin kendisinden, yani varoluşsal bir yönelim olduğunu kavra(ya)mamaktan kaynaklanmaktadır. Halbuki değiştirilmesi için yasaklar bile yetmeyebilir. Her tür “zulme” rağmen inadına varolmaya devam eden bir “tercih”tir zira. İnanmayanlar Hitler’e sorabilirler. Gaz odası eşiğinde bile eşcinsel eşcinselliğinden vazgeçmiyorsa, tercih meselesini biraz daha düşünmekte fayda var demektir, öyle değil mi?

Resimdeki ikinci yanlış, eşcinselliğin içki içmek ve serbestçe yaşanan cinsellik ayarında bir günah olduğu fikridir. Oysa içki içmek veya içmemek bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. “İçki içici” türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Ben içkiyi hayatıma dahil edebilirim, ama benim hayatımı anlamlı kılan, merkezine oturan, arzularımı yönlendiren bir faaliyet değildir. Alkolik olmadığım sürece içkiden mahrum kalmayı bir benlik yarılması olarak yaşamam. İçkinin yasaklandığı bir rejimde inadına içme arzusu duyabilirim, bunu bir direniş olarak bile görebilir, içmeyeceğim varsa bile içmeye başlayabilirim. Ama içkinin serbest olması, sürekli içeceğim anlamına gelmez, beni vareden bir faaliyet değildir zira. Arada sırada keyif verir, o kadar.

Hiç eşcinsel tanıdığınız olmasa bile, eşcinselliğin hayatı renkli kılan bir “keyif faktörü” olarak yaşanamayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Kamusal alanda verilen mücadeleler açısından bir kimlik kategorisi olması boşuna değildir. Eşcinsellik sadece özel hayata, yatak odasına indirgenebilecek bir “günah” olarak tahayyül edilemez. Hayatın tümüne damgasını vuran, ilk gençlik heyecanını, korku ve arzuları, hayatı kiminle paylaşacağınızı, kiminle aynı yastıkta kocamak istediğinizi belirleyen, benliğinizin ve bedeninizin en merkezi konumunda olan bir “günah”tır. Türkiye kadar homofobik bir toplumun içine doğma şanssızlığına sahip isek, ebeveynlerimizle, arkadaşlarımızla, meslektaşlarımızla, sokaktaki yabancıyla, bakkalla, medyayla, futbol seyircisiyle, yağız milliyetçi delikanlıyla, askeri otoriteyle, en genel anlamda kamuyla, ve hatta bize kazara aşık olan karşı cinsten insanla kuracağımız (daha doğrusu kuramayacağımız) tüm ilişkilerde belirleyici olan bir “günah”tır.

O halde benlikle ve benliğin kurulmasıyla birebir ilişkili olduğunu teslim etmek gerekir. Hitler Almanya’sından günümüz Türkiye’sine, Mısır’ına ve daha nice ülkesine dek, ölümü bile göze alacak kadar vazgeçilemez bir “günah” olduğunu mutat kez deneyimlediğimiz eşcinselliği, içki içmekle eşdeğer görmek dumur hali değilse nedir? İçki içmekten vazgeçebilirim, ama eşcinsel olmaktan vazgeçmem istenirse, belleğimi silmem, bedenimi reddetmem, kendimi hiçleyip yoketmem gerekmez mi? Varlıkları ve benlikleriyle topyekün “günahkar” varsayılan eşcinsellerden beklenen bu mudur? Buysa açıkça söyleyelim; bir Aliye Kavaf kadar cesur olmaktan çekinmeyelim, öyle değil mi?

Resimdeki üçüncü yanlış, günah olan birşeyin yanında durmamanın “müslüman demokratlık”la olan ilişkisinin kurulma biçimindedir. İçkiyi günah sayanlar, içilmesine karşı çıkmasalar bile, içme hakkını savunmak gibi özel bir çaba harcamayabilirler. Hatta içkiyi özendirmemek adına birtakım önlemler alınmasını zımni olarak (açıkça değilse bile için için) destekleyebilirler. Demokratlıklarına halel gelmez, zira belli yaşam biçimlerinin kamusal alandan dışlanması karşısında sessiz kalmalarını meşru kılacak bir “günah” kategorisi vardır muhakkak. Bu, eşcinsellere “zulüm uygulayanların” (fiziksel şiddet kastediliyor olsa gerek) karşısında demokrat tavır takınmalarını engellemez elbet. Ama örneğin eşcinselliğin kamusal alanda yaşanabilmesi gibi bir hakkı, cinsiyet değiştirme hakkını, eşcinsellerin bir yastıkta kocayabilecekleri evi seçme hakkını, ve hatta evlenme ve çocuk edinme hakkını savunmasalar da olur. Hatta savunmasalar iyi olur, sevap olur. Zira böylesi haklar, fıtrata aykırı oldukları gibi, özendirici bir etki yaratma riskini barındırırlar. Mantık budur.

