02.05.2007
Ankara ve İstanbul Cumhuriyet mitinglerinden sonra bir kez daha ve gayet çarpıcı biçimde belli olmuştur ki, Kemalizm adeta bir dine dönüşmektedir. İronik ve hatta trajikomik olan da budur. Din ve şeriat karşıtlığının sembolü olagelen ve mitingdekilerin mutat kez tekrarladığı üzere laik, çağdaş Türkiye’nin temel ilkelerini belirlemiş olan Kemalizm, akılcı bir politik tavır olmaktan bugün çok ama çok uzaktadır. Bir inanç sisteminin tüm öğeleri mitinglerde ifade bulan Kemalizm’de mevcuttur.
İnanç sistemleri, doğaları gereği, dünya ve ahirete dair sorgulanmadan kabullenilmesi beklenilen birtakım önermelerden oluşurlar. Doğrular hemen burada, dünyevi koşullar içinde tesbit edilebilecek savlar olmayıp, aşkın bir referans noktasıyla teminat altına alınmışlardır. İnsan aklının ermediği noktalarda, veyahut insan aklını karıştıran çelişkilerle karşılaşıldığında başvurulan nihai merci bu aşkın bilinçtir. Bunu dünyevi bağlama tercüme eden bir peygamberin varlığına, özellikle tek tanrılı dinlerde ihtiyaç duyulmuştur. Bu özelliğinden dolayı inanç sistemleri, sorgulamanın sona ermesi gereken sınırlarla donatılmışlardır. Ve yine bunlar, eleştirelliği özendirmek yerine sorgulama şevkini söndürme işlevi görürler. Bir dine mensup bir kişinin yapması gereken, o dinin temel varsayımlarını olduğu gibi içselleştirmek ve dinin gereği olan ritüelleri tekrarlamaktır. Ritüeller, inancın devamlılığı açısından gerekli ve hatta elzemdir. En nihayetinde inanç, kişinin ussal süzgeçlerden geçirerek kendininleştirdiği ilkelerden değil; bir dış kaynak tarafından ibraz edilen kurallar bütününden oluşmuştur. Din, otonomi yerine heteronomi temelli bir sistemdir. Latince’de otonomi, “auto” yani “kendi” ve “nomos” yani “yasa” kavramlarının birleşimidir. Otonom olmak demek, kendi uyacağı yasaları kendi koymak demektir. Din, bunun tersine heteronomdur. Yasa koyucu, insanın dışındaki bir aşkınlıktır. Dinler bu yüzden ritüellere ve kutsal sembollere ihtiyaç duyarlar. Bunlar, insanın kendi aklıyla benimsemediği kuralların, sürekli tekrarlanan ritüeller aracılığıyla bilinç altında içselleştirilmesini sağlayan refleksleri yaratmak açısından gereklidir.
Cumhuriyet mitinglerinin sunduğu görüntü aynen bu yöndedir. Gerek düzenleyiciler, gerekse katılan güruh arasından gazetecilerin sorularına cevap verenlerin hiç istisnasız tekrarladıkları bir cümle, oraya “Atatürk’ün çocukları” oldukları için gelmiş olmalarıdır. “Biz Atatürkçüyüz, bunun için buradayız, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri korumak için buradayız, onun kurduğu cumhuriyeti tehlikeden kurtarmak için buradayız” cinsinden önermeler, laikliğin ve cumhuriyetin ussal olarak benimsenen ve toplumsal yaşam açısından fayda ve önemi anlaşılmış ilkeler olduklarını anlatmaktan çok uzaktır. Aksine, mitingde neredeyse bir peygamber payesine yükseltilmiş olan Atatürk bunları istedi diye savunuluyor gibi bir hava esmekteydi.
Laikliğin ne olduğunun gerek demeç verenler, gerekse güruh tarafından tam olarak anlaşılmamış olduğunu, içinde bulunulan kavram karmaşasından kolayca çıkartmak mümkündür. Bir kere, laikliği ve cumhuriyet savunmak üzere koskoca alanları (ve her bir bedeni) bayrak ile donatmanın ne denli anlamsız olduğunu kimse farketmemişe benzer. Bayrak, cumhuriyetin sembolü olduğu kadar, uluslararası arenada egemen bir coğrafi ve yönetimsel birim olduğu kabul gören bir ülkenin de sembolüdür. Yani, cumhuriyet rejimine sahip olmayan ülkelerin de bayrakları olduğu gibi (örneğin, İngiltere ve İspanya), İran Cumhuriyeti’nin de bir bayrağı vardır. Ayrıca ironik olan, İran’ın bir cumhuriyet olmasının tamamen unutulmuş olmasıdır! Kaldı ki, AKP taraftarları bir miting düzenlese, onlar da aynı bayrağı kullanacaklardır.