Çok tuhaftır ki, başörtüsünü üniversiteden veya öğretmenlik mesleğinden dışlayan zihniyet de benzeri bir mantık zinciri üzerinden temellenmektedir. Başörtüsü karşıtları arasında bunun özel yaşamda kalmasında hiç bir sakınca görmeyenler çoğunluktadır. Laik demokratlar da her tür “zulme” karşı demokrat tavır takınabilir, ama örneğin başörtülü bir öğretmen yetişmesini, genç dimağlar üzerinde özendirici bir etki yaratacağı gerekçesiyle istemezler. Bazıları ise başörtüsü yasağına karşı oldukları halde, kendi laik ilkelerini gerekçe göstererek, başörtülü kadınların üniversiteye girmesi uğruna mücadele vermeyi reddederler. Durum odur ki, tıpkı “müslüman demokratlar” gibi laiklerin de demokratlığı, kendi inançlarının filtresinden geçenlerin yanındadır sadece. Her iki kesim de demokrasi mücadelesi verdiğine yüzde yüz inanır oysa ki.

Tam da bu noktada, Papa Benediktus’un hem islamofob, hem de homofob olmasının altını çizmek anlamlı olacaktır. Eşcinsellerin ve müslümanların kamusal alandan men etme mücadelesi, hristiyan heteroseksüellerle aynı haklara sahip olmalarını engellemekten geçmektedir. Avrupa’da cami minaresi görmek ve ezan sesi duymak ne denli ürkütücü ise, eşcinsellik de katolikler açısından o denli tehlikelidir, zira ikisi de bulaşıcı ve yayılmacıdır. Her ikisi de özendirici olmaktan çıkarılmalıdır. Müslümanlıkla eşcinselliğin mağdur edilme biçiminin kesişmesi bize çok şey anlatabilirdi dolayısıyla, dinlemeye açık olsaydık eğer.

Buna rağmen belirtmek gerekir ki, eşcinselliğin İslam’a karşı bir “demokratlık testi” olarak kullanılmasına karşı çıkanlar arasında eşcinseller de yer alabilmektedir. Geçen hafta sonu Ankara’ya 5. Homofobi Karşıtı Buluşma’ya gelen bir Judith Butler, örneğin, Batı’da homofobi ve islamofobinin kaynağının aynı zihniyet olduğunu iddia eden çıkışlar yapmış, makaleler yayınlamıştır. Görünen o ki, demokratlığının sınırlarını “günah testi” aracılığıyla belirleyen dindar müslümanların haklarını savunabilecek “günahkarlar” çıkabilmektedir. Radikal farklılıklarla yaşamayı öğrenme konusunda bu “günahkarlar”ın tavrından bir ders çıkarmak nasıl olurdu diye mütevazi bir soru sorsak, günahkar mı olurduk, totaliter mi diye bir düşünce alıyor insanı ister istemez.

Bu soruyu yine de (içerdiği korkunç risklere rağmen) sormak ve hatta cevaplamak istiyorum. Farklılıklara saygı duyma sınavının, hepimizin hemfikir olacağı bir “zulme karşı durma” noktasında verilmeyeceği bence aşikar. Farklılık inancımı sarsmıyorsa, “farklılık” olur muydu ki? Zevk ve renk meselelerinden bahsetmiyorsak, radikal farklılıklarla birlikte yaşamaksa sözkonusu olan, benim benliğime büsbütün ters olandır fark, bana teğet geçen değil.

Kaldı ki, Türkiye kadar homofobik bir toplumda kimsenin eşcinselliği zaten özendirmediği, tam tersine, mümkün olan her fırsatta men ettiği, hatta fiilen yok ettiği herkesin malumudur. Ama “zulüm” burada başlayıp burada bitmez. Eşcinsellere karşı uygulanan ayrımcılık ve aşağılama günlük hayatın kanıksanan bir parçası olagelmiştir. Bu tür ayrımcı pratikler; heteroseksüellere tanınan yasal veya toplumsal haklardan eşcinsellerin mahrum bırakılması yüzünden meşru olmaya devam etmektedir. Ailede, sokakta, işte, okulda ve birçok başka yerde eşcinsellerin karşısına engeller, duvarlar dikilmektedir. Fiziksel şiddet içermeyen bu dışlama pratiklerini “zulümden” saymayacak mıyız? Ama eğer zulmü şiddete indirgeyeceksek, başörtülü bir kadına şiddet uygulamak dışında tüm sıradan ayrımcılık mekanizmalarını da zulüm kategorisinin dışında bırakmamız gerekmeyecek mi, en azından tutarlılık adına? Varsınlar başörtülüler üniversite kapısında bekleşsinler, yeter ki görevliler fiziksel olarak şiddet uygulamasın dememiz gerekmez mi örneğin? Böyle desek neye benzerdik? Bize söylenecek bir çift lafı olmaz mı birilerinin? Bunu sormak da mı totaliterliktir acaba diye içim ürperdi ama sordum yine de… iflah olamıyorum bir türlü anlaşılan.

Eşcinsellerin eşit hak talebini desteklememekle; militarizm, iktidar arzusu, tektipçilik ve ötekileştirme refleksini nasıl da meşru kıldığımız meselesine hiç girmeyeyim isterseniz. Yazı uzayıp gider, Der’lerin ne Ak’ı kalır, ne Mazlum’u….

Bunun yerine, bu yazıyı şöyle sonuçlandırmakla yetineyim: başkaları üzerinde baskı ve şiddet uygulamayan bir yaşam ve benlik biçiminin kamusal alanda varolma mücadelesinde yanında durmayacaksak “birlikte yaşam kurmak” gibi bir ifadeyi de sarfetmiyelim bir zahmet. Kendimizi ve başkalarını oyalamamış oluruz boşuna. Zira birlikte yaşam alanımız sadece “”günah testi”nden geçenlere açık olsaydı eğer, içerisi çok ama çok tenha olurdu gerçekten.

http://www.taraf.com.tr/haber-escinsellik-icki-ve-diger-benzeri-gunahlar-50532/

İktidar dilinden demokratlık çıkmaz

28.08.2008

Siyaset sahnesinin arap saçına döndüğü son dönemde güncel ve teorik tartışmaların hızlanmış olması hayli umutlandırıcı. Ancak üslubun ara ara içerdiği şiddet karşısında irkilmemek de imkansız. Bu şiddeti incelemeden, dildeki ve zihinlerdeki bu şiddetle yüzleşmeden, AKP, Ergenekon, liberalizm, neoliberalizm ve sol hakkında akıtılan mürekkebin, bir tartışma zemini oluşturduğunu söylemek kanımca mümkün değil. Mutat hastalığımız olan garezlenme, kişiselleştirme, etiketleme ve didişmeye yeniden kapılıp –ki bunun bedelini Türkiye solu da, aydınları da, kimlik hareketleri de yıllarca ödediler, ödemeye devam ediyorlar- binbir parçaya bölünmezden önce bir durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Farklılıkları çekememenin yükünü tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecek kuşakların sırtına boca edecek raddeye gelmeden, birlikte yürüyebileceğimiz bir avuç insanı ilelebet kaybetmeden, bir durup ‘bize ne oluyor?’ diye sormak gerekmiyor mu? Bu ne egemenlik sevdası, bu ne erillik, bu ne iktidar güdüsü diye sormamak elde mi?

Kategorizasyon hastalığımız

Sanki küreselleşen dünya olsun, yapıları çözülmekte olan Türkiye olsun, çok aktörlü, çok değişkenli, çok bilinmezli bir siyasal ortama doğru savrulmamışız da, herkes herşeyi çoktan çözmüş, en ufak bir kuşku esamesine yer yok. Daha da tuhafı, Kemalist-İslamcı gibi kalın çizgili karşıtlıkları aşmaya çalışırken başka birtakım kategorizasyonlar üretmenin ne denli çelişkili olduğu bazılarının aklının ucundan geçmiyor bir türlü. Bir yanda ‘sol’ etiketli bir sepet örülüverdi, diğer yanda ‘liberal’ etiketli bir sepet; isteyen isteyeni bunlardan birinin içine atıveriyor. Sorulacak onlarca soru varken, henüz tam olarak kavrayamadığımız değişimleri irdelemek gibi bir aydın sorumluluğuyla karşı karşıyayken, “soru ikameleriyle” uğraşıyor olmamızın bedeli ağır olmayacak mı? En demokrat kimdir? Bunlar solcu mudur, yoksa liberal mi? Gerçek feminist kimdir, nasıl olmalıdır? Şunlar ılımlı İslamcı mıdır, özgürlükçü mü? Laikçi midir, ulusalcı mı? Anti-militarist midir, Kürtçü mü? Konuşanı yaftalama sanatı fikrî tartışmanın yerini alınca böyle yaratıcı ifadeler de türetiliyor haliyle. Sahi, siz Ergenekonculaştıramadıklarımızdan mısınız?