Bu kafa karışıklığından anlaşıldığı üzere, mitingler sadece laiklik ve cumhuriyeti değil, başka “doğru”ları da savunmak niyetindeydi. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sloganının mutat kez atılmış olması da bunun göstergesidir. Zaten Kemalist çevrelerde son dönemde hakim olan kanaat, “Türk’üm” demenin bir kabahat olmaya başlamış olmasıdır. Bunun sebebi de elbette, son 5-6 senedir “Türkiyelilik”, çokkültürlülük, kültürel haklar, insan hakları, anadilde eğitim gibi Kemalistlerce kabul görmeyen birtakım değerlerin dillendirilmesidir. Bardağı taşıran son damla, Hrant Dink’in cenazesinde onbinlerce haykırılan “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıydı. Bir kez olsun kendi etnik kimliğinin altında yatan ırkçılıkla yüzleşmemiş olan orta sınıflar için bu, sindirilmesi gayet güç olan bir durumdu. Etnik kimliğinden dolayı bu ülke topraklarında asla aşağılanmamış, “Kürdüm” veya “Ermeniyim” demenin ne denli zor olduğunu asla deneyimlememiş, “Ermeni dölü” tarzı hakaretlere asla uğramamış, “Ne biçim adın var?” gibi bir soruyla günaşırı karşılaşan bir gayrimüslimin her defasında yaşadığı yabancılaşmayı hiç anlamamış, ismini Türkleştirmek suretiyle kendini gizlemek zorunda kalmamış olan bu egemen orta sınıf, belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez, ama ilk kez, bir azınlık olduğu izlenimine (yanlış da olsa) kapılmıştı. Bunun yarattığı ruh hali, empati değil panik, özeleştiri değil tepkici agresiflik olmuştur maalesef. Mitingde ifade bulan da budur. Etnik kimliğin laiklik ile hiç alakası olmadığının unutulmuş olması, laikliğin ne demek olduğunun anlaşılamadığının bir diğer göstergesidir.
Cumhuriyeti tam bağımsızlık ile eşdeğer tutan mitingciler, İran’ın da tam bağımsız (ve hatta ABD’ye kafa tuttuğu için Türkiye’den daha bağımsız) olduğunu unutmaktaydılar. Dolayısıyla, cumhuriyetin bile nasıl bir rejim olduğu, neden arzulanması gerektiğinin anlaşılmadığı da ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Ankara ve İstanbul mitinglerine kıpkırmızıya donanarak katılanlardan kaçı, Türkiye ile İran Cumhuriyeti arasındaki farkı kendiyle çelişmeden açıklayabilirdi acaba? Kaç kişi aradaki temel ayrımın hukuğun belirleniş ilkelerinde olduğunu söyleyebilirdi? İran’da hukuk, esas itibariyle, Kuran’a dayanmaktadır. Kuran heteromdur ve mutlaktır, yani insanların kendi kanaatlerinden bağımsız olarak, aşkın bir şekilde verilen ve sorgulanmayacak olan bir dayanaktır. Oysa Türkiye gibi dünyevi cumhuriyetlerde hukuk, esas itibariyle insanlar tarafından, insanların kendi “doğru”ları temelinde yapılır ve gerektiğinde değiştirilebilir. Tam da bu nokta, demokrasinin dünyevi cumhuriyetler açısından ne derece elzem olduğunun hatırlanmasını gerektirir. Batı cumhuriyetlerinde anayasalar, halkın seçtiği temsilciler tarafından, gerektiğinde halkla diyalog içerisinde, o siyasal kültürün savunageldiği ilkeleri dikkate alarak yapılır. Veya İngiltere’deki gibi, hiç yapılmaz; hukuk, içtihat ve sağduyu zemininde temellenir. Türkiye Cumhuriyeti’nde anayasaların askerler tarafından yazılması geleneği hakim olduğu içindir ki, demokrasiyle cumhuriyet arasındaki organik ilişki Kemalistlerin gözünden sürekli kaçmaktadır.