Bu çamur savaşı içinde ortaya çıkıp laf etmek elbette çamur yemeyi göze almaktır. Hele er meydanında laf etme cüreti gösteren bir kadınsanız. Malum egemen dil erildir, soru ve tereddütlere tahammülü yoktur. Biz kadınlar lafa ‘bence’ veya ‘sanırım’ ile başladığımız için er meydanınında lafımız hiç söylenmemişcesine yok sayılır, cevap vermeye kimse tenezzül bile etmez. Ama ben burada bir savım var diyorum ve bu savın tartışılmasının cümlemiz için son derece hayırlı olacağını iddia ediyorum. O da şu: zihnimizdeki ve dilimizdeki egemenlik sevdasını sorgulamadıkça, ister Ergenekon operasyonunu destekleyelim, ister filler tepişiyor diyelim, hiç birimizden ne demokrat olur, ne de özgürlük savaşçısı.

Şiddetin sadece iktidarın tekelinde olduğu inancı; hakim ideoloji, etnik grup, toplumsal cinsiyet, din ve dilin dışında kalanlara bir tür ‘kendiliğinden demokratlık’ bahşediyor hissi uyandırıyor. Ancak bunun bir yanılgı olduğunu ve Taha Parla’nın bir ifadesiyle ‘muhalefetin iktidarı’ cinsinden bir olgunun Türkiye’de her daim karşımıza bir duvar gibi dikildiğini görmek gerekir. Muhalefetin iktidarı, iktidarın aynasıdır, zıddı değil. Eleştirdiği ve karşısında durduğunu sandığı şiddeti yeniden üretir. İktidar kadar dışlayıcıdır; sınır çizer, kendi dünya görüşünü paylaşmayanları damgalar, meşruiyetlerini ellerinden alır. Egemen gibi o da bir kanun yapıcı, yasak koyucudur. Üstelik kendi içini ve dışını belirlerken bir değil, iki dışlama mekanizmasını birden harekete geçirir. Bir yandan iktidar olarak belirlediği güç odağıyla mücadele ederken, diğer yandan kendi gibi muhalefette onlarla da mücadeleye kalkışır. İktidarı yapısal anlamda yeniden üretmekle kalmaz, kendi dışındaki muhalefeti zayıflattığı için fiili olarak iktidarın ekmeğine yağ sürer. ‘Böl ve yönet’ oyununda iktidarın karşısında yeraldığını sandığı noktada aslında yanındadır. En masum, en mağdur, en demokrat, en ilericiyi oynarken yarattığı fiili etki tam tersidir. Kendi dışındaki muhalefeti yerden yere vurarak egosunu sivriltirken nasıl bir ilişkilenme modeli ürettiğinin farkına varamaz. Demokrasiyi savunayım derken bilfiil ezer, parmak sallar, başöğretmenliğe soyunur, laf keser, dinlemez. Birlikte yaşamı savunayım derken bilfiil imkansız kılar.

Egemen refleksin muhalefette de görülebiliyor olması şöylesi bir sorgulamayı elzem kılmaz mı oysa ki: herhangi bir normatif duruşun yol açtığı öngörülemeyen iktidar etkileri nelerdir? Örneğin, Kemalizmin temel düşünsel zaaflarından arınmış olmak için Kemalist olmadığını söylemek yeterli midir? Eğer ki ‘ya hep, ya hiç’ cinsinden bir toplumsal vizyonla hareket ediyorsanız (örneğin, AKP ne olursa olsun desteklenmelidir gibi) veya kendi tarafınızda olmayanları bir cins ‘ihanet’ ile suçluyor iseniz (örneğin, demokrasinin önünü kapamak gibi), biçimsel olarak TSK’dan ne farkınız vardır? Savunduğunuz toplumsal vizyon içeriksel anlamda daha demokratik olabilir, ama siz fiili anlamda demokratik bir ilişkilenme biçimine sahip değilsinizdir. Keza, toplumda varolan inanç ve yapıları dışlayan, toplumsal koşullardan soyutlanmış bir mantık yoluyla hedef belirliyorsanız (örneğin mutlak öncellik sınıf mücadelesidir gibi), etnik veya dini kimlikleri azımsamak suretiyle yine Kemalizmle aynı biçimsel çizgiye oturmuş olmaz mısınız? Buradaki sorun kiminle mitinge katıldığınız veya savunduğunuz idealin içeriği değildir; nasıl bir iş görme biçimini benimsediğiniz, kendiniz gibi düşünmeyenlere nasıl davrandığınızdır. Kendi vizyonunuzun ahlaki üstünlüğünden şüphe duymuyorsanız, pratiklerinizi sorgulama yoluna da gitmezsiniz. Oysa kendini yüzde yüz haklı görmek, her tür farklılığa ve eleştiriye karşı derhal savunma mekanizmalarını harekete geçirmek iktidara has bir güdüdür; başkalarından önce kendini sorgulama refleksi geliştirmek ise egemen refleksten kurtulmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Üçüncü yola gerek yok