Bir kefeye cumhuriyeti (yani kendilerini), diğer kefeye demokrasiyi (AKP’yi) koyan mitingdeki Kemalistlerin demokrasiyi de hiç anlamamış oldukları böylece ortaya çıkar. Demokrasi sözleri, usul gereği edilmiş olsa da, demokrasinin bittiği an olan darbeyi çağırmakla ve hatta Nur Serter örneğinde olduğu gibi, ordunun demokratik olduğunu iddia etmekle, mitingdekiler aslında İran’a benzeme arzularını ifade etmiş olduklarının farkında bile değillerdir. Hukuğun tepeden belirleneceği; sorgulanmadan, müzakere edilmeden, kollektif aklın süzgecinden geçirilmeden empoze edileceği bir sistem özlemi içindedirler. Bunun nedenlerinden biri, seçimlere katılan seçmenin yüzde otuzdan fazla oyuna sahip olan AKP’nin “halkı” temsil etmediğine olan inançlarıdır. Ankara ve İstanbul’da birer milyon gösterici toplanması, onlarda “halk” adına konuşma güveni yaratmıştır. Unuttukları bir husus şudur: AKP böylesi bir miting düzenleyecek olsaydı, çok daha fazla sayıda insanı alanlara doldurması işten bile değildir. Halkı kendileriyle, kendilerini de orduyla eşitlemiş olan mitingciler açısından demokrasi, kendi değerlerine uyan bir düzenin korunmasından ibaretti. Kaldı ki, bu değerler arasında örneğin bir laikliğin, neden demokrasinin olmazsa olmaz şartı olduğunu akılcı terimlerle ifade edebilecek durumda değildiler. Oysa Aydınlanma’nın ve liberalizmin tarihine birazcık bakmış olsalardı, yüzyıllardır dine karşı geliştirilmiş olan sağlam akılcı argümanların neler olduğu hemen ortaya çıkardı. Bu argümanlarla donanmış olsalar, bir demokrasinin gereğinin orduyu çağırmak olamayacağını; mücadelelerin tam da kendilerinin Ankara ve İstanbul’da yaptığı gibi, mitingler düzenleyerek, sivil toplum faaliyetlerine angaje olarak, baskı grupları oluştururak, kamuoyunu akla çağırmaya çalışarak ve diyalog ve müzakere alanları açarak verildiğini (yani bu ülkedeki tüm gerçek ezilenlerin yıllardır biliyor olduklarını) nihayet öğrenmiş olacaklardı.
Bunun yerine mitingdeki Kemalistler, daha evvel ordu ve CHP’nin de (herhalde farkında olmadan) benimsediği din tınılı bir söylem üretmekten öteye geçemediler ne yazık ki. Vatan ve bayrak sevgisi, “kutsallık” terimleriyle ifade buldu. Topraklarımız şehit kanıyla bezenmiş olduğu için kutsaldı, bayrağımız kutsaldı. Neredeyse kılık kıyafetimiz bile kutsal ilan edilecekti. Zaten kılık kıyafet takıntısı, günümüzde Kemalizmin ne denli sembolik, ne denli biçimsel olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı müslümanlıkta kadınların saçlarını gizlemesi, erkeklerin yakasız gömlek giymesi gibi, Kemalizm de “vitrine” takılmış kalmış durumdadır.
Türbanın bu denli mesele edilmesi, Atatürk’ün değil şaka konusu edilmesi, eleştirilmesinden bile duyulan aşırı rahatsızlık, balkonları ve arabaları süsleyen bayraklar, Atatürk’ün birtakım vecizelerinin neredeyse Kuran suresi gibi sürekli olarak tekrarlanması, Çankaya gibi kamusal alanların neredeyse kutsallık payesine yükseltilmesi ve bazı pratiklerin haram sayılması, bedenlerde ve sokaklarda Atatürk’ün rozet, fotoğraf ve heykeller aracılığıyla neredeyse putlaştırılmış olması, Kemalizm artık karşı çıktığını sandığı din ile aynı inanç yapısına sahip olduğunun şüphe götürmez kanıtıdır. Belki de bu kadar zıtlaşmaları bundandır; belki de son dönemdeki ayyuka çıkan didişme hali, hangi dinin Türkiye’ye hakim olacağı kavgasından başka birşey değildir.