Savunduğum bu görüşü temellendirmek için liberalizme sarılmaya gerek yoktur. Bunun Marx’taki izdüşümü konjonktürel olanla yapısal olanı son derece özenli bir analizle ayırdetmenin, toplumsal sorunların teşhisi açısından elzem olduğu savıdır. Görünen ilişkilerin (örneğin serbest piyasa, adil ücret, devletin özerkliği, parlementer demokrasi ve hatta birey hakları) yapısal analize tabi tutulduğunda hiç de masumane ve kendiliğinden ve akılcı olmadıklarını bize Marx öğretmemiş miydi? Aydınlanma’nın açtığı eleştirellik ve sorgulama geleneğinin sınırlarını gösteren, bu geleneği düşünselden toplumsala taşıyan Marx değil miydi? Niyetin sonucu garantilemeyeceğini, kişileri ve tarihsel dönemleri kendi hakkında söyledikleriyle değerlendirmenin yanıltıcı olduğunu Marx iddia etmemiş miydi? Diyalektik, iyinin kötüyü doğurabileceğini anlamak açısından son derece eleştirel bir yöntem değil midir? Kaldı ki, Kant’ın bile gayet çarpıcı bir biçimde ifade ettiği üzere, her devrim hakim düşünce tarzında gerçek bir dönüşüme yol açacak diye bir garanti yoktur; aksine bazı devrimler, Türkiye’de olduğu gibi, yeni önyargılar oluşturabilir, daha sinsi baskı yapıları peydah edebilirler. İnsan hakları veya bilimsellik kadar savunulur doktrinlerin bile, örneğin kültürel farklılıklarla karşılaştıklarında dayatmacı veya vesayetçi bir hal almaları bunun bir göstergesidir. Varolan ile olması gereken arasına mesafe koyarak sorgulama çağını açmış olan Aydınlanma felsefesinin zihinsel kapanmanın yeni biçimlerini de doğurmuş olması da bu yüzdendir.

Toplumsallığın ikircikli ve/veya müphem olduğu savını temel almak, epistemolojik olmaktan çok etik bir duruştur. Öngörülemeyen zararların asgariye indirilmesini sağlayacak zihinsel esnekliğinin önünü açar. Kişinin kendi özgeçmişinin, kendi konum ve kimliğinin (erkek olma, hakim etnik yapıya ait olma, orta sınıf ve şehirli olma, eğitimli olma gibi) getirdiği sorgulanmamış kalıpların, normların, kırmızı çizgilerin gerçeklik algısını etkilediğini kabul eder. ‘Gerçeklik’ denilenin toplumsal bir kurgu olması dışında, öznel konumun da ürünü olduğu fikrini benimser. Gerçekliği bir dışsallık olarak algılamak ve düşünceyi bundan ayırmak yerine; düşünceyi somutluğu ve etkileri olan bir pratik, pratiği de öznelliği şekillendiren bir maddi düzen olarak görür. Bu sayede, gözden kaçan iktidar ilişkilerini ve özgürleşme imkanlarını ortaya çıkarır. Buna inanmak demek, herkesi ve herşeyi kucaklayan bir uzlaşma idealine yönlenmeyi zorunlu kılmaz. Sanırım liberalizm-solculuk tartışmalarında gözden en çok kaçan nokta budur. Üçüncü yol gibi ara formüllere de gerek yoktur. En klasik anlamda sentez yeteneği kafidir.

Somutlayacak olursak, Türkiye’de özgür ve demokratik toplumsallığın önündeki sayısız yapısal engelden birini (örneğin Kemalizm, neoliberalizm veya muhafazakarlık) seçip diğerlerini azımsamakla, yani varolan sistem içerisinde tek bir tarafı tutmakla, bir iktidar şekline karşı mücadele ederken diğerini desteklemiş oluruz. Konjonktürel olarak açılan bir manevra alanında köşe kapmak politik açıdan doğru bir strateji gibi gözükse de, ne bir sonraki dönemde kalıcı dönüşüm vaadeder, ne de özgül konumumuzdan doğan mikro iktidar alanlarını bertaraf eder. Demokrasi karşıtı güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin Kürt sorununu çözmek icin parmağını kıpırdatmamasını, dolu dizgin neoliberal politikalar gütmesini, 1 Mayıs’larda ve başka her fırsatta işçilerin haklı taleplerini copla ve dayakla susturmasını, yeni anayasa sürecini rafa kaldırmasını, Alevilerin ve gayri-müslimlerin hakları konusunda ayak sürmesini, üniversitelerin sorunlarını bilerek ve isteyerek ağırlaştırmasını eleştirmekten kaçınan bir ‘liberal demokrat’, omlet yapacaksanız yumurtaların ne hissettiğini sormazsınız cinsinden bir araçsallığı da bilfiil savunmaktadır.

Çoğulculuktan korkmayalım

Keza, muhafazakar güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP’nin farklı kesimleri birleştirmeyi bir miktar başarmasını, kendinden gayrı demokratik güçlerin ezikliği veya dağınıklığı karşısında yegane demokratik ümit olarak belirmesini, Kemalizm-cumhuriyet- laiklik kavramlarını dogmalıktan kurtarma zemini yaratmasını, TSK ile köşe kapmaca oynama cesareti göstermesini, bugüne dek kamusal alandan dışlanan dindarları, başörtülüleri Kemalizmin pençesinden kurtarmaya çalışmasını, belediyecilikte hasbelkader iyi hizmet vermesini takdir etmek istemeyen bir ‘devrimci solcu’, liberal demokrattan biçimsel anlamda zerre kadar farklı değildir. Onun gözünde de yarınlar adına bugünden harcanmasında sakınca olmayan yumurtalar vardır.

Bu iki anlayış arasında bir üçüncü yol yoktur. ‘Öteki’yle ilişkilenme biçimileri aynıdır. Aynı araçsal mantık, aynı egemenlik sevdası, aynı zihinsel kapalılıktan muzdariptirler. Zira her iki anlayış da kendi konumunu iktidara göre belirler. Güç odaklarının birinin yanında veya karşısındadır. Demokrasiyi kuracak olanın iktidar değil, tabandan gelen bir güç olabileceği, bunun için farklı kesimlerin birleşmesi gerekeceği, birleşme kıstasının hangi normatif duruş veya ideolojiyi benimsediği değil, kendi konum ve davasının mutlaklığını sorgulama yeteneği olabileceği gibi birçok alternatif siyaset zemini tahayyül edebilecekken, varolan tarzlarından birine sıkışır kalır. Bunun fiili olarak etkisi, bir fasit daire yaratmaktır. Öncellik verdiği davada başarılı olsa bile, başka egemenlik reflekslerine dokunmadığı için, demokrasi yine Godot misali nafile beklenen bir hal olmaya devam eder.

http://www.taraf.com.tr/haber-iktidar-dilinden-demokratlik-cikmaz-15692/

Mahalle baskısı

23.09.2007

Ruşen Çakır, Malatya cinayetinden sonraki bir yazısında (Vatan, 21.05.2007), “Sorun AKP değil, çözüm de AKP değil” diye yazmıştı. Çakır nicedir klişelere itibar etmeme gereğini vurguluyordu. Ne yazık ki, Şerif Mardin’le yaptığı röportajların kendi gazetesi dahil olmak üzere anaakım basındaki yankısı yine klişeler üzerinden oldu. Şerif Mardin’in gerek Ayşe Arman’a, gerekse Ruşen Çakır’a anlatmaya çalıştığı olgular, nüanslar, ikilemler bir elin tersiyle kenara itildi ve “Bakın korkmakta haklıyız”ın kanıtına dönüşüverdi. Her gelişmeyi siyah beyaz ekseninden görmeye alışmış derinlik yoksunu Türkiye basınında bu defa da baskın çıkan takıntı, bu ülkenin en büyük sorununun türban olduğuydu. Din değil, türban! Başka hiçbir şey bu ülkede bu kadar ısrarla ve “derinlemesine” irdelenmemiştir herhalde. İrdelenseydi eğer, basın birazcık da olsa çelişkilerin ve karanlıkların üzerine cesaret ve kararlılıkla gidebilseydi, bugün zaten çok ama çok başka bir yerde olurduk.

Mardin’in siyaset bilimci Chantal Mouffe’tan yaptığı bir alıntı büyük ihtimalle fazla dikkat çekmemiştir: “Demokrasi diye bir şey yoktur, demokrasi uğrunda çaba vermek vardır.” Mardin’in bundan çıkarsadığını aktarmakta fayda var: “Çünkü demokrasi her gün yeniden inşa edilen bir şeydir. Ve insan haklarına tecavüz varsa, insanların teyakkuzda olması gerekir. Kendimi yeteri derece politikaya girmemiş biri olarak görüyorum, biraz da suçluluk duyuyorum…” Anlattıklarının siyaseti gerek zihnimizde, gerekse pratiklerde kurgulama şeklimizle alakalı olduğunun bundan açık ifadesi olabilir mi? Orduya, devlet adı altında putlaştırılan kurumlar bütününe, cumhuriyetin ta kendisi olduğu varsayılan bir siyasi partiye sırtını dayamaksızın, “armut piş, ağzıma düş” (veya bunun Türkiye kamusal alanındaki tezahürü olan “ordu gel, bizi kurtar”) tembelliğine düşmeksizin yürütülen bir sorgulamanın tüm ağırlığını taşıyor bu cümleler. Kimseden bir satır intihal etmeden, hakkıyla uluslararası nam kazanmış bir sosyal bilimcinin kendiyle olan hesaplaşması olarak okunabilecek bu dürüst itiraf, tam da sorunun kaynağına iniyor ve aslında hepimize soruyor: “Biz demokrasi uğruna ne çaba verdik?”

İkiyüzlüler ama…

Bu noktada gözden kaçan en önemli tartışma, Mardin’in “mahalli örgütlenme” olarak açmaya çalıştığıdır kanımca. Arman’la röportajında Türkiye’de siyasetin kör noktası olagelen bu örgütlenme şeklinin kısa ve şematik bir tarihçesi aktarılıyor. Bu anlatı hem bir tespit hem de eleştiri işlevi görüyor. Tespit edilen olgu, muhafazakârların yöntemleri iken, eleştirilenin laik-demokrat kesim olduğu belli değil mi?

Halkta zihinsel bir dönüşüm yaratma arzusuyla, yeni birtakım değerleri yukarıdan empoze etmeye çalışan bir cumhuriyetin başvurduğu zorlayıcı yöntemlerin gerekliliği ve yeterliliği tartışılmadı, merkeziyetçilikten ödün verilmedi. Tüm bunlar elbet biliniyordu ama altları yeterince doldurulmuyordu. Zira merkez/taşra uçurumunu kapatmaya yeltenen muhafazakârlar (DP’den başlamak üzere) her defasında fırsatçılıkla suçlanıyordu. Muhafazakârların ikiyüzlülüğünden veya takiye yaptığından başka bir şey konuşulmuyordu. İkiyüzlüydüler gerçekten, ama sonsuz bir enerjiyle kapı kapı, mahalle mahalle örgütlenmede başarılı oldukları da bir gerçekti. Yerelin sorunlarını görüyor, ama öyle, ama böyle çözüm üretiyorlardı. Laik-demokrat kesim ise yereldeki somut sorunlardan ya bihaberdi ya da bunların makro politikalarla (“gelişme”, “modernleşme” gibi) aşılabileceği konusunda kendini kandırıyordu. Daha da kötüsü, okullar ve milli törenler aracılığıyla ezberletilen içi boş sembollerin gerçek bir dönüşüm yaratmaya yeterli olacağını sanıyor, enerjisini bu sembolleri daha da yüksek sesle haykırmaya harcıyordu. Muhafazakârların örgütlenme biçimine bakıp kendine ders çıkarmak yerine, daha da merkeziyetçi ve zorlayıcı olmak gibi bir refleks edindi yıllarca.

Bu bağlamda, Mardin’in “risk alabilme” vurgusu, “korkmakta haklıymışız” diye düşünenlerin ısrarla atladığı bir önerme olsa gerek. Demokrasinin gayet uzun ve çetrefilli bir mücadele olduğu gibi bildik bir tespitin içini doldurmadığımız da bu sayede bir kez daha gözler önüne serildi. Riskin var olmadığı bir dünya, farklılığın da var olmadığı bir dünyadır. Böylesi bir dünya tahayyülünün birlik, beraberlik ve bütünlük ülküsüyle ne denli örtüştüğü açıktır. Hakim cumhuriyetçi zihniyetin dün de, bugün de esas korktuğu, kendinden farklı olanla etkileşim içine girmektir. Kendi doğrularının sorgulanması karşısında tartışarak ikna etme deneyiminden geçmemiş, hele de farklılıkla yüzleşmenin kendini de sorgulamak anlamına geldiğini hiç aklına getirmemiş, yerel mücadele geleneği olmayan bir seçkinler kesiminin, taban siyasetine ve demokratik örgütlenmeye itibar etmesi düşünülemezdi zaten. 84 yıldır değil bunu denemek, başlamayı bile Avrupa ülkelerinin geçmiş oldukları zaman zarfına, yani yüzyıllar sonrasına havale etmek sorunun çözümü değil, kaynağıdır oysa.

Birlikte eylem

Solun bu ülkede darbe öncesinde yapmaya çalıştığı, ama gerek fazlaca sekter, gerekse fazlaca ezberci olması yüzünden başaramadığı dönüşüm, yerel pratiklerin evrilmesiydi. İşçi sınıfı, işyeri veya sendika örgütlenmesi içinde kendi çıkarlarının farkındalığına kavuşacak, gerçek kurtuluşun nerede olduğunun ayırdına varacaktı. Bu anlayışın kökeninde, pratikler ile düşünce arasında diyalektik bir ilişki olduğunu gören Marx vardır elbet. Ama bugün bunu İslamî kesim yapıyor ve başarılı oluyorsa, kitlelerin veya kameraların önünde demeç vermekten başka siyaset türleri olduğuna, solcu olsak veya olmasak da kanaat getirmemiz gerekir.

Demokratik taban örgütlenmesinin bir boyutu yereldeki sorunlara gerçek çözümler üretmek ise, diğer bir boyutu birlikte eyleme pratiğinin önünün açılmasıdır. Taşranın cahil ve yönetime muhtaç olduğu fikri son derece sorunludur, çünkü varsaydığı yaratığı kendisi üretir. Çözümler birlikte üretilmedikçe, doğrular farklılıklara rağmen birlikte tespit edilmedikçe, şu anki şizofrenik halimizin devam etmemesi tahayyül edilemez. Birilerinin etken olarak özneleştiği, diğerlerinin (çoğunluğun) edilgen tüketiciler olarak nesneleştirildiği bir toplumda demokrasinin okulda öğrenilmesine imkan yoktur. Cumhuriyetçi gelenek, çok partili sisteme geçtikten sonra bile demokrasiyi salt merkezî bir ‘yönetim tarzı’ olarak görmekten ileri gidememiş, demokrasinin (bisiklete binmek gibi) yapılarak benimsenen bir ‘etkileşim tarzı’ olabileceğini hiç akla getirmedi, hiç pratiğe geçirmedi. Eğer bu ülkede, ilk millî kongre sayılan Sivas’tan önce, Anadolu’nun farklı yerlerindeki tabandan gelen bir ivmeyle toplanan yerel kongrelerin varlığı resmî tarihten ve toplumsal hafızadan tamamen silinmiş ise; eğer kadın hareketinin Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in başına uzanan mücadelesi, 1934’te kadınlara oy hakkının “verilmiş” olması anlatısı ile örtülmüş ise; eğer her tür halk örgütlenmesi “isyancı” olarak nitelendirilip kanla bastırılmış ise; kendilerini kamusal alanda var etmeye çalışan farklı etnik ve dini kimlikler, sürekli olarak şüpheli damgası yemeye devam ediyorsa; artık kutsallaşmış olan laik sembolleri farklı tanımlayan herkes aforoz ediliyorsa; o ülkede istediğiniz kadar anayasa yapın, demokrasi benimsenmez.

Mardin’in ortaya attığı diğer bir kavram olan “mahalle baskısı” da kanımca bu noktada devreye giriyor. Epeyce konuşulduğu halde tam da anlaşılamadığını düşündüğüm bu kavramın da, biraz daha irdelendiğinde, ne denli derinlikli ve kapsayıcı olduğu, sadece dini kesimleri anlatmadığı açık: Milliyetçilik de bir mahalle baskısı yaratabilir, Kemalizm de. Apartmanlara bayrak asma furyasının da gösterdiği gibi, birtakım davranış şekilleri ağır bastığında, üstelik bunlara çok yüklü sembolik anlamlar atfedildiğinde, farklı davrananların damgalanması ve dışlanması kaçınılmazdır. Toplumsal baskıya dayanabilme haddinin hiç de yüksek olmadığı bu ülkede, “çoğunluğun tiranisi” sadece AKP’nin iktidara gelişiyle ortaya çıkan bir olgu değil. Gayrimüslimlerin kamusal alanda adlarının Türkçe versiyonlarını kullanmalarından tutun Aleviliğin gizlenmesine kadar, mahalle baskısının türlü bin hal ve biçimler aldığı daima görüldü. İslamcı kesimin mahalle baskısından korktuğumuz kadar, bir refleks haline getirdiğimiz cumhuriyetçi ve milliyetçi mahalle baskılarından da korkmamız gerekmez mi o halde?

Ve son olarak: Demokratik bir açılıma bir gün kavuşsak bile, piyasa güçlerinin ve büyük holdinglerin egemenliğinde olan bir ekonomi karşısında edilgen nesneler olarak kalmaya devam ediyor ve neoliberalizmi hiç sorgulamadan, AKP’sinden TSK’sına kadar cümleten kabul ediyorsak, geçim güvencesi olmayan kitlelerin aynen Avrupa ve ABD’de olduğu gibi ırkçılık, şovenizm, köktendincilik veya şiddete başvurarak kendilerini avutmayacaklarının garantisi nedir?

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7